5 Mayıs 2019 Pazar

Hangi Kitapta Kalmıştık?





Ankara kitapçı bakımından zengin bir şehir. D&R'ın alternatifi var en azından. Çok sayıda sahaf da... İndirimli kitap alabilecekleri yerleri bilir buradaki kitap bağımlıları. Hem indirimli alır, hem de küçük esnafı desteklemiş olurlar. Kızılay metrosunun altında da bir kitapçı var. Adı Kitap Fuarı gibi bir şey, hatırlayamadım şimdi. Dini içerikli kitaplar ve best seller'lar ağırlıklı olmakla birlikte, indirimli reyonlar da var. geçen kış, Adam Yayınları'nın deposunda kalan kitapları toptan aldığı ve ucuza sattığı şayiası yayılınca ben de uğramıştım. Başka Adam yayınları kitaplarıyla birlikte Şimdi Uzaklardasın'ı da aldım ordan. Kitap, şiir eleştirmeni - ki bu mesleği icra eden insan sayısı azdır bizde - ve yazar Mehmet H. Doğan'ın kendi hayatından kesitlerle, artık hayatta olmayan sevdiklerini, şairleri, yazarları anlattığı bir anı kitabı. Eşinin acısının hakim olduğu anlatıda, Halikarnas Balıkçısı, Aziz Nesin, Hayalet Oğuz, Edip Cansever, Cemal Süreya, Bilge Karasu ve Metin Altıok'un bilinmeyen yönleri, ilginç anılar, fotoğraflar eşliğinde anlatılırken, ülkenin kültür ve sanat tarihi de anlatılmış oluyor haliyle. Bu kitapta beni şaşkına çeviren bilgi, yazarın hemşehrisi olan Hasan Hüseyin'in ilkgençliğinde gözünü budaktan esirgemeyen bir ülkücü olmasıydı.

Mehmet H. Doğan adına ödül de veriliyor.


Agota Kristof'un Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan kitabını polisiye seven bir arkadaşım tavsiye etmişti. Hiç Kostof okumamıştım. Baskısı yok sanıyordum ve imdadıma eski öğrencilerimden biri yetişti: metnin hayrına pdf yapılmış bir kopyasını yolladı. Üç kitap birarada basıldığı için sayfalarca süren metnin çıktısını alıp okudum. Kitap okuma tecrübesinden farklı ve yorucu bir tecrübeydi. Ama iyi ki de okumuşum. Yapı Kredi Yayınları'nda hala baskısı olan kitap bir üçleme. 2. Dünya Savaşı yıllarında, diktatörlük rejiminin sultası altındaki Orta Avrupa şehirlerinde geçiyor. İkiz kardeşler Claus ile Lucas'ın ne kadarı gerçek, ne kadarı hayali olduğu anlaşılamayan hikayeleri. Savaşın travmaları, komünist rejimin totaliter yanı, Nazizmin vahşeti, şefkat, zulüm, açlık, kimsesizlik üzerine unutulmaz bir roman. Yazarın kendisi de bir muhalifmiş ve zor bir hayatı olmuş.

Kristof'un kadın olduğunu bilmiyordum.


Alternatif bir Cumhuriyet tarihi gibi İpek Çalışlar'ın Latife Hanım'ı. Latife'nin evrak-ı metrukesini inceleyen Reşat Kaynar, "Latife Hanım'ın belgeleri incelenmeksizin devrim tarihinin, daha doğrusu Cumhuriyet tarihinin yazılması mümkün olmaz" demiş. Doğru. Çok etkili ve güçlü bir kadın. Ama hırslı ve hırçın da. Olumsuz karakter özelliklerinin ve erkek egemen ittifakın ceremesini, ömrünün geri kalanını unutuluşa ve nefrete gark edilerek çekiyor. Ziyan olmuş bir hayat. Oysa çok büyük hamlelere ön ayak olabilirdi. Metin boyunca yandan ağır ağır bir başka anlatı nehri akıyor: ihtiyatlı ve örtük bir Kemalizm eleştirisi. Çok zor bir konuda, olabildiğince eleştirel bir yazma deneyimi.

Etrafında devletlular olmadan ve olgun yaşında bir Latife Hanım.


Hasan Cemal'in, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım başlıklı anı kitabından sonra, Hayat İşte Böyle Geçip Gidiyor da ikincisi. Ama bu tek başına anı denebilecek bir kitap değil. Geçmiş dönemlerin önemli politik olaylarına, kişilerine, sorunlarına dair notlar; güncel sorunlar için de argümanlar, tartışmalar ve eleştiriler var. Bunları yaparken çeşitli şehirlerden, yabancı ülkelerdeki otellerden, toplantılardan bildiriyor. Arada da dedesi Cemal Paşa'ya, anne-babasına, gençliğine, gençliğinin politik ortamına değiniyor. Günah çıkarıyor, kendini savunuyor yahut özeleştiri yapıyor. Özellikle "yetmez ama evet" eleştirilerine, Erdoğan'la bir dönem yakın görüşmelerine, Kürtleri savunuyor olarak nitelendirilmesine ilişkin tartışmalara giriyor. Bu dünyadan gitmeye yaklaşmasının hüznü de hissediliyor satırlarda. Farklı bir gözle yakın tarihe bakmak isterseniz bence okuyun. 

Bir zamanlar Erdal İnönü vardı ve siyaset daha kibarca icra edilebiliyordu


İki yıl önceki kitap fuarından almıştım Ankara'nın Ateştir Yolu'nu. İsmail Bilgin, muhafazakar bir yazar. Hem Ankara Hükümeti'ne dair bir şeyler söyleyecek, hem de Mehmet Akif'i anlatacak diye merakla başladım kitaba. Timaş'tan kitap almak, farklı bir kültürü, dünya bilgisini, kimliği tanımaya kapı aralıyor. Bu kitapta da aslında çok daha incelikli ve heyecan verici bir şekilde işlenebilecek bir hikayeyi, İstiklal Marşı yazarı Mehmet Akif Ersoy ile o zaman 12 yaşında olan oğlu Emin'in Milli Mücadele'ye katılmak için İstanbul'dan Ankara'ya doğru yola çıkışlarının hikayesini anlatıyor yazar. Yollar tehlikeli, vasıta yok denecek kadar az olduğu için o dönem bu yolculuk oldukça meşakkatli ve uzun geçiyor. Ama bize bu macera yerine, hamaset sunuyor Bilgin. Edebi değeri yok ama yakın tarihe dair ilgi çekici bir ayrıntıyı görmemizi ve sağ muhafazakarlığın edebi alemini, değerlerini tanımayı sağlıyor. Aslında 12 yaşında bir oğlanla ihtiyarlamaya yüz tutmuş babasının dostluğu, onları bu maceraya atılmaya sevk eden saikler daha iyi işlenebilirdi.  Akif'in baytarlığı, sporculuğu ve titizliği kayda değer. Boğaz'ı yüzerek geçmiş mesela. Bir de kadınlar bu hikayede mecbur kalınırsa bir serin esinti gibi yüzünüzü yalayıp geçiyor. Tıpkı eski edebiyatın mahremi ifşa etmeme tavrı gibi. Bu kitaptan aklımda kalacak olan, Emin'in de tıpkı babası gibi, unutuluşa terk edilerek ve daha fenası, sokakta donarak ölmesi. Okumasanız da olur. 

Hamaset kapaktan başlar


Şimdi Uzaklardasın, Mehmet H. Doğan, Adam.
Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan, Agota Kristof, Çev. Nahide Dikel, YKY.
Latife Hanım, İpek Çalışlar, Doğan Kitap.
Hayat İşte Böyle Geçip Gidiyor, Hasan Cemal, Everest.
Ankara'nın Ateştir Yolu, İsmail Bilgin, Timaş.


30 Aralık 2018 Pazar

2018 Kitap Şenliği


Aylar sonra herkese merhaba!
gazeteduvar'a düzenli olarak yazalı beri blogumu ihmal ettim. Periyodik olarak yazma zorunluluğu insanı baya zorluyormuş. Onu idrak ettim. Ama yazma pratikliği de sağlıyor, hakkını teslim etmek lazım.

Şimdi yılın son gününe yaklaşırken, 2018'de okuduğum kitaplardan sırayla bahsetmek istiyorum.  Lafı daha da uzatmadan geçeyim kitaplara.

Güya iki yıla yakındır işsizim. Ama çalışırken bile bu kadar çok "çalışmıyordum". Ya bir projeyle, ya keyfim için yazdığım bir yazıyla uğraşıyor, ya derleme bir kitap ya da makale hazırlıyorum. Bazen söyleşilere gidiyorum falan. Durmayalım düşeriz, hesabı. Haliyle kitaba ayırdığım vakit biraz azaldı. Biraz ama. Çünkü kitapsız duramam. Krize girerim.

Cool pic Graham! Ama kitap böyle bir taş binada değil, suyla haşır neşir bir taşra yerleşiminde geçiyor. 


2018'e Su Diyarı'nı okumaya devam ederek girmiştim. Graham Swift'in bu şaheseri görece çetin ama unutulmaz bir okuma deneyimi. Hızlı ilerleyemiyor.
Tom Crick tarih öğretmeni olarak çalıştığı liseden, karısı bebek hırsızlığı yaptığı ve asıl olarak da tarih disiplini itibarsız sayılmaya başladığı için uzaklaştırılacaktır. Crick son derslerini kendi hikayesiyle birleştirdiği Avrupa tarihi, savaşlar, gündelik hayat, ekonomi, sınıflar, köylülük hakkında, akademik olmayan bir tavırla yapar. Mikro tarihin makro tarihle nasıl iç içe geçtiğini görürüz. Hem bir üslup ustası, hem de bilge bir adam Swift. Güncel klasiklerden sayılıyor kitabı. Aile ilişkileri, taşra hayatı, ensest, yasadışı kürtaj, yoksulluk öne çıkan konular.

Bu atmosferde çok hoş şeyler yazmak mümkün. Nitekim öyle olmuş.


John Berger hep hoşsohbettir. Hoşbeş de ruha iyi gelen bir kitaptı. 
Gündelik hayat üstüne, dünya üstüne, siyaset, müzik, dans, doğa üstüne. Kendi çizimleriyle de süslemiş Berger kitabını. Çarpıcı benzerlikler var çok bilinen resimlerle, onyıllar önce çekilmiş fotoğraflar arasında. Bir dünya insanı Berger. Dünyanın her yanından dostu, tecrübesi var. Bu kitapta onları birbirine uluyor.

Hep genç, hep güzel, hayat dolu.


Aysun Aslan'ın kitabını ilk gördüğümde yüz vermemiştim. Ne ayıp! Halbuki otobiyografi okumayı çok severim. Anne Ben Leylek Mi Oldum? ünlü bir balerin ve sonra kareograf olan Aslan'ın Cebeci'deki Musiki Muallim Mektebi'de geçen 15 yılın anıları. Eski Ankara, modalar, politik arka plan, genç Cumhuriyet'in modern sanatla, dansla, baleyle imtihanı. Tacizi bol turneler, ailede travmalar, maceracı bir baba. Ünlü arkadaşlar. Sanattan, eğlence dünyasından tanıdığınız birçok ünlüyü bu kitapta bulabilirsiniz. Sökmen Ailesi, Mazhar Alanson, Meriç Sümen ve diğerleri...

Arka plandaki ince işçiliğe dikkat!



Rembrandt, nlü çizer Typex'in ressamın hayatını, eserlerini ve dönemin Hollandasını ustalıkla çizerek anlattığı bir kitap. Typex'in yeteneği de Rembrandt'dan geri kalmıyor. Nick Cave benimle hemfikir, "İşte Hollanda'nın en muhteşem sanatçısı... Yani ikinci muhteşemi. İlki Rembrandt, sonraki de Typex!" diyor.

Ortada Bassani, hiç de öyle yönetim kurulu üyesi gibi sıkıcı değil.

Giorgio Bassani'yi seviyorum. Balıkçıl'ı ayrı bir sevdim. 
Edgardo Limentani, orta yaş krizinde, İkinci Dünya Savaşı'ndan yorgun ve politik olarak dışlanarak çıkmış bir İtalyan Yahudisidir. Mutsuz bir evliliği, renksiz bir hayatı vardır. Ekonomik olarak çöküştedir. Kitap, Edgardo'nun bir gününü anlatıyor. Sabah av için evden çıkıp gece yarısı, sürpriz bir kararla sonlandırdığı bir gün. Bu süre boyunca hayatı, insanları, eşyaları sorgulamasıyla, vehimleriyle, hesaplaşmalarıyla ve yabancılaşma süreciyle yüz yüze geliyoruz. Bassani'nin en varoluşçu çalışması olarak niteleniyor. Daha önce Altın Gözlük'ü okuyup çok beğenmiştim. En bilinen çalışması ise Fizzi Contini'lerin Bahçesi. Ferrara yazarın neredeyse tüm eserlerinin fonunu oluşturuyor.

Fleeming'in enfes çizimleri.


Jacky Fleeming, Kadınların Nesi Var? diye soruyor bu çizgi romanında. 
Artemisia mizah ödülü sahibi kitapta, ironik bir dille, kadınların tarih içindeki yeri anlatılıyor. Erkekler dahi, sanatçı, yaratıcı olarak yüceltilirken, kadınların imkansızlıklar, yasaklar, günahlar ve engellerle özel alana hapsedildikleri ve sömürüldükleri, tarihten ünlü erkek ve kadın hikayeleriyle anlatılıyor. Esprili ve yaratıcı.

28 Aralık 2017 Perşembe

Kitap kokusuyla yaz sarhoşluğu


Kazablanka doğumlu Pennac

Geçen Temmuz ayında, yaz tatilinin de yardımıyla 6 kitap okuyabilmişim. O zaman bir işim vardı hala. Koşuşturup duruyordum. Ancak yaz tatillerinde bir parça da olsa sakin geçiyordu günler. Yine koşuşturuyorum tabii, aksi benim naturama aykırı olurdu. 

Geçen Temmuz'un ilk kitabı, hayatımın unutulmaz kitaplarından biri olacak Beden Güncesi idi. Daniel Pennac'a zaten bayılıyorum. Ama bu kitap bir başka dostum.
Onu buraya sıkıştırmak olmaz. Kendisine okuduktan hemen sonra yine bu blogda bir methiye yazmıştım. Linki aşağıda. Ama özetle şöyle demiştim: Sayfalar boyunca, meydan okuyucu bir kas yığınına dönüşmek için Meydan Larousse'dan kestiği bir eskorşeyi aynanın kenarına sıkıştıran çelimsiz bir oğlanla; yükseklik korkusunu yenmek için ahırın çatısından panik halinde, çığlık çığlığa buğday yığınına atlayan ergenle; elinin üzerindeki ilk yaşlılık lekesinin kahve lekesi olması için dua eden bir erkekle ve de zihni henüz berrakken bedeninin onu terk etmeye başladığını karamsarlık ama yine de merakla izleyen bir ihtiyarla özdeşleşmek isterseniz, okuyunuz.
Bedenimizin bizimle ve bizim onunla kurduğumuz ilişki üzerine efsanevi bir kitap Beden Güncesi. 

http://madenicesaret.blogspot.com.tr/2016/07/

Kapağı beğendim


Jean Louis Fourier'yi Nereye Gidiyoruz Baba? ile okuyup müptela olduysanız tüm kitaplarını okumanız kaçınılmaz zaten. Nereye Gidiyoruz Baba'da engelli iki oğlunu,  sizi omuzlarınızdan tutup sarsarak, bazen de gülmekten kırılmanıza sebep olarak anlatan yazarımız, bu kez de otobiyografik bir anlatıya girişiyor. Kırklı yaşlarının başında alkolden ve düzensiz yaşamdan dolayı ölen doktor babasının hikayesi. Kendisini kardeşlerinden daha az sevdiğini düşündüğü babasını anlama çabası Fournier'nin. Hastaları ve komşularının çok sevdiği baba, evde bir huzursuzluk ve şiddet kaynağıdır. Erken kaybı bu huzursuzluğu ikiye katlar. Fournier, annesini ve ölen karısını, sonra da yine kendi hayatından kesitleri anlattığı başka kitaplar da yazmış. Hepsi de çevrildi. Ben ikisi dışındakileri okudum. Çok da memnunum. Bunu da tavsiye ediyorum.

Belki eski tiyatro oyunları ve Yeşilçam filmlerinden aşinasınızdır


Tiyatro oyuncusu, yazar, senarist Kemal Bekir, televizyon ekranından da tanıdığımız, davudi sesli bir adamdı. İki yıl önce öldü. 1924'te Denizli'de başlayıp, en çok Ankara ve sonra da İstanbul'da geçen hayatını, konservatuvar yıllarını, cezaevi günlerini, tanıdığı şöhretleri Muhsin Ertuğrul, Ulvi Uraz, Metin Eloğlu, Sait Faik, Edip Cansever'i anlatıyor Unutmamak adlı otobiyografisinde. Otobiyografi okumayı sevenler, yakın tarihe, kültür ve sanat tarihine, siyasi tarihe merak duyanlar mutlaka okumalı. Yazmaya tutkuyla bağlı bir adamın kendi ve dünya üzerine hasbıhali.

Mahalle delikanlısının içindeki cevher


Nusret, Neşet, İsmail, Ummahan ve Kadir'in hikayeleri Mustafa Yurthan'ın Varoş'ta anlattıkları. Bir bakkal Mustafa Yurthan. Müşteri beklerken yazıyor en çok. Hikayeleri çok erkek ama ne ilginçtir ki, en güzel hikayesi Ummahan'ı anlattığı hikaye. Yaşlı bir kadın Ummuahan, oğluyla gelininin evine sığışmış. Keşke hep böyle hikayeler kursaydı bize Yurthan. 

Müstehzi birisidir


Bakın ne olmuş? Fournier'e doyamayıp bir ayda ikincisine saldırmışım. Dul, demin bahsettiğim ölen eşin ardından yazılan mersiye. Ben ölürsem beni ne kadar özlerler, ne kadar üzülürler sorusu hepimizin zihnine hücum etmiştir. Fournier kederini hüzünlü, neşeli ve sitemli bir dille anlatıyor. Ölümün ardından doğan boşluk kalanı içine çeken bir uçuruma dönüşüyor. Mutlaka okuyunuz.

Onun hikayelerinin izine rastlamak için az dolaşmadım buralarda


Orhan Pamuk'un nasıl anlattığı değil ne anlattığı önemli oldu benim için hep. Birçok kitabının edebi değeri benim için düşük de olsa meraklı bir çocuğun etrafında olup bitenlere şaşarak bakan hali cazip geliyor. Pamuk, farklı mesleklere ilgi duyup araştırıyor ve buralardan hikaye çıkarıyor ya, işte bu da çok hoşuma gidiyor. Son kitapta bozacılık vardı, burda ise kuyuculuk var. Bir aşk hikayesi, Rüstem ile Sührab ve Oydipus hikayeleri etrafında örülüyor. Babanın yokluğu, baba sevgisi ve nefreti romanın ana teması. Ben sevdim. Tavsiye ederim.




Beden Güncesi, Daniel Pennac, Çev. Dilan Kırat, Ayrıntı.

Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam, Jean Louis Fournier, Çev. Zafer Demez, YKY.

Unutmamak, Kemal Bekir, Remzi Kitabevi.

Varoş, Mustafa Yurthan, İletişim.

Dul, Jean-Louis Fournier, Çev. Can Belge, YKY.

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk, YKY.

13 Ekim 2017 Cuma

Yılın En Güzel Ayı Haziran'da Neler Okumuşum?

Haziran ayı çok güzel değil midir? Çok yağmur yağar Ankara'da Haziran'da. Ama önümüzdeki günlere dair ümitli, neşeli bir şeyler taşır. Yaz gelecektir. Açılıp saçılacağızdır her anlamda. Hafifleyeceğiz, tenimiz belki tuzdan gerilecek, belki polenler her yerimizi kaşındıracaktır. Bunlara bile razı oluruz. Ağır bir kış atlatmıştır şehir.

İşte bu ümit dolu ayda beş kitap okumuşum. İlki tüm zamanların en beğendiğim romanlarından biri olan Beyaz Tuval. Jan Wechsler ile Ammon Zichroni'nin hikayesi. Kitabın yarısı bu iki Yahudi erkekten birinin, diğer yarısı da ötekinin anlatısını içeriyor. Kitabı yarılayınca dönüp ters taraftan diğer hikayeye başlıyorsunuz. Bu oyunbazlık da ayrı bir cazibe odağı ama arka kapakta, tek hikayeyi okumakla iktifa edebileceğimizi belirtiliyor. Ben karakterim icabı öyle yapamazdım tabii ve ikisini de okudum keyifle ve gerginlikle.
Hikayelerin içinde Nazi zulmü, Yahudilikteki dini taassub, aile kavramının sorgulanışı, yalnızlık ve inanç var. Olay, Wechsler'e bir bavul gönderilmesi ve bavulun içinden Zichroni'ye ait eşyaların çıkmasıyla başlıyor ilk kitapta. İkinci kitabın başlangıcı ise Zichroni'nin ilahi olandan fani olana kaymasının onda yarattığı sarsıntıyla başlıyor. Okuyun, derim.

O meşum bavul.


Oya Baydar, hayatını aktif siyasetle, sokak hareketleri içinde ve dolayısıyla da davalarla ve sürgünle geçirmiş çilekeş ve çok akıllı bir kadın. DTCF'de asistan olarak başladığı ve Muzaffer Şerif'le yaptığı evlilikteki gerilimleri dışında bir sorunu olmadığı bir dönemde, Türkiye gibi bir ülkede muhalefet yapmanın bedelini istikrarsız ve tehdit altında bir hayat yaşayarak ödüyor. Bu hikayeyi Bir Dönem İki Kadın adlı söyleşi kitabında, Melek Ulagay'la yaptıkları sohbette takip edebilirsiniz. O kitabı da hararetle tavsiye ederim. Yakın Türkiye tarihini iki kadının gözünden ve özel hayatlarını da katarak kurdukları hikayeden takip edebilirsiniz.
Gelelim Surönü Diyaloglarına. Baydar, 31 Aralık 2015'te çatışmaları önlemek için yüz kişilik bir aydın grubuyla gittiği Diyarbakır'da Sur önünde başlatıyor kitabı. Sonra bir kez daha gidiyor oraya, baharda. Arada Cizre'yi görüyor ve ikinci gidiş, Cizre'nin dehşetiyle sarmalandığından ümitleri sönmüş oluyor. Bir o konuşuyor, bir de Kürt halkından bir aydın. Kitap yayınlandığında Kürt gençleri Baydar'ı çatışmadan nemalanmak, yeni yayın yapmak için araçsallaştırmakla suçlamışlardı. Kitabı okurken bu hisse arada bir kapılmıyor değil insan. Ama elini taşın altına koymak tabirini tam olarak karşılayabilecek bir eylemin neticesi oluşmuş bir kitap bu. Biraz sakince yaklaşmak lazım, diye düşünüyorum. Baydar'ın yakın zamanlı bir çözümden, barıştan umudu kesiyor olması bu kitabın ana teması maalesef. Haksız mı?

Oya Bardar, Aydın Engin ve çocukları.


Giorgio Bassani'yi Finzi-Contini'lerin Bahçesi romanıyla duymuştum. Yazar, neredeyse her kitabında Ferrara'da geçen çocukluk ve gençliğini konu ediyor. Altın Gözlük'te yine Ferrara'da yaşayan Yahudi hekim Athos Fadigati'nin ve onu hikayesini bize anlatan genç Yahudi öğrencinin eşliğinde, faşizmin yükseldiği dönemin İtalya'sının politik iklimini izliyoruz. Ötekinin de ötekisi olmak hali, Yahudi, eşcinsel ve entelektüel bir hekimin travmatik hikayesiyle ulaşıyor okura. Mutlaka okuyun bunu da.

Portresinin önünde saygıdeğer yazarımız.



Kürşat Başar'ı Kış İkindisinin Evinde ve Konuştuğumuz Gibi Uzaklara kitapları yayınlandığında, yani yirmili yaşlara henüz varmadan okumuştum. Tam o yaşların kitaplarıydı zaten onlar. Bir de tabii okur-yazar bir gazetecinin, yemekli tv sohbeti ilgimi çekmişti. Medyatik bir kişilikti kendisi. Son yıllarda kayboldu. Aslında Hayal'de, hem hayat hikayesini, hem de bu kayboluşun esbab-ı mucibesini anlatıyor bize. Farklı sınıftan ve kültürden bir erkeğin dünyayla meselesi. Ama çok okunaklı ve içtenlikli gelmedi bana. Okumasanız da olur.

Böyle bir adam ne çalacaktı? Bağlama mı?




Genç yazarlar silsilesinden biri daha İlyas Barut. Bir polisiyeci. Polisiye Nusret Çakmak takma adıyla karşımıza çıkan emekli cinayet masası komiserinin maceralarını kaleme almak isteyen genç yazarla açılıyor. Nusret, son vakasını, çocukluk arkadaşının güzel kızının intiharını anlatıyor  genç yazara. Polisiye macera yer yer doğa tasvirleri ve politik arka plana bağlanıyor. Polisiye sevenler tecrübe etmeli bu okumayı.

Kapağı beğendim. Romandaki hissiyatı aktarıyor okura.



Beyaz Tuval, Benjamin Stein, Çev. Fikret Doğan, Metis.

Surönü Diyalogları, Oya Baydar, Can.

Altın Gözlük, Giorgio Bassani, Çev. Yelda Gürlek, YKY.

Aslında Hayal, Kürşat Başar, Everest.

Bil Ki Hayat Virane, İlyas Barut, İletişim.




4 Ağustos 2017 Cuma

Ankara'nın Baharı Mayıs'tadır, Neler Okumuşum Bakalım?

Mayıs ayını oldum olası severim. Halbuki Nisan benim doğduğum ay. Ama Ankara'da pek müşfik geçmez Nisan. Kış aylarından daha çok titretir, kar yağdırır, çiçekleri dalında öldürür. Bilenler Mart-Nisan'ın Akdeniz ve Ege ikliminde sevilesi olduğunu söylüyorlar. Mayıs ise yağmurlu olduğu hep unutulup, her günümüzü zehir eden Haziran'a varmadan önceki tatlı duraktır. Şerbet gibi bir hava, yüzümüze gülen çiçekler, taze filizler, yapraklar felan.

Geçen Mayıs'ı dört kitapla kapatmışım. Çok az. Çünkü, bir tanesi çok ince kitaptı, Ahmet Tulgar'ınki. Vardır elbet bir sebebi bu kıt okumanın. Geçmiş gün. Neydi sebebi hatırıma getiremedim.

Şimdi gelelim okuduklarıma: Esra Türkekul'un Kapalıçarşı Cinayeti'ni Esen Kitap'tan çıktığında alıp bir lokmada yutmuştum. Kilosuyla başı dertte, ayrılık acısı çeken, meraklı, cin gibi dedektifimiz Berna okuyan tüm kadınların kalbini fethetmişti. Berna dedektif falan değildi tabii. Turist rehberliği gibi işler yapıp yolunu bulmaya çalışan, standartlara göre makbul ve makul sayılmayan bir genç kadındı. Kapalıçarşı'da, gezdirdiği turistlerin başına gelen felaketin peşine düşüyordu ilk romanda.
Tabii ikincisi, Cadıbostanı Cinayeti çıkınca Bernasever kadınlar olarak yerimizde zıpladık. Avare dedektifimiz Berna, bu kez mahallesindeki parkta öldürülen komşusunun katilinin izini sürüyordu. Berna zayıflamış, depresyonu da bir parça atlatmış sayılırdı. Bu romanda, Berna'nın annesi ve evlere şenlik teyzesini daha yakından tanıma şansımız oluyordu. Şanstı hakkaten. Birbirine benzemez ama numunelik iki kadın. İki kitabı da kaçırmayın.

Esra Türkekul. Seviyozzz.


İkinci kitabım Haldun Dormen'in anılarının ikinci cildiydi. Nerde Kalmıştık? Ben Dormen'in oyunculuğuna hiç yüz vermem. Ama kendisi uzaktan hep sempatik ve tanımaya değer gelmiştir. Belki de yanılıyorum tabii. Medya yanıltmaya muktedirdir biliyorsunuz. Her neyse, her iki ciltte de Dormen'in anı yazarları arasından öne çıkmasına sebep bir tavrı var. Kendisiyle ve çevresiyle alay edebilen, hayata bağlı, neşeli ve en önemlisi dedikoducu bir yakın arkadaş kesiliyor anlatırken. Ölenin arkasından da konuşuyor. Herkese hatasını teslim ediyor. E hakkını da veriyor tabii. Anlatılan olayların failleri bana katılmayabileceklerdir. Ama işte anı, biyografi, otobiyografi biraz böyle. Gerçeğe sadakat diye bir şey var mı allasen? Hayat ve tarih de bir kurgu değil mi? Kendi hayatından enstantaneler anlatırken tiyatro ve televizyon tarihimizi de önümüze seriyor. Kitabı okudukça, Dormen'in evine gidip bi kahve içesim geldi. 

İşte bu eve gitmek istiyorum.


Ahmet Tulgar bence çok iyi röportajcıydı. Ekşi sözlüğe bir göz attım. Kocaman spor ayakkabıları ve kapüşonlu eşofman üstleriyle kalmış hafızalarda. Milliyet Gazetesi'nde çok okunaklı röportajlar yayınlardı. Çok akıllı, entelektüel adamdı. Kalemi de kuvvetliydi. Di'li geçmiş kullanmamın nedeni, uzun zaman önce küsüp mesleği bırakmış olması. Gazetelerde çalışırken de edebiyatla ilgilenir, romanlar yazardı. Ama sonra bu işe biraz daha ağırlık verdi sanırım. İlk okuduğum kitabı Volkan'ın Romanı idi. Politik bir romandı. Emniyet teşkilatını, faili meçhulleri anlatıyordu. Birbirimize ise Tulgar'ın homoerotik öykülerinden bir seçki. Dili cezbedici bence. Yarı otobiyografik olduğunu düşündüğüm öyküler var. Önerdiğim herkes sevmedi. O yüzden mutlaka okuyun, diyemiyorum. Tulgar'ın başka romanlarını da okurum ama. Onu belirteyim.

Bir Ahmet Kaya havası gelmiş Ahmet Abi'ye.


Ian McEvan'ın Çocuk Yasası, geçen yılın en beğendiğim romanları arasında. Aile mahkemeleri hakimi Fiona, kendi çıkmaza girmiş evliliği ile lösemili bir çocuğun hayatını eşzamanlı olarak kurtamaya çalışıyor bu romanda. Birinde başarılı olamıyor. Acaba hangisinde? Gündeliğin, sıradanın, ağır tempolu ve damıtılmış bir tasviri bu roman. Etik sorgulamalarla örülü. Önyargıları yıkan, hiç bir şeye hazırlıklı olamayacağımızı gösteren bir metin. Ayrıca dini inançlar ile aklın/bilimin çatışmasını görmek bakımından da ilginç.

McEwan'ı, David Carradine'e benzettim bu fotoğrafta.


Cadıbostanı Cinayeti, Esra Türkekul, Mylos Kitap.

Nerde Kalmıştık?, Haldun Dormen, Doğan Kitap.

Birbirimize, Ahmet Tulgar, Everest.

Çocuk Yasası, Ian McEwan, Çev. Roza Hakmen, YKY.


19 Mayıs 2017 Cuma

Anılmaya değer yazarlar ve bahar başlangıçları

Peter Esterhazi ile üç yıl önceki TÜYAP Kitap Fuarı'nda tanışmıştık. Macar yılıydı fuarda o yıl. Bembeyaz aslan yelesi saçları, hiperaktivitesini ele veren kıpır kıpır vücudu, belagati ve sizi didik didik eden bakışlarıyla çok özel bir adamdı. İstanbul'dan Macaristan'a döndükten sonra öğrenmiş hastalığını ve sonra çok yaşamamış. Geçen yıl kaybetmişiz onu. Ruhu huzur bulsun. Macar dilinden güzel eserleri bize armağan eden Sevgi Can Yağcı Aksel'in tavsiyesiyle geçen yılın Nisan ayında okumuştum Kalbin Yardımcı Fiilleri'ni. Gün Abla'nın tercümesiyle yeniden yazılmış bir metindi. Çok çok güzel bir adı var, değil mi? Yine ölüm üzerineydi. Annesinin ölümünün ardından onu anlatmaya koyulan yazar, cenazeden sonra annesinin ağzından dinliyordu geçmiş hikayeleri. Ölüm ve yasın yanı sıra, Macar tarihinden kesitler ve edebiyatın can damarı olan eserlere göndermeler vardı. Çok çetin bir okuma deneyimiydi. Herkes sevmeyebilir Esterhazi'nin bu romanını. Ama Esterhazi tanımaya değer biri. Başka bir kitabı da denenebilir.

Nasıl? Demedim mi size?


Elena Ferrante'ye şişirilmiş bir balon demeyeceğim. Haksızlık olur. Ama yine de Nisan ayının ikinci kitabı olarak ablamın hatırı için okundu. O ve arkadaşları okuyup çok sevmişlerdi Napoli Romanları serisini. Bu da ilk kitabıydı o serinin. Elena Ferrante yazarın takma adıymış. Niye gerek duydu Allah bilir? Acaba, hezimete uğramaktan mı korktu, yoksa çok satar olmanın getireceği küçümsemeyi mi sezinledi? Gelelim Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'da anlatılan hikayeye: Napoli taşrasında iki kız arkadaşın büyüme serüveni gibi beylik bir tarif yapabilirim. Muhafazakar kültür, eril tahakküm ülkeden ülkeye çok değişmiyor demek ki. Çeviriyi hiç beğenmedim. Üstünkörü yapılmış gibiydi. Ben bir daha elimi sürmem Ferrante kitaplarına ki, kendisinin başka kitapları da hızla Türkçe'ye çevriliyor. Demek ki muhibbi çok.

Ferrante. Ya da adı her neyse. Ben bu sıfattan daha iyi sözler beklerdim.


Jean Louis Fournier, deli dolu, aksi bir adam bence. Çok zeki ve yaratıcı da. Nereye Gidiyoruz Baba?'nın tanıtımını merhum Radikal Kitap'ta okumuştum. Övgü dolu sözler havada uçuşuyordu yazıda. Yapı Kredi Yayınları'nın satış mağazasında tekrar karşıma çıkınca biraz şüpheyle de olsa satın aldım. İyi ki de almışım. Sonra kendimi tutamayıp yazarın tüm kitaplarını okudum. Bu kitapta, iki engelli çocuğu olan yazar otobiyografik bir anlatı kurmuş. Aforizmalar veya kısa hikayeler diyebileceğimiz metinde nadir rastlanan bu durumunu, çocuklarıyla kurduğu ilişkiyi sakınımsızca anlatıyor Fournier. Kah onlara olan bağlılığını, kah masumiyetlerini, kah onlardan duyduğu tiksintiyi, kurtulma planlarını anlatıyor içtenlikle. Ebeveynliğin taşlı tozlu yollarında, fazladan emek ve zaman harcamayı gerektiren çocuklarla yaşanan bir hayatın teşhiri bu kitap. Mutlaka okuyun.

Hınzır bakışlar.

Eduardo Galeano, nam-ı diğer söz ustası, yine arka arkaya dizili harfleri dile getirmiş. Bu sefer Kadınlar çıkmış ortaya. Kadınlar, diğer kitaplarında yer alan kadın temalı yazıların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Birazcık çakallık var işin içinde anlayacağınız. Bunu kendisi mi yaptı, yayıncısı mı akletti, merak ediyorum doğrusu. Ama okuyan pişman olmaz.

Böyle bir adamın kitap kapağını koyacak değildim herhalde!

İşte tüm zamanların en iyi kitaplarından birine geldik: Kuş Çayırı. Uwe Timm'in romanını, itiraf edeyim kapağına tav olarak aldım. Bazen öyle oluyor. Bence kapak çok mühim. Kitabı temsil ediyor, onunla birlikte yaşıyor, ötesi var mı? İsim de öyle tabii. Bu kez ikisi de bingo! Almanya'da doğal koruma alanı olan ıssız bir adada kuş bekçiliği yapan Eschenbach, varlıklı bir hayattan savrulup düşmüştür kuş çayırına. Yalnızlığın derin kuyusunda geçmişle hesaplaşarak geçen günler onu beklemektedir. Varoluş, tutku, aşk ve gündelik hayat üzerine sizinle sohbet edecek Timm. Hiç unutmayacaksınız bu kitabı.


Nasıl? Güzel kapak değil mi? Kitabın içinden geçenlere tercüman oluyor.



Kalbin Yardımcı Fiilleri, Peter Esterhazi, Çev. Gün Benderli, Everest.

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Elena Ferrante, Everest, Çev. Eren Yücesan Cendey.

Nereye Gidiyoruz Baba?, Jean Louis Fournier, Çev. Aslı Genç, YKY.
Kadınlar, Edouardo Galeano, Çev. Süleyman Doğru, Sel.

Kuş Çayırı, Uwe Timm, Çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları.


14 Mart 2017 Salı

Mart, otobüste-dolmuşta kitap okumak şart!



Geçen yıl Mart ayının bir günü eve dönerken, yanıma dolmuşta okuyacak kitap almadığımı farkedince YKY kitap satıştan almıştım Beni Asla Bırakma'yı. Toplu taşım yolculuklarım uzun sürüyordu üniversitede çalışırken. Hala da Çankaya'dan Kızılay'a gitmek, trafik de tıkalıysa epey sürüyor. Dönüş daha uzun. O sebeple kitapsız dolmuşa binmek beni paniğe sevkedecek kadar travmatik :)  İshiguro'dan Uzak Tepeler'i okumuştum ilk. YKY'nin kitap satış mağazasına arada gidip bakınırım. O bakınmalardan birinde almıştım Uzak Tepeler'i.Kapağı çok cazip geldi önce. Sonra, Japon yazar okuma merakı da motive etti beni. Murakami alıştırdı beni Japon yazarlara. Ama Kenzaburo Oe'yi de hesaba katıyorum. Her ne kadar kendisine Japon denmesini zorlaştıracak kadar uzun süredir batıda yaşıyor olsa da... Fantastik bir hikayeydi İshiguro'nun ilk okuduğum kitabında anlatılan. Bu tür hikayelere bir türlü ısınamadım. Ama üslubu ve ruh tahlilleri çekici gelmişti. Onun için, YKY'de aceleyle bakınırken, bir kitap daha okuyayım istedim yazardan. O da, tesadüf eseri en bilinen, filmi de çevrilip ilgi görmüş olan romanı Beni Asla Bırakma oldu. Alıp okumaya başladıktan sonra, sağdan soldan kitabın ününü duydum. Üstünde ölmeden önce okumanız gereken 1000 kitaptan biri yazıyordu. Iyyy, itici! Ama yapacak bir şey yoktu, alıp çıkmıştım bile. Kitapta, organ bağışı yapmak için yaratılmış bedenlerin eğitildiği Hailsham'da büyüyen üç çocuğun hüzünlü hikayesi anlatılıyor. Ben bir romana kendimi kaptırınca safiyetim artıyor. Bu kitabın da fantastik olduğunu sonlara doğru kavrayabildim. Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan değildi. Ama tavsiye de ederim.

Roman boyunca böyle içinizi titreten bir ayaz eşlik ediyor size. Film diline iyi yansıtmışlar bu hissi. Yukarıdaki Beni Asla Bırakma'dan bir sahne.


Kitap fuarlarında kitap seçme politikam, nadiren elimdeki listeden yola çıkarak, çoğunlukla orda, o anda cazip geleni almak şeklinde tezahür ediyor. Suat Derviş'i zaten beğenirim. Kolay bulunmuyor İmparatorluk görmüş bir kadın yazar. Kendisi başlı başına bir politik figür. Ama kocaları da anılmaya değer: Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ve TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner. Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum? adlı kitabı onu ülkesinde istenmeyen kişi haline getirdi. Hatice Saadet Baraner olan ismini Suat Derviş takma ismiyle değiştirmek durumunda kaldı. Belki biraz erkek ismini andırdığı için de seçmiştir bu ismi. Ne de olsa yayıncılık dünyası erkeklerin dünyasıdır. Daha baştan isimle kaybetmemek gerek, diye düşünmüş olabilir. Belki Fosforlu Cevriye'nin de yazarı olduğunu söyleyince daha da tanıdık gelecektir size Derviş. Hasılı, Aksaray'dan Bir Perihan'ı da iki yıl önceki Ankara kitap fuarından almıştım. Derviş, bu romanda İstanbul, Aksaray'da büyümüş Perihan'ın, İstanbul'lu soylu bir aileden gelen hafif saf Nuri ile evliliğini anlatıyor. "Kenar mahalle kadını" ile entelektüel erkek evliliği. Fonda erken Cumhuriyet Ankarası var. Sınıfsal ayrımcılık, fazilet ile açgözlülüğün çatışması romanın ana teması. Edebiyat tarihine geçecek bir roman değilse de, bir tefrika gibi, keyifle okunabilecek, her mahallede rastlanan insan tiplerini ele alan bir anlatı bu.

Baraner ve Derviş. Çok şeker değiller mi? Hastane odasında bile...


Arzu Çur, üniversitede benim sınıf arkadaşımdı. Hani olur ya, çok yakın olmayıp göz aşinalığıyla yetindiğiniz sınıf arkadaşlarından. Daha birinci sınıftayken Arzu'nun bir oğlu vardı. Çok erken bir evlilik yapmıştı. Ara sıra okula da getirirdi bu tatlı oğlanı. Belki bu aşinalıktan, Levent'in yayınevindeki masasında Ayşegül Boşanıyor'u görünce, "Bunu okuyup getireyim" ben dedim. Çarçabuk okudum. Çok tanıdık hikayeler anlatıyordu Ayşegül'ün evliliği ve boşanmasını konu eden Arzu. Bridget Jones'un yerli versiyonu Ayşegül, hayal kırıklıkları, bozgunlar ve yeni bir gelecek ümidi ile dolu bir yaşantı. Bizim kuşağın aşina olduğu Ayşegül serisine hoş bir gönderme de iyi fikirmiş. Ayşegül bu macerada hayatın kendisiyle yüzleşiyor :)

Kapağı sevdim


Aile Reisinin Kat'i Devrilişi, yine Radikal Kitap'taki bir tanıtım yazısından yola çıkarak satın alınmıştı. Artık Radikal Kitap kuşa döndü biliyorsunuz. Hürriyet'in Kültür Sanat eki içinde dört beş sayfalık bir bölüm. Hey gidi Radikal Kitap! Najat El Hachmi'nin bu romanı, Faslı, muhafazakar bir ailenin İspanya'ya göç ettikten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Otoriter baba figürünün zamanın ruhuna ve özgür ruhlu bir kız çocuğa yenik düşmesi ümit verici bir hikaye. Yarı otobiyografik olduğu söylenen roman, Türkiye'ye benzer ahlak kuralları, dinin etkisi, cinsiyetçi ikiyüzlülük, ataerkil cinsiyet rollerinin işlediği bir gündelik hayat pratiği de sunuyor okura. Ben yazarın adını görünce, önce kadın olduğunu anlamamıştım. Yarı otobiyografik olduğunu öğrenince, böyle bir kitabı bir babanın değil, ancak kızının yazabileceğini düşünerek, yazarımızın aşağıdaki tatlı kadın olduğunu idrak ettim. Tavsiye ederim.

Najat


Kuzey'den hikayeler dünyada çok moda oldu. Özellikle polisiye türünde. Doppler, polisiye değil ama Norveç'te geçen bir hikaye. Erlend Loe'nin kitabına dair malumatı yine Radikal Kitap'tan edinmiştim. Batılı ve şehirli bir erkeğin varoluşu ve düzenli hayatını sorgulaması ile karşı karşıyayız Doppler'de. Bir gün ormanda bisiklet kazası geçiren bir orta sınıf aile babası, şehirden, insanlardan, başarı takıntısından ve tüketim çılgınlığından nefret ettiğini fark eder. Babası yeni ölmüştür ve ormana kaçıp onun adına bir totem yapmaya başlar. Baba-oğul ilişkisi, doğa ve şehir hayatının çatışması, aile hayatı hakkında. Ama Loe'nin mizahi üslubu, Doppler adını verdiği yavru geyikle maceraları ve 2. Dünya Savaşı'na değen finali dikkate değer. Ben olsam okurdum :)

İşte böyle matrak bi adam


İşte ayın son ve dikkat çekici kitabı. Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz, 1956-98 yılları arasında günlükler tutmuş. Bu günlükler Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? üst başlığıyla yayınlanmış. Oldukça sebatkar bir insan olmalı. Bu kadar yıl günlük tutulur mu? Hukuk öğrenciliği yıllarının Ankara ve İstanbul'undaki edebiyat ve siyaset çevresini, okuduğu (sevdiği-sevmediği) kitapları anlatıyor. Siyasi serüveni ve bunun neticesinde kendini bulduğu cezaevinde, bir sürgünün, bir tutuklunun seçeneksizliğiyle düşüncelerini, hayallerini, insanlar hakkındaki fikirlerini günlüğüne dökmüş. Hücrede iken yazdıkları en etkileyici olanlar. Kitap okumak yasak, başka herhangi bir oyalayıcı etkinlik yasak. Tek yapabildiği yazıp çizmek, tabii otosansürle. Gülünün Solduğu Akşam'da anlattığı Denizler'i bu dönemde tanıyor. Öz, benim sevebileceğim bir adam değil. Kararsız, öfkeli, bencil olduğu izlenimini veriyor. Çoğu kişiyle kavgalı. Alaycı. Bu kitap yayınlandıktan sonra, yayınevini babasının ölümüyle devralmış olan oğlunun, babasının sağlığında yayınlanmasını istemediği ve yayınevinin birçok yazarı ile ilgili olumsuz izlenimlerinin de yer aldığı günlüklerini kamuoyuyla paylaşması çok eleştirildi. Ben, bir insan ölünce tüm hesaplarının kapandığını düşünmüyorum. Ölünün arkasından kötü konuşulması gerektiğine de inanıyorum. Ama bir insanın isteği hilafına, o öldükten sonra, yazıp çizdiklerinin yayınlanması fikri bana da ters geldi. Buna rağmen, ne yalan söyleyeyim, yayıncılık dünyasını teşrih masasına yatıran bu günlükleri okumak, heyecanlı ve meraklı bir serüvendi. Ayrıca, Sular Ne Güzelse, Havada Kar Sesi Var, Gülünün Solduğu Akşam gibi çok güzel kitap isimleri seçen bir adamın günlüklerine de bu isim yaraşırdı.

Baba-oğul



Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro, Çev. Mine Haydaroğlu, YKY.

Aksaray'dan Bir Perihan, Suat Derviş, İthaki.

Ayşegül Boşanıyor, Arzu Çur, İletişim.

Aile Reisinin Kat'i Devrilişi, Najat El Hachmi, Çev. Işıl Aydın, Sel Yayınları.

Doppler, Erlend Loe, Çev. Dilek Başak, YKY.

Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? Günlükler, 1956-1998, Can Yayınları.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...