19 Mayıs 2017 Cuma

Anılmaya değer yazarlar ve bahar başlangıçları

Peter Esterhazi ile üç yıl önceki TÜYAP Kitap Fuarı'nda tanışmıştık. Macar yılıydı fuarda o yıl. Bembeyaz aslan yelesi saçları, hiperaktivitesini ele veren kıpır kıpır vücudu, belagati ve sizi didik didik eden bakışlarıyla çok özel bir adamdı. İstanbul'dan Macaristan'a döndükten sonra öğrenmiş hastalığını ve sonra çok yaşamamış. Geçen yıl kaybetmişiz onu. Ruhu huzur bulsun. Macar dilinden güzel eserleri bize armağan eden Sevgi Can Yağcı Aksel'in tavsiyesiyle geçen yılın Nisan ayında okumuştum Kalbin Yardımcı Fiilleri'ni. Gün Abla'nın tercümesiyle yeniden yazılmış bir metindi. Çok çok güzel bir adı var, değil mi? Yine ölüm üzerineydi. Annesinin ölümünün ardından onu anlatmaya koyulan yazar, cenazeden sonra annesinin ağzından dinliyordu geçmiş hikayeleri. Ölüm ve yasın yanı sıra, Macar tarihinden kesitler ve edebiyatın can damarı olan eserlere göndermeler vardı. Çok çetin bir okuma deneyimiydi. Herkes sevmeyebilir Esterhazi'nin bu romanını. Ama Esterhazi tanımaya değer biri. Başka bir kitabı da denenebilir.

Nasıl? Demedim mi size?


Elena Ferrante'ye şişirilmiş bir balon demeyeceğim. Haksızlık olur. Ama yine de Nisan ayının ikinci kitabı olarak ablamın hatırı için okundu. O ve arkadaşları okuyup çok sevmişlerdi Napoli Romanları serisini. Bu da ilk kitabıydı o serinin. Elena Ferrante yazarın takma adıymış. Niye gerek duydu Allah bilir? Acaba, hezimete uğramaktan mı korktu, yoksa çok satar olmanın getireceği küçümsemeyi mi sezinledi? Gelelim Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım'da anlatılan hikayeye: Napoli taşrasında iki kız arkadaşın büyüme serüveni gibi beylik bir tarif yapabilirim. Muhafazakar kültür, eril tahakküm ülkeden ülkeye çok değişmiyor demek ki. Çeviriyi hiç beğenmedim. Üstünkörü yapılmış gibiydi. Ben bir daha elimi sürmem Ferrante kitaplarına ki, kendisinin başka kitapları da hızla Türkçe'ye çevriliyor. Demek ki muhibbi çok.

Ferrante. Ya da adı her neyse. Ben bu sıfattan daha iyi sözler beklerdim.


Jean Louis Fournier, deli dolu, aksi bir adam bence. Çok zeki ve yaratıcı da. Nereye Gidiyoruz Baba?'nın tanıtımını merhum Radikal Kitap'ta okumuştum. Övgü dolu sözler havada uçuşuyordu yazıda. Yapı Kredi Yayınları'nın satış mağazasında tekrar karşıma çıkınca biraz şüpheyle de olsa satın aldım. İyi ki de almışım. Sonra kendimi tutamayıp yazarın tüm kitaplarını okudum. Bu kitapta, iki engelli çocuğu olan yazar otobiyografik bir anlatı kurmuş. Aforizmalar veya kısa hikayeler diyebileceğimiz metinde nadir rastlanan bu durumunu, çocuklarıyla kurduğu ilişkiyi sakınımsızca anlatıyor Fournier. Kah onlara olan bağlılığını, kah masumiyetlerini, kah onlardan duyduğu tiksintiyi, kurtulma planlarını anlatıyor içtenlikle. Ebeveynliğin taşlı tozlu yollarında, fazladan emek ve zaman harcamayı gerektiren çocuklarla yaşanan bir hayatın teşhiri bu kitap. Mutlaka okuyun.

Hınzır bakışlar.

Eduardo Galeano, nam-ı diğer söz ustası, yine arka arkaya dizili harfleri dile getirmiş. Bu sefer Kadınlar çıkmış ortaya. Kadınlar, diğer kitaplarında yer alan kadın temalı yazıların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Birazcık çakallık var işin içinde anlayacağınız. Bunu kendisi mi yaptı, yayıncısı mı akletti, merak ediyorum doğrusu. Ama okuyan pişman olmaz.

Böyle bir adamın kitap kapağını koyacak değildim herhalde!

İşte tüm zamanların en iyi kitaplarından birine geldik: Kuş Çayırı. Uwe Timm'in romanını, itiraf edeyim kapağına tav olarak aldım. Bazen öyle oluyor. Bence kapak çok mühim. Kitabı temsil ediyor, onunla birlikte yaşıyor, ötesi var mı? İsim de öyle tabii. Bu kez ikisi de bingo! Almanya'da doğal koruma alanı olan ıssız bir adada kuş bekçiliği yapan Eschenbach, varlıklı bir hayattan savrulup düşmüştür kuş çayırına. Yalnızlığın derin kuyusunda geçmişle hesaplaşarak geçen günler onu beklemektedir. Varoluş, tutku, aşk ve gündelik hayat üzerine sizinle sohbet edecek Timm. Hiç unutmayacaksınız bu kitabı.


Nasıl? Güzel kapak değil mi? Kitabın içinden geçenlere tercüman oluyor.



Kalbin Yardımcı Fiilleri, Peter Esterhazi, Çev. Gün Benderli, Everest.

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Elena Ferrante, Everest, Çev. Eren Yücesan Cendey.

Nereye Gidiyoruz Baba?, Jean Louis Fournier, Çev. Aslı Genç, YKY.
Kadınlar, Edouardo Galeano, Çev. Süleyman Doğru, Sel.

Kuş Çayırı, Uwe Timm, Çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları.


14 Mart 2017 Salı

Mart, otobüste-dolmuşta kitap okumak şart!



Geçen yıl Mart ayının bir günü eve dönerken, yanıma dolmuşta okuyacak kitap almadığımı farkedince YKY kitap satıştan almıştım Beni Asla Bırakma'yı. Toplu taşım yolculuklarım uzun sürüyordu üniversitede çalışırken. Hala da Çankaya'dan Kızılay'a gitmek, trafik de tıkalıysa epey sürüyor. Dönüş daha uzun. O sebeple kitapsız dolmuşa binmek beni paniğe sevkedecek kadar travmatik :)  İshiguro'dan Uzak Tepeler'i okumuştum ilk. YKY'nin kitap satış mağazasına arada gidip bakınırım. O bakınmalardan birinde almıştım Uzak Tepeler'i.Kapağı çok cazip geldi önce. Sonra, Japon yazar okuma merakı da motive etti beni. Murakami alıştırdı beni Japon yazarlara. Ama Kenzaburo Oe'yi de hesaba katıyorum. Her ne kadar kendisine Japon denmesini zorlaştıracak kadar uzun süredir batıda yaşıyor olsa da... Fantastik bir hikayeydi İshiguro'nun ilk okuduğum kitabında anlatılan. Bu tür hikayelere bir türlü ısınamadım. Ama üslubu ve ruh tahlilleri çekici gelmişti. Onun için, YKY'de aceleyle bakınırken, bir kitap daha okuyayım istedim yazardan. O da, tesadüf eseri en bilinen, filmi de çevrilip ilgi görmüş olan romanı Beni Asla Bırakma oldu. Alıp okumaya başladıktan sonra, sağdan soldan kitabın ününü duydum. Üstünde ölmeden önce okumanız gereken 1000 kitaptan biri yazıyordu. Iyyy, itici! Ama yapacak bir şey yoktu, alıp çıkmıştım bile. Kitapta, organ bağışı yapmak için yaratılmış bedenlerin eğitildiği Hailsham'da büyüyen üç çocuğun hüzünlü hikayesi anlatılıyor. Ben bir romana kendimi kaptırınca safiyetim artıyor. Bu kitabın da fantastik olduğunu sonlara doğru kavrayabildim. Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan değildi. Ama tavsiye de ederim.

Roman boyunca böyle içinizi titreten bir ayaz eşlik ediyor size. Film diline iyi yansıtmışlar bu hissi. Yukarıdaki Beni Asla Bırakma'dan bir sahne.


Kitap fuarlarında kitap seçme politikam, nadiren elimdeki listeden yola çıkarak, çoğunlukla orda, o anda cazip geleni almak şeklinde tezahür ediyor. Suat Derviş'i zaten beğenirim. Kolay bulunmuyor İmparatorluk görmüş bir kadın yazar. Kendisi başlı başına bir politik figür. Ama kocaları da anılmaya değer: Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ve TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner. Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum? adlı kitabı onu ülkesinde istenmeyen kişi haline getirdi. Hatice Saadet Baraner olan ismini Suat Derviş takma ismiyle değiştirmek durumunda kaldı. Belki biraz erkek ismini andırdığı için de seçmiştir bu ismi. Ne de olsa yayıncılık dünyası erkeklerin dünyasıdır. Daha baştan isimle kaybetmemek gerek, diye düşünmüş olabilir. Belki Fosforlu Cevriye'nin de yazarı olduğunu söyleyince daha da tanıdık gelecektir size Derviş. Hasılı, Aksaray'dan Bir Perihan'ı da iki yıl önceki Ankara kitap fuarından almıştım. Derviş, bu romanda İstanbul, Aksaray'da büyümüş Perihan'ın, İstanbul'lu soylu bir aileden gelen hafif saf Nuri ile evliliğini anlatıyor. "Kenar mahalle kadını" ile entelektüel erkek evliliği. Fonda erken Cumhuriyet Ankarası var. Sınıfsal ayrımcılık, fazilet ile açgözlülüğün çatışması romanın ana teması. Edebiyat tarihine geçecek bir roman değilse de, bir tefrika gibi, keyifle okunabilecek, her mahallede rastlanan insan tiplerini ele alan bir anlatı bu.

Baraner ve Derviş. Çok şeker değiller mi? Hastane odasında bile...


Arzu Çur, üniversitede benim sınıf arkadaşımdı. Hani olur ya, çok yakın olmayıp göz aşinalığıyla yetindiğiniz sınıf arkadaşlarından. Daha birinci sınıftayken Arzu'nun bir oğlu vardı. Çok erken bir evlilik yapmıştı. Ara sıra okula da getirirdi bu tatlı oğlanı. Belki bu aşinalıktan, Levent'in yayınevindeki masasında Ayşegül Boşanıyor'u görünce, "Bunu okuyup getireyim" ben dedim. Çarçabuk okudum. Çok tanıdık hikayeler anlatıyordu Ayşegül'ün evliliği ve boşanmasını konu eden Arzu. Bridget Jones'un yerli versiyonu Ayşegül, hayal kırıklıkları, bozgunlar ve yeni bir gelecek ümidi ile dolu bir yaşantı. Bizim kuşağın aşina olduğu Ayşegül serisine hoş bir gönderme de iyi fikirmiş. Ayşegül bu macerada hayatın kendisiyle yüzleşiyor :)

Kapağı sevdim


Aile Reisinin Kat'i Devrilişi, yine Radikal Kitap'taki bir tanıtım yazısından yola çıkarak satın alınmıştı. Artık Radikal Kitap kuşa döndü biliyorsunuz. Hürriyet'in Kültür Sanat eki içinde dört beş sayfalık bir bölüm. Hey gidi Radikal Kitap! Najat El Hachmi'nin bu romanı, Faslı, muhafazakar bir ailenin İspanya'ya göç ettikten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Otoriter baba figürünün zamanın ruhuna ve özgür ruhlu bir kız çocuğa yenik düşmesi ümit verici bir hikaye. Yarı otobiyografik olduğu söylenen roman, Türkiye'ye benzer ahlak kuralları, dinin etkisi, cinsiyetçi ikiyüzlülük, ataerkil cinsiyet rollerinin işlediği bir gündelik hayat pratiği de sunuyor okura. Ben yazarın adını görünce, önce kadın olduğunu anlamamıştım. Yarı otobiyografik olduğunu öğrenince, böyle bir kitabı bir babanın değil, ancak kızının yazabileceğini düşünerek, yazarımızın aşağıdaki tatlı kadın olduğunu idrak ettim. Tavsiye ederim.

Najat


Kuzey'den hikayeler dünyada çok moda oldu. Özellikle polisiye türünde. Doppler, polisiye değil ama Norveç'te geçen bir hikaye. Erlend Loe'nin kitabına dair malumatı yine Radikal Kitap'tan edinmiştim. Batılı ve şehirli bir erkeğin varoluşu ve düzenli hayatını sorgulaması ile karşı karşıyayız Doppler'de. Bir gün ormanda bisiklet kazası geçiren bir orta sınıf aile babası, şehirden, insanlardan, başarı takıntısından ve tüketim çılgınlığından nefret ettiğini fark eder. Babası yeni ölmüştür ve ormana kaçıp onun adına bir totem yapmaya başlar. Baba-oğul ilişkisi, doğa ve şehir hayatının çatışması, aile hayatı hakkında. Ama Loe'nin mizahi üslubu, Doppler adını verdiği yavru geyikle maceraları ve 2. Dünya Savaşı'na değen finali dikkate değer. Ben olsam okurdum :)

İşte böyle matrak bi adam


İşte ayın son ve dikkat çekici kitabı. Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz, 1956-98 yılları arasında günlükler tutmuş. Bu günlükler Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? üst başlığıyla yayınlanmış. Oldukça sebatkar bir insan olmalı. Bu kadar yıl günlük tutulur mu? Hukuk öğrenciliği yıllarının Ankara ve İstanbul'undaki edebiyat ve siyaset çevresini, okuduğu (sevdiği-sevmediği) kitapları anlatıyor. Siyasi serüveni ve bunun neticesinde kendini bulduğu cezaevinde, bir sürgünün, bir tutuklunun seçeneksizliğiyle düşüncelerini, hayallerini, insanlar hakkındaki fikirlerini günlüğüne dökmüş. Hücrede iken yazdıkları en etkileyici olanlar. Kitap okumak yasak, başka herhangi bir oyalayıcı etkinlik yasak. Tek yapabildiği yazıp çizmek, tabii otosansürle. Gülünün Solduğu Akşam'da anlattığı Denizler'i bu dönemde tanıyor. Öz, benim sevebileceğim bir adam değil. Kararsız, öfkeli, bencil olduğu izlenimini veriyor. Çoğu kişiyle kavgalı. Alaycı. Bu kitap yayınlandıktan sonra, yayınevini babasının ölümüyle devralmış olan oğlunun, babasının sağlığında yayınlanmasını istemediği ve yayınevinin birçok yazarı ile ilgili olumsuz izlenimlerinin de yer aldığı günlüklerini kamuoyuyla paylaşması çok eleştirildi. Ben, bir insan ölünce tüm hesaplarının kapandığını düşünmüyorum. Ölünün arkasından kötü konuşulması gerektiğine de inanıyorum. Ama bir insanın isteği hilafına, o öldükten sonra, yazıp çizdiklerinin yayınlanması fikri bana da ters geldi. Buna rağmen, ne yalan söyleyeyim, yayıncılık dünyasını teşrih masasına yatıran bu günlükleri okumak, heyecanlı ve meraklı bir serüvendi. Ayrıca, Sular Ne Güzelse, Havada Kar Sesi Var, Gülünün Solduğu Akşam gibi çok güzel kitap isimleri seçen bir adamın günlüklerine de bu isim yaraşırdı.

Baba-oğul



Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro, Çev. Mine Haydaroğlu, YKY.

Aksaray'dan Bir Perihan, Suat Derviş, İthaki.

Ayşegül Boşanıyor, Arzu Çur, İletişim.

Aile Reisinin Kat'i Devrilişi, Najat El Hachmi, Çev. Işıl Aydın, Sel Yayınları.

Doppler, Erlend Loe, Çev. Dilek Başak, YKY.

Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? Günlükler, 1956-1998, Can Yayınları.


2 Mart 2017 Perşembe

Uğursuz Şubat'ı Şenlendirme Seferberliği


Bugünlerdeki statüme, "işsizlik" diyemeyeceğim doğrusu. Maaşsızlık demek daha doğru. Nitekim o kadar yoğun bir tempo içine girdim ki 7 Şubat KHK'sından beri. Yetişemiyorum artık. Konuşmalar, yazılar, forumlar, paneller. 23 yılın hem anıları, hem de birikintisiyle dolu ofisi toplamalar, eve tıkıştırmaya çalışmalar, o sırada belin tutulması, hafiften gözlerin yaşarması (tozdan :). Bu arada moral toplaşmaları falan... Çalışıyorken daha az yoruluyordum ayol!

Odamı toplarken asistanlık günlerimden kalma isimliğe rastgelmek... Geçmişin film şeridi gibi gözümün önünden geçmesi...


Neyse, çok da şikayetçi değilim.

Gelelim geçen yılın Şubat ayı okumalarına. Şubat ayı kısa sürüyor biliyorsunuz. Mesela bu şubat, malum sebeplerle güdük kaldı okumalar. Ama maşallah geçen yıl 7 kitapla kapatmışım ayı.

Burada genelde okuduğum kurmaca kitapları anıyorum. Ama araya Burak Onaran'ın yemek kültürü hakkındaki yarı-akademik yazılarından oluşan Mutfakta Tarih: Yemeğin Politik Serüveni'ni de katayım. Onaran bu yazıları kimi uluslararası, kimi de yerli dergilerde yayınlamış. Yerel mutfak kültürümüzün bilinen ve bilinmeyen yanlarını anlatıyor, tahlil ediyor. Mesela bir dönem Türkiye'de de domuz çiftlikleri olduğunu ve domuz yemenin teşvik edildiğini biliyor muydunuz? Tavsiye edilir Mutfakta Tarih.

Kapak fotoğrafında Amerikan ve Sovyet liderleri bir mutfak sergisini gezerken görülüyorlar


Umberto Eco ile Gülün Adı tanıştırmıştı beni. Çok gençtim okuduğumda ama tarihe, sanat tarihine ve ilahiyata meraklıydım. Entrikalarla ve gizemlerle örülü Gülün Adı, çetin ama unutulmaz bir okuma tecrübesi sundu bana. Sonra Foucault Sarkacı ile devam edip birçok kitabını okudum Eco'nun. Uzun sayılabilecek ömründe, düşünsel ve duygusal yolculuğumda kıymetli bir yol arkadaşı oldu bana. Sıfır Sayı, sanırım Eco ölmeden yayınlandı ve sanırım son kaleme aldığı kitap buydu. Gazetecilik hocası olarak da merak etmiştim kitabı. Ama beni hayal kırıklığına uğrattı. Belki çeviri sorunları yüzünden diyeceğim. Cendey deneyimli bir çevirmen. Ama daha önceki çevirilerinde de beni zorlamıştı. Sıfır Sayı'da, hiç çıkmayacak Yarın Gazetesi'nin mutfağından yola çıkılarak, medya, mafya, derin devlet ve kamu yararı kavramları sorgulanıyor. Bir aşk hikayesinin eşlikçiliği de cabası. Eco'yu bu kitapla tanımayın derim özetle.

Tabii ki bir Eco fotoğrafı koyacaktım. Poz vermeyi bilir ve severdi kendisi


Jane Bowles'i bana Hacettepe'den Bora Gürdaş önermiş olabilir. Öyle hatırlıyorum. Tanışmakta çok geç kalmışım Bowles'le. Teşekkürler Bora! Açık Havada Bir Gün, filmi romanından çok ses getiren Çölde Çay'ın şöhretli yazarı, kocası Paul Bowles'in gölgesinde kalmış Jane'in bir iki ciltlik yazarlık serüveninin en önemli verimlerinden biri. Ömrü boyunca Yazlık Evde adlı bir roman ve bir oyun yazmış bu öyküler dışında Jane Bowles. Açık Havada Bir Gün'ün en iyileri, Sade Sefalar ve Cataract Kampı. Kadın hikayeleri anlatan yazarımızı ilgisiz bırakmayın.

Vaaav! Jane ve arkadaşı Cherifa. Paul'le bir fotoğrafını koyacak değildim ya


Edith Wharton'un hastası olduğumu artık biliyorsunuz. Tüm kitaplarını topluyorum. Hepsi de birer birer çevriliyor, şaşırıyorum. Demek satışı garantileyecek potansiyel bir okuru var.  Ne güzel! Masumiyet Çağı ile 1921'de Pulitzer kazanmış. Bu kez Keyif Evi'ni okudum. 1890'ların New York'unda yaşayan, bir izdivaçla turnayı gözünden vurması beklenen ama bu kalıba bir türlü giremeyen, hal böyle olunca da sosyal dışlanmaya maruz kalan, aynı zamanda yoksullaşan tatlı ve entelektüel Lily Barth'ın hikayesi. Ama daha çok, o dönemin Amerikasını, toplumsal kültürü, ahlak anlayışını, sınıf ilişkilerini ve burjuvazinin dünyasını anlatan bir roman.İtiraf edeyim İki Kız Kardeş ve Yaz Bitince kadar iz bırakmadı bende. Çok uzun bir romanı tek cilde sığdırmak için küçük punto ve dar aralıkla basmak da okura büyük eziyet oluyor. Keyif Evi'nin özelliği, bazı sahnelerinin film kareleri gibi bellekte yer etmesi. Ama yine de okunulası derim.

Edith. Bu yaşa gelebilirsem yırtık pijimalarımla dolaşacağımdan şüphem yok. Zamanın ruhu işte... Ve benim ruhsuzluğum!


Rita Falk'tan daha önce de söz etmiştim. Bavyera'da Niederkalterkirschen kasabasında yaşayan polis memuru Franz'ın maceralarını anlatıyor yazar. Polis olan kocasının meslek hayatı ve sosyal çevresinden ilham almış Falk yazmaya başlarken. Belki de bir küçük şehirde ev kadınlığı etmenin bungunluğunu aşmanın yolunu ararken girişmiştir bu işe. Eberhofer Ailesi, tapılası ve huysuz büyükannesi Lenerl ile arızalı babası ve köpeği ile birlikte yaşayan Franz'ın maceralarında başrolde. Her kitapta, sinameki karakterinden beklenmeyecek bir zeka parıltısı ve inatla bir cinayet çözüyor Franz. Lenerl'in eşsiz yemekleri, anasının gözü abisi ve aşık olduğu minik yeğeni de arz-ı endam ediyor kitaplarda. Az Pişmiş Kelle isimli bu macerada göçmen Türkler de var. Özdemir ailesi. Ama bu aile Osmanlı döneminden kalma oryantal figürlerden oluşuyor. Nargile içen göbeğine kadar sakallı, entarili bir baba, tesettürlü bir anne, futbolculukta kariyer arayan bir oğlan ile engelli bir kız. Çocuk gelin hikayesi de cabası. Böyle bakınca biraz oryantalist bir yaklaşım. Almanlar Türkiyeli göçmenleri böyle mi görüyor, yoksa göçmenler orada daha da mı tutuculaşıyorlar? İkisi de mümkün.

Rita'nın külliyatı



Alef, iyi kitapların yayıncısı

Bu ayın okumalarına bir iki de çizgi roman sığdı. İstanbul'dan Bağdat'a. Arnon Grunberg ile Hanco Kolk'un birlikte hazırladıkları kitap Levent'in tavsiyesi. Ortadoğu coğrafyasında yol alan Grunberg, İstanbul'dan Bağdat'a gitmektedir. Halepçe Katliamı'nda ölen bir çocuğun hayali ona bu yolculuk boyunca eşlik eder. Travmatik bir okuma, savaşı, şiddeti, nefreti ve kıyımları sorguluyor. Okunmalı.



Çizgi çizgiyi çağırır. Kabil Disko, Afganistan'da kaçırılmamayı nasıl başardım?, Nicolas Wild'ın otobiyografik hikayesi. 2005'te savaştan yeni çıkmış Afganistan'da, ülkenin yeni anayasasını çizgi roman kitapları aracılığıyla anlatmak için Kabil'e giden çizerin başına gelenler. Ülkenin siyasi tarihi, Kabil'in kültürel dokusu da dahil. Bir batılının gözünden bir Ortadoğu ülkesi. Bu da okuma listenize girmeli bence.

Kitaptan bir kare



Mutfakta Tarih, Yemeğin Politik Serüvenleri, Burak Onaran, İletişim.

Sıfır Sayı, Umberto Eco, Çev. Eren Yücesan Cendey, Can.

Açık Havada Bir Gün, Jane Bowles, Çev. İnci Ötügen, Metis.

Keyif Evi, Edith Wharton, Çev. İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi.

Az Pişmiş Kelle, Rita Falk, Çev. İlhan Yabantaş, Pegasus.

İstanbul'dan Bağdat'a, Arnon Grunberg, Hanco Kolk, Çev. Gül Özlen, Alef.

Kabil Disko, Afganistan'da kaçırılmamayı nasıl başardım?, Nicolas Wild, Çev. İbrahim Şahin, Esen Kitap.


1 Şubat 2017 Çarşamba

Zor 2016'nın Ocak okumaları

Bu sene bir çılgınlık yapıp, her ayın sonunda geçen yıl ve bu yıl söz konusu ay itibarıyla okuduğum kitapları birarada tanıtayım diyordum. Çünkü, başdöndürücü bir hızla kitap fışkırtan yayıncılık sektörüne yetişmek mümkün olmuyor. Geçen yılın kitabı tarihe gömülüveriyor. Ama baktım liste uzayacak ve tabii metin de. Yine eski usül devam edeyim dedim. Yani yine geçen yılın kitaplarını anlatacağım.

Şimdi efendim, geçelim kitaplara...

Bakıyorum da, ocak aylarında hep daha fazla sayıda kitap okuyorum. Sanırım okulun tatile girmesiyle ilgisi var. Derse hazırlan, geleni gideni avut, jüriye gir, toplantı yap telaşesi falan azalıyor. Bitmiyor ama tabii.

Geçen yılın ocak ayında ilk okuduğum kitabı, o yıl aldığım karar gereğince (ancak bu derece cüretkar kararlar alabiliyorum :) eskilerden seçtim. Artık bir eski/bir yeni kitap okuyayım dediydim çünkü. Neden derseniz, zamanında hevesle veya merakla dünya kadar kitap alıp rafın diplerine sıkıştıran sonra tam bir maymun iştahlı gibi, cezbedici yeni bir kitap yayınlandığında eski aldıklarına ilgisi sönen bir okur olabiliyorum.

Neyse işte, bu karar gereğince rafın eeeeen dip taraflarından Carson McCullers'in Altın Gözde Yansımalar'ını çekip çıkardım. Ben bu kitabı, zamanında Ankara'da öğrenci ve memurların pek ilgisini çeken ucuzcu Kelepir Kitap'tan almıştım. Kelepir, Ankara'nın kültürel haritasında ikinci el ve ucuz kitap cenneti olarak yer etmiş Olgunlar Sokak'a yakın bir ara sokaktaydı. Kuytuda kalmasına rağmen, kulaktan kulağa yayılmıştı şöhreti. Daha çok Afa, Cem ve başka küçük yayınevlerinin baskılarını satardı. Bazıları kötü çevrilmiş kitaplardı. Ama benim sözünü edeceğimi Nihal Yeğinobalı gibi bir üstad çevirmişti. Yeğinobalı'nın otobiyografisi Cumhuriyet Çocuğu'nu da tavsiye edip Altın Gözde Yansımalar'a geçeyim.

1991'de çevrilmiş bu roman, Amerikan taşrasında, bizdeki garnizon-askeri lojman türü bir yerleşim yerinde geçiyor. McCullers'ı Düğünün Bir Üyesi ile tanıyıp çok sevmiştim. Hatta Çilek Yayınevi diye sevimli bir yayınevinden çıkmıştı o baskı da. Çok güzel bir kapak tasarımı vardı. Altın Gözde Yansımalar, psikolojik sorunları olan subay kocasıyla yaşadığı askeri lojmanda çok canı sıkılan, kocasından beklediği duygusal ve cinsel alakayı göremeyen genç ve güzel bir kadın ile onu takıntı haline getirmiş genç bir askeri odağa alıyor. Ama bence sorunlu koca, garnizon komutanı ve onun yine psikolojik sorunları olan zayıf bünyeli karısı ile onların hizmetçileri de en az bu çift kadar dikkat çekici. Öyle ki, histerik denebilecek kadın kahramanımız gölgede kalıyor. Komutanla yaşadığı ilişkiyi saklamak için çok da çaba sarfetmeyen kadın kahramanımız bir yana, karısına tutkun askere abayı yakmış görünen genç subay da başarıyla çizilmiş romanda.
Yeğinobalı'nın tercümanlık becerisinden bahsetmiştim. Ama tabii 90'ların başında kullanımda olan kelimeler biraz farklıymış: parföm, nedence, güvenç, koygun, güre.
Bu tabii bugün yapılan bir okumayı yer yer sekteye uğratabiliyor.
Son olarak, kitabın filme de çekilmiş olduğunu öğrenince, hemen seyrettim. Genç subay rolünde Marlon Brando, histerik karısı rolünde Elizabeth Taylor ve asıl unutulmaz karakter, komutanın evindeki hizmetçi. Brando'nun yeteneğini zaten anlatmaya gerek yok. Filmi de tavsiye ederim.

İşte bu!


Bursa Nilüfer Belediyesi kültür-sanat alanında çok iyi işler çıkarıyor. Geçen yıl da Aziz Nesin sergi ve etkinlikleri yapmıştı. Bursaname, Yazılmamış Yaşamöyküsü de, Nesin'in Bursa'da sürgündeyken yazdığı mektuplardan oluşuyor. Tabii bol fotoğraf da var. Eski Bursa'yı görme imkanı da veren fotoğraflar. Yalnızlık, sefalet, ailesine duyduğu özlem, aldatılmışlık hissi sayfalar boyunca karşımıza çıkacak olan şeyler. Kitapta ilginç olan, yazarın 43 yıl sonra Bursa'ya tekrar gittiğinde neler hissettiğini de içeriyor olması. "O yeşil Bursa kalmamış" diyor. Bir de şimdiki halini görebilseydi :(

Genç ve kavruk bir yazar.


Raymond Carver hep aşinaydı. Ama hiç okumamıştım. Sanırım yine öykü sevmemezlikten. Ama Katedral'i iyi ki okumuşum. Alice Munro tarzı ve tadında buldum öykülerini. Özellikle ilk hikaye, Tüyler çok etkileyici. Tıpkı yazarı gibi, aile hayatının dayatmaları, çoluk çocuk geçindirme gayretleri içinde deliren kadın ve erkekler anlatılıyor. Tavsiye ederim tabii ki. Hararetle...

Tekinsiz bir yazar


Barış Bıçakçı'nın kemik hayran kitlesi vardır. Ben o kadar bağımlı değilim ama seviyorum kendisini. Tabii ki her yazdığını okuyorum. Seyrek Yağmur, uzun zamandır beklenen yeni romanı. Rıfat'ın maceraları var kitapta. Egzantrik kitapçı Rıfat. Oktay Rifat'tan mülhem ismi olan kahramanımız, sayfalar boyunca bize Flannery O'conner ve Alice Munro öneriyor. Okunmaz mı?

Kapak bir türlü beğenilemedi. Yazarı beğenmişti halbuki.


Tahar Ben Jelloun'un çok eski bir muhibbiyim. Tanca'da Sessiz Bir Gün ilk okuduğum kitabıydı. Oryantalist bir metindi ve erotize edilmiş bir üslubu vardı bence. Kutsal Gece ile sürdürmüştüm onunla ilişkimi. En son, Son Arkadaş'ı okudum. Diğer ikisi kadar etkilemedi. Bu romanda Işık Ergüden çevirisiyle, Fas'ta geçen bir hikayeye şahit oluyoruz. Mahalle arkadaşlarının zaman içinde ayrılan yolları, fonda ülkede yaşanan politik gelişmeler, gurbete çıkmak, aşk, cinsellik v.b. hakkında bu roman. Fas'ta da Türkiye'deki gibi adalet arayışının nafileliğini, birincil ilişkilerin hakim olduğu bir Akdeniz ülkesini, İsveç'te yaşayan Mamed'in ülkesine duyduğu özlemi ama orda da yapamayışını okuyoruz.

Kutsal Gece'yi okuyun 


Bu ay bir de çizgi roman okudum. Ayvalı, Dört Yazar, Üç Kuşak, İki Yaka, Bir Ayvalık. Bir Ayvalık tutkununun merakla beklediği bir eserdi bu. Soloup'un  resimlediği kitabı Hasan Özgür Tuna çevirmiş. 3 Yunan, 1 Türk yazar gözünden 1922 nüfus mübadelesi, Lozan mağdurları. Fotis Kondoğlu, İlias Venezis, Agapi Venezi Molivyati, Ahmet Yorulmaz.

Biraz pahalı bir kitap. Ama baskısı güzel.


Ahmet Rasim'in İki Güzel Günahkar'ını geçen yılki Ankara Kitap Fuarı'ndan almıştım. Kırmızı Kedi basıyor yazarın kitaplarını. Rasim'in tefrika edilmiş iki hikayesi bu. BiriTürk, diğeri Ermeni iki genç kadını anlatıyor. İkisi de onun deyimiyle günahkar. Yani fahişelik yapıyorlar. Ama ikincisini bu işe mecbur bırakan hazin bir hikayesi var. Kadın-erkek ilişkileri, evlilik, cinsellik üzerine kafa yormuş ve kendi hayatı da duygusal çalkantılar içinde geçmiş bir yazarın, cinsiyetçi ve ırkçı klişelerle örülü romanı. Ama üslubu alıp götürüyor insanı.

Nerde görseniz, 'Evet, bu O!' demez misiniz?


Son kitap, otobiyografi ve biyografi okumayı birçok şeyden daha fazla seven birinin tercihi: Lüla ve Ben, Çifte Anı. Tanınmış akademisyen Çiğdem Kağıtçıbaşı ve annesi Süheyla Çizakça'nın içiçe geçmiş anıları var kitapta. Sözü bir Çiğdem, bir Süheyla alıyor. Bursa'daki Çizakça Okulları'nın tarihini de öğreniyoruz bu kitaptan. Kurgusu çok ilginç. Farklı kadın hikayelerini merak edenler okuyabilir.

Anne ve kızın yağlı boya resmi.


Altın Gözde Yansımalar, Carson McCullers, Çev. Nihal Yeğinobalı, Cem.

Bursaname, Yazılmamış Özyaşamöyküsü, Aziz Nesin, Nesin Yayınevi.

Katedral, Raymond Carver, çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı, İletişim,

Son Arkadaş, Tahar Ben Jelloun, Çev. Işık Ergüden, Can

Ayvalı, Dört Yazar, Üç Kuşak, İki Yaka, Bir Ayvalık, Soloup, Çev. Hasan Özgür Tuna, İstos Yayınları.

İki Güzel Günahkar, Ahmet Rasim, Kırmızı Kedi.

Lüla ve Ben, Çifte Anı, Çiğdem Kağıtçıbaşı, DK

4 Aralık 2016 Pazar

Aralık kapıdan giren dört yazar

Geçen yılın Aralık ayında boş yokmuş. Ay boyunca okuduğum 4 kitabı da şöyle bir hatırlayınca buna emin oldum.

Nedense yeni yıl arefeleri beni hala neşelendirebiliyorlar. Beklentiler bir yana, belki de kışı yarılamış olmak avuntusudur bu...

Geçen yılbaşı arefesinde belli ki okuduğum kitaplar beni baya avutmuş.

İlki, son yıllarda hep adını duyduğum Zabel Yesayan'ın "Meliha Nuri Hanım"ı. 1878'de Üsküdar'da doğan Yesayan, Sorbonne'da edebiyat ve felsefe okumuş. Ermeni kırımında sürgün listesinde yer alan yazar, Osmanlı kadını kılığında Bulgaristan'a kaçıyor. Sonraki hayatını Ortadoğu'daki mülteci ve yetimlere adayan Yesayan, Sibirya'da, muhtemelen sürgünde ölüyor ya da öldürülüyor. Yazarın sözünü ettiğim kitabının kahramanı Meliha Nuri, çok sert mizaçlı, kuralcı, muhafazakar bir kadın. Bu özellikleri en çok da kendisini yaralıyor, hayatını daraltıyor. Müreffeh bir ailenin kızı olan Meliha Nuri, I. Dünya Savaşı'nda gönüllü hastabakıcılık yapar. Bir yanda kendisini terkeden zabit nişanlısı, diğer yanda aslen konaklarında çalışan yoksul ailenin oğlu olan hekim ile arasındaki duygusal gerilimler Meliha Nuri'yi yıpratır. Öte yandan, roman boyunca sık sık karşımıza çıkan Ermeni meselesine bakışındaki statükoculuk ve ötekileştirici tavır, dönemin baskın görüşlerini yansıtması bakımından önemli. Yine aynı cehpede birlikte çalıştıkları Ermeni hekim ile kahramanımızın kurduğu ilişki de kayda değer. Yesayan, derdi olan ve bu derdi iyi anlatan bir yazar. Mutlaka okunmalı. Üstüne üstlük, o dönem için aldığı eğitim, cesareti ve politik duruşuyla ayrıksı olan bir kadın yazar Yesayan.

Aras Yayınları başka bir dünyanın kapılarını açıyor.


Murathan Mungan'ın ilk dönem yazdıkları benim her daim yoldaşımdır. Üç Aynalı Kırk Oda, Paranın Cinleri, Mahmud ile Yezida ve sonra az da olsa Kadından Kentler bende yer etmiştir. Haliyle, Harita Metod Defteri'nin, çıktı çıkıyor derken kitapçılarda boy göstermesi beni çok heyecanlandırdı. Mungan, Paranın Cinleri'nde Mardin'de, civar şehirlerde ve Ankara'da geçen çocukluğuna tadımlık bir giriş yapmıştı. Harita Metod Defteri'nde ise tüm hayatını teşrih masasına yatırıyor ve hakkında bilmemizi istediği ne kadar şey varsa üstümüze boca ediyor. Unutulmaz bir okuma deneyimi oldu benim için. Yine kendisinin dediği gibi, "çocukluğu bir kez daha benim kardeşim oldu". Başka hayatlar, başka hayaller, arzular, kederler, travmalar ama çok benzer hisler, izler... Mutlaka ama mutlaka okuyunuz.

Mungan'ın hikayesine sahne teşkil eden eski Mardin.


Selçuk Baran'ı çok geç keşfetmek benim suçum mu? Bütünüyle değil. Önceleri isminden dolayı onu erkek sanıyordum. Kadın yazarlara torpil geçerim çünkü, kadın olduğunu bilseydim hemen yanaşırdım. Ama edebiyat dünyası kadın yazarlara torpil geçmediği gibi, parmağının ucuyla dokunuyor onlara. Yazardan önce Bozkır Çiçekleri'ni okumuştum. Ankara'da geçiyor diye de bi sevinmiştim. Hemen bağlandım kendisine. O nasıl bir duruş hayata karşı? O ne feraset, üslupçuluk, özgür ruh! Bir Solgun Adam ise anlatısının şahikası bence. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ına benziyor. Ama sadece benziyor. Nev-i şahsına münhasır bir adam Baran'ınki. Ahir ömründe zaten hiç içinin ısınmadığı karısı ve kızından kaçan adamımız bankacı Mehmet Taşçı, yaşlı Dürnev Hanım'ın çatı katını kiralar. Küçücük bir çatı odasından dünyanın hikayesini çıkarıyor Selçuk Baran. Mehmet Taşçı'yı, onun yalnızlığını, dünyaya sığamaz halini, korkularını, avareliğini maharetle anlatıyor. Ayhan Geçgin'in Uzun Yürüyüş'ünün kahramanını da hatırlattı bana Mehmet Taşçı. Geçgin, Baran'ı okumuş mudur acaba hiç? Okusa severdi. Umarım okumuştur.

Şöyle kısa da olsa sohbet etmek isteyeceğim bir kadındı Selçuk Baran.


Yalçın Tosun'un çok fazla reklamı, tanıtımı yapıldı. Bu kadar güzel kitap adı olmaz be kardeşim, dedirttiği ve kitapla ilgili tanıtım yazıları çok baştan çıkarıcı olduğu için aldıydım Bir Nedene Sunuldum'u. Öykü okumayı sevmem ben. Ama bunlar gerçekten okunmaya değer öykülermiş. Yaşlılık, çocukluk, yalnızlık, arzular, beklentiler, gerilimler... Birçok karanlık hikayenin içinde bunların hepsi var. Gündelik olandan, basitlikten edebiyat çıkarmak zor. Bence Tosun bunu yapıyor.

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in de yazarı Tosun.


Rica edeceğim bunların hepsini okuyun. Pişman olmayacaksınız.


Meliha Nuri Hanım, Zabel Yesayan, Çev. Mehmet Fatih Uslu, Aras.
Harita Metod Defteri, Murathan Mungan, Metis.
Bir Solgun Adam, Selçuk Baran, YKY.

Bir Nedene Sunuldum, Yalçın Tosun, YKY.

15 Ekim 2016 Cumartesi

Bir rol pakırı anı eşliğinde yine Antalya...

Antalya çocukluğum ve ergenliğimi bir önceki yazıda, şehir rehberi tadında anlatmıştım. Şimdi de yerelle karşılaşma tecrübesinden bahsedeyim istiyorum. Çünkü, önceki yazı hakkında arkadaşlarla konuşurken, Ankara'da doğup büyümüş, orta sınıfa mensup bir ailenin çocuğu olarak, 70'lerin Antalyasının bana sakinleri, kültürü, adetleri ve gündelik hayat pratikleriyle de şaşırtıcı geldiğini hatırladım.

Antalya'nın yerlilerinin yekpare bir kitle olduğunu söyleyecek değilim. Sözünü edebileceklerim, benim yine ablam ve onun çevresi aracılığıyla tanımış olduğum Antalyalılar.

Sıcak iklim insanı onunla başetmenin türlü yolunu bulmuş. Antalya'da geçirdiğimiz bunaltıcı yazlardan birinde babam sokaktan geldi ve şaşkınlıkla: "Beton Kahve'de oturuyorum iki saattir. Ben şıpır şıpır terlerken, bir sürü ihtiyar örgü hırkayla istiflerini bozmadan okey oynuyorlardı" dedi. Önceki yazıda bahsettiğim Beton Kahve, o zamanlar gerçekten de kahvehaneydi. Şehir henüz gecekondulardan mürekkepken, çarşı içindeki kahvehanenin betondan inşa edilmiş olması sanırım o adla anılmasına sebep olmuştu. Neyse efendim, hakikaten zamanla Antalya insanının sıcakla imtihanını, bizim gibi soyunup dökünerek ve yellenerek değil, sıkı giyinip uyuyarak verdiğini öğrendik. E tabii imkanı olanlar yaylalara çıkıyorlardı.

Uyuyarak mı dedim? Evet, uyuyarak. Şehri ve sakinlerini daha yeni yeni tanımaya başladığımız günlerde gittiğimiz bir kadın gününde, evin Antalyalı sahibi bize geleneksel ikramını yaptıktan sonra - ki bu ikramdan birazdan bahsedeceğim - "Benim üküm geldi, azcık kestireyim" diyerek tam karşımızdaki divana, bize de arkasını dönerek devrilivermez mi? Şaşkınlıkla birbirimize bakışımızı unutamıyorum. Misafirin kölesi olmak gerektiği şiarıyla yetiştirilmiş biz Orta Anadolu'nun kavruk insancıkları için rahatlığın bu raddesi anlaşılır gibi değildi. Hakikaten evsahibinin uykuda atlattığı yakıcı öğlen sonrasının sıcağını biz, kendimizi o koltuktan bu divana atarak, elimize geçen her kağıt parçasıyla yelpazelenerek ve kısık sesle evsahibinin dedikodusunu yaparak yenmeye çalıştıydık.

Evsahibi uyanınca, hazırladığı yiyecek içeceğin sıcağın yarattığı iştahsızlığa kurban gittiğini düşünerek, memleket kültüründe yaygın olan ısrarcı tavırlarla tabağı çanağı önümüze itelemeye başladı. Önümüze iteledi çünkü ikramlıklar yere serilen bir sofra bezinin üstüne yerleştirilmiş koca bir siniye serpiştirilmiş patlamış mısır, çekirdek, pişi, taze şamfıstığı, leblebi ve diş buğdayı dediğimiz haşlanmış buğday ile nohuttan yapılan bir yiyecekten mütevellitti. İlk kez böyle bir misafir ağırlama tarzı görüyor ve şaşkınlığımızı gizlemeye çalışıyorduk. Zamanla alıştık tabii bu tarza ve sevdik de.

Şehir sakinlerinin yazları zırt pırt uyumalarına alışmıştık artık. Ama bir sahil şehrinde yaşayan insanların yüzme bilmemelerine anlam vermemiz çok zor oldu. Dediğim gibi Orta Anadolu sakinleri olarak, yazları en fazla bir hafta deniz yüzü görmemize rağmen iyi kötü yüzme biliyorduk. Düşünüyorduk ki, Antalyalılar balık gibi yüzerler. Ne münasebet! Çoğunun denizle ilişkisi çok sınırlıydı veya hiç yoktu. Tarım temel geçim kaynağıydı. Balığın kıt olmasından balıkçılığın çok rağbet görmediği anlaşılıyordu. Çok geçmeden turizm, tarımla at başı gitmeye başladı. Şehrin turistik tarafı öne çıkmasına rağmen, yerlilerin muhafazakar tavırları çok uzun süre gündelik hayata hakim oldu. Yerli kadınların sokaklarda şortla dolaştığı nadirdi. Geleneksel yaşantı şehre gelen yabancıların yaşam tarzından uzak tutuyordu yerlileri. Bu durumun değişmesi 80 sonrasını buldu.

Sokak tezgahlarında satılan iri salatalıklar ve kaktüslerin dikenli meyvelerine başka sahil şehirlerinden alışkındık. Ama tirmis denilen ve camlı vitrini olan üç tekerlekli arabalarda satılan mısır benzeri çerezi ilk kez görüyorduk. Ablamın evinin önünden sık sık geçen bir amca "Ti ti ti tirmiiiis!" diye ne zaman bağrınsa ben koşarak aşağı iniyor ve tirmise dalıyordum. Ha, bir de keçi etinden söz etmeliyim. Antalyalılar keçi etine çok alışıktılar. Şehrin dağlık kesimlerinde keçi çok oluyor, oralarda yaşayanlar da tadı hafif ekşimsi olan keçi etinden başka et yemiyorlardı. Şimdilerde keçi sütü ve peyniri çok revaçta. Ama hala büyük şehirlerde keçi etine rastlamadım. Bizim damak tadımıza hiç uymadı bu keçi eti. Tavşan eti de öyle. Tavşan eti mi? Evet. Eniştemin köyünde ava gitmek adettendi. Bazen tavşan da vuruluyor ve derisi soyulduktan sonra kanı süzülsün diye ayaklarından asılıyordu. O manzara zaten bir felaketti benim için. Tavşanı minnoş bir hayvan olarak çocuk kitaplarında, hadi bilemediniz kırda bayırda, hayvanat bahçesinde görmüş bir çocuk olarak o işlemlerden geçmiş minnoşun kahverengi etini yeme fikri tüyler ürperticiydi benim için.




Ama babam ava gitmekten kurtulamadı tabii. Ava giden avlanır. Daha ilk seferinde kamyonetten düşerek ayağını kırdı. Bir sağlıkçı olarak onun aklına hemen kırık ayağı alçıya aldırmak geldiyse de, köyün yaşlıları, neden bilmem "Parlamento" adını verdikleri bir kırık-çıkıkçıya, geleneksel usüllerle tedavi olması için ısrarcı oldular. Parlamento ziyareti yapıldı ama sonuç hezimet olunca hastane yolları göründü babama.

Orta Anadolu şivesine alışık kulaklarımıza Akdenizli insanların şivesi oldukça yabancıydı. Kızdılar mı, "Afat ölümcüğü gelsin" diye beddua edip, bir deprem, sel veya heyelan sayesinde düşmanını bertaraf etmeyi hayal eden Antalyalılar, iş yapmak zorunluluğu ortaya çıkınca da, "Adı belli adamdan iş mi kaçar?" diyerek ortadan kayboluyorlardı. Bir şeyin nerde olduğunu sorunca "Endirde" diye cevap veriyor, belliydi zaten yerine "evel de var" diyorlardı. Bir "rol pakırı", onlar için bir ölçü birimiydi. Pakır, bakır (yani bir tür bakraç) demekti, rol olarak telaffuz  ettikleri de bir deterjan markasıydı. O deterjanın kovasının alacağı kadar bir miktarı kastediyorlardı. Falan/filan kelimesini nerdeyse hiç kullanmıyor, onun yerine "bile"yi kullanıyorlardı. "Hacer bile gelirse beraber gideriz" diyorlardı mesela. Haliyle bu şifreleri çözmek zaman aldı.

Yaşlı birinden söz ederken adının sonuna "ce/ca" eki koyuyorlardı. Ahmetce, Fatmaca gibi mesela. Yakın arkadaşlarına "ahretlik" diyorlardı. Şimdi gençlerin "ölümüne kanka" dedikleri türden bir dostluktu bu sanırım :)

Böyle geçmiş zaman kipiyle yazdığıma bakmayın siz. Antalya'da bu bahsettiklerim hala var. Ama şehir, memleketin genel kentleşme tecrübesine uyum sağlayarak birbirinden farklı kültürleri ayrıştırdı. Aynı zamanda şehrin yerel kültürünü "ehlileştirdi". Hala yer sofrasında pişi ve patlamış mısır ikram ediliyor misafirlere ama eskisinden daha az. Ya da bu ikramları yapan kitleyi görmeden yaşamanız mümkün. Bir de artık tüm büyük şehirlerde olduğu gibi, internet sayfalarından alınan tariflerle moda olan ikramlıklar yapılıyor ve sunuluyor misafirlere. Bazen de kafelerde buluşuluyor, kabul günleri pastanelerde, kebapçılarda yapılıyor.

Evlerde işler böyle yürürken, Antalya bir kültür-sanat, üniversite şehri oldu. Kurumsal eğitimler kışları boş olan Antalya otellerinde veriliyor. Başka büyük şehirlere uğramayan birçok yabancı sanatçı oraya gidiyor gösteri yapmak, imza günü düzenlemek için. Bir zamanlar kışları unutuluşa terkedilen şehir, artık hiç can sıkıntısı çekmeden yaşayabileceğiniz ama geçmişin dokusunun silikleştiği bir yere dönüşüyor giderek.






12 Ekim 2016 Çarşamba

Portakal, yakamoz ve sivilceler...

Antalya'da Altın Portakal Film Festivali'nin başlıyor olması bende bir Antalya çocukluğu ve tabii ergenliği yazısı yazma hevesi yarattı. Bugünkü gazetelerde vazgeçilmez Yeşilçam yıldızları geçidinin fotoğraflarından birini (Cüneyt Arkın'lı olanı) da görünce şöyle bir geçmişe gidip geldim.

Ablam erken yaşta evlenip önce Denizli'ye, kısa süre sonra da eniştemin memleketi Antalya'ya yerleşmişti. Çekirdek ailemiz birbirine pek düşkün ve de evhamlı olunca, "Aman kız yalnız başına ne yapıyor oralarda?", "Acaba bizi özlüyor mudur?", "Yemek yapmayı öğrenmiş midir?", "Kocasının ailesiyle anlaşmış mıdır?" sorularına kendi kendine cevap aramak yerine, soruları bizzat ablama sormak ve onu sarıp sarmalamak için Antalya yollarına revan olmuştu. Hele bir de ablam hamile kalınca, kim tutar Şenol Ailesi'ni? Tek derdimizin ablamı sahiplenmek olmadığı malumunuzdur sanırım. Boru değil, Antalya burası. Taaa 70'lerde bile turistik yer. Deniz kenarı, temiz havalı, bol yeşillikli ve ucuz bir Akdeniz şehri. Yılda iki kez (sömestr ve yaz tatillerinde) yaptığımız Antalya çıkarmalarının bir nedeni de bu.

Gidiyoruz, haftalarca, bazen aylarca kalıyoruz. Kışları Antalya daha güzel. Çünkü, kelimelerin kızkardeşi Doris Lessing'in tabiriyle yazları başınızın üstünde borazan çalan güneş, kışları tatlı tatlı okşuyor sizi. Bugün bina yığınından ufkun görünmediği sokaklarda boylu boyunca portakal ve turunç bahçeleri uzanıyor. Bahçeleri geçtim, azıcık toprak bulduğu yerde çoğalıyor narenciye ağaçları, zeytinler, zakkumlar, kauçuk ağaçları, yaseminler... Burun direğinizi sızlatan bir kokusu var şehrin. İşte bu bitki örtüsünden yükseliyor kokular demetinin bir çeşidi, başka bir çeşidi denizden esen rüzgarla yosun ve iyot taşıyor, rutubetli hava ise o yıllarda temel inşaat malzemesi olan ahşabın rayihasını dağıtıyor havaya. Her şey bu kadar yolunda değil tabii. Henüz kanalizasyon sistemi kurulmadığı için, boşaltım sistemi doğrudan deniz kıyısındaki mağaralara akıtılan şehirde, rüzgar ters yönden esince insanı kapalı mekanlara sürükleyen bir lağım kokusu da mevcut.

Yazları ise öldürücü sıcağın yaptığı eziyeti portakal çiçeklerinin kokusu bile hafifletmiyor. Biz de ne yapıyoruz? Ya Konyaaltı'na plaja gidiyoruz ya da Kurşunlu Şelalesi'ne, Adrasan'a, Kemer'e, Phasilis'e pikniğe... Ormanın denizle birleştiği yerler bunların bazıları. Önce yemek, sonra deniz. 80'lerde adı 12 Eylül Koruluğu olan ve şehir merkezine çok yakın, okaliptüs ağaçlarıyla şenlenmiş mesire yerinin de müdavimiyiz. Koruluğun işaret ettiği tarihi momenti farketmemiş gibi davranıyoruz.

Şehrin merkezindeki sahil şeridi Konyaaltı'nda obalar var. Orta ve orta alt sınıftan Antalyalılar ile mücavir alandan gelen yazlıkçılar oralarda ucuza, çoluk çocuk tatil yapıyorlar. Bi şenleniyor ki yazları orası, sormayın!

Benim kafamdaki resim de böyle siyah beyaz. İşte obalar ordalar.

Obanın yakından görünüşü


Bir dönem o kadar çok pikniğe gitmişiz ki Antalya'da, artık ailece piknik sözünü bile duymak istemiyoruz. E malum, piknik özellikle kadınlar için rezil bir iş. Yiyecek içecek hazırlama, toplama, bulaşıkları en yakın çeşmede yıkama, çocuklara mukayyet olmaya çalışma falan... Erkekler mangalı yakarlar kasılarak, pişirdikleri etlerin en iyilerini gövdeye indirirken de demlenirler.

Antalya'da günlük hayatımız bunlarla sınırlı değil tabii. Şehir merkezini de tavaf ediyoruz sık sık. O zamanlar şimdiki avm'ler yok. Bir Selekler Çarşısı var. Birkaç katlı bu çarşıdaki üç beş dükkan/mağaza bize cezbedici geliyor. Kitapçı bile var yahu orada! Dönerciler Çarşısı, merkezde gösterişli, turistik bir mağazası bulunan Yenigün reçelcisi. Ama tabii Antalya'nın uzun yıllar alamet-i farikası olmuş Narenciye'yi unutmamak lazım. Burası bir kamu kuruluşu ve Antalya'nın bitek topraklarında yetişen her türlü nebattan reçel yapan bir fabrika aynı zamanda. Fabrikanın ve çalışanlarının lojmanlarının bulunduğu semtin adı da Narenciye.

Konyaaltı Caddesi boyunca sıralanan ve bize sınıfsal konumumuzu biraz hoyratça hatırlatan ankastre mutfakçılar vitrinine kaçamak ama arzulu bakışlar attığımız yerler. Annem, ablam ve ben'den bahsediyorum. Yakın zamana kadar ayakta kalan Sağlık Meslek Lisesi, çocuk ben ve genç ablam için ilk tatillerimizden birini yaptığımız pansiyon aynı zamanda.Çünkü, Sağlık Bakanlığı yazları liseyi çalışanları için kampa dönüştürüyor. Tabii artık bizim kalacak yerimiz belli. Önünden geçerken okula şöyle bir göz atıyor ve geçmişi yadediyoruz.

Sonra Karaalioğlu Parkı var. Akşam serinliğinde, ablamların Memurevleri'ndeki evlerinden çıkıp, Beton Kahve'yi aşıp yürüye yürüye gittiğimiz park. Girişinde Antalyaspor'un tesisi var. Dev palmiye ağaçlarının eşliğinde denize çıkan bir yolu katederek binbir çeşit çiçekle dolu parkın çay bahçesine ulaşıyoruz. Bir memur ailesine yakışanı yaparak, bir semaver söylüyor ve manzaraya dalıp gidiyoruz.


Denize doğru...


Üçkapılar yabancı turistlerin uğrak yeri. Biz orası yokmuş gibi davranıyoruz. Yivli minareye, saat kulesine falan yat limanına inen yokuşu adımlarken rastlıyoruz. Sabahları babamla limana gidip balık alıyoruz bazen. Ama çok erken gitmeliyiz. Yoksa büyük oteller ve lokantalar toparlıyor her türden balığı. Dönerken, saat kulesine yakın meşhur fırından tahinli çörek almayı ihmal etmiyoruz. Bazen ailece Kadın Yarı'nın önünden geçerek Antalya Devlet Tiyatrosu'na gidiyor, pek hoşlanarak tiyatro oyunları seyrediyoruz.

Tabii festival şimdiki kadar sansasyonel olmasa da o zaman da var. Henüz kültürel ve sanatsal etkinliklerin cenneti olmayan şehirde, film festivali o zamanlar çok daha önemli bir organizasyon. Yeşilçam yıldızları korteji, açılış zamanı, halkın şehir merkezine doluşup, çekirdekler ve gazozlar eşliğinde izledikleri bir etkinlik. Festivalin o zamanlar en önemli parçası. Üstü açık araçlarla kimisi kasılarak, kimisi de sempatik tavırlarla halkı selamlayan sinema oyuncuları, "Aaaa, bunun boyu ne kadar kısaymış!", "İyice yaşlanmış vallahi!", "Bak kız, filimlerde ne çirkin görünüyor bayaca yakışıklıymış" türünden yorumlar havada uçuşurken geçiyorlar Konyaaltı Caddesi'nden ihtişamla. Kortejin vazgeçilmezleri Tecavüzcü Coşkun, Selda Alkor ve Sümer Tilmaç. Coşkun ve Sümer Tilmaç, Antalya'da yaşıyorlar. Bu kortej onlar için ellerini eteklerini çektikleri Yeşilçam hayaletini canlandırıyor belki.

Heyt be! Açılın!


Bütün bu anlattıklarımı tecrübe eden ben ise silik ve içine kapanık bir çocuk ve ergen olarak, hayatımın kayda değer bir kısmını uzun yıllar bir taşra şehri irisi sayılabilecek bu Akdeniz ikliminde geçiriyorum. Alnımda sivilceler uç verirken ablam benim en iyi arkadaşım. Onun verdiği kitapları okuyor, yaşıtlarım o yılların en popüler eğlence mekanları olan diskolarda, barlarda dans ederken onun arkadaşlarıyla ahbaplık ediyorum. Onun şehre, anneliğe ve yeni hayatına alışma sürecini birlikte yaşıyoruz. Çocukken sokakta oynayan komşu çocukları veya misafirliğe gelen akrabaların yaşıtım olan çocukları için şehirli, geçici ve kırılgan bir misafirim. Ergenken ise şortlarıyla bisiklete binen genç kızları veya kızlı erkekli pastanelerde, sahilde oturan yaşıtlarımı uzaktan, hasetle, özlemle izleyen bir yabancıyım.

Antalya bu demek benim için. Tatlı ve ekşi. Uzak bir ülke. Bir yürek sızısı, bir hayaller denizi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...