10 Aralık 2014 Çarşamba

Gazeteci olamama hikayemin devamı...

Gazetecilik maceralarıma devam ediyorum. Ona göre :)

Esmer olduğum için aşağılanmaya alışkındım. Bir zamanlar zayıf da olduğumdan "kara kuru" diye nitelenmek kırıcı olmaktan bile çıkacak kadar kanıksanmış bir durumdu benim için. Sempati gösteriyormuş gibi yaparak alay edenler de vardı: "kara kız", "kara böcü" gibi. Sanırsın ailemiz ve yakın çevremizde herkes Selanik göçmeni :)

İşte bu yüzden, ANKA Ajans'ta staja başladığım ilk gün, "Arap" nidasını duyunca hızla dönüp baktım. Ama yok, seslenilen kişi kendini iyi biliyordu. "Höö" diye cevap verdi daktilosundan başını kaldırmadan. Kısa sürede öğrendim ki, "Arap" ve "Müdür" gazeteciler arasında yaygın bir seslenme biçimiymiş. Hem de herkes birbirine aynı isimle hitap etmesine rağmen, ilgili kişi seslenilenin kendisi olduğunu anlıyordu. Vurgudan veya bağlamdan belki. Bu hitapların esbab-ı mucibesini öğrenemedim ama. Belki kültürümüzde Arap olmaklığın aşağılayıcı bir konuma tekabül ediyor olmasındandı. Niye derseniz, size gazetecilerin yaşam standartlarının ve çalışma koşullarının sefaletinden, haber kaynakları ve halk nezdindeki imajlarından uzun uzun söz edebilirim. En iyisi sormayın. Arap kölelerden hallice mi görüyorlardı kendilerini acaba?

Müdürlük makamı ise herhalde bir ironi içeriyordu. İtibarsızlığın mizahı, itibarsızlığı katlanılır kılan bir alaycılık. Ayrıca dikkatinizi çekerim, eril bir tınısı var. Bunlar benim tahminlerim tabii. Bir bilen varsa ondan aslını esasını öğrenmek isterim.

İşe başlar başlamaz, bana ilk söylenen okulda öğrendiğim her şeyi unutmam gerektiğiydi. Etik ilkeleri, haber yazma tekniklerini, mizanpajı falan. Tek avantajım on parmak daktilo bilmek olacaktı. Çünkü, o dönem internet, cep telefonu benzeri araçlar yalnızca ülkemiz başbakanı ile cumhurbaşkanının çalışma ofislerinde bulunuyordu sanırım. Faks bile çok kıymetli bir aletti. "Habere giden" muhabir, büroda kalana telefonla haberi "geçiyordu". Ahize kulağınızda, mümkün olan en yüksek hızda size söylenenleri, imla hatalarını ve Türkçe bozukluklarını da düzelterek daktilo etmeliydiniz. Çünkü daha şefiniz kontrol edecek ve dizgiye girecekti. Zamanla ve rakip yayınların muhabirleriyle yarışıyordunuz. Hele ajans söz konusu olunca, gazete ve televizyon muhabirlerini atlatmak haberin satışını garanti ediyor ve büyük avantaj sağlıyordu. Allaha şükür bunu bari iyi yapıyordum.

Ama sabahları tek tek elden geçirmemiz gereken günlük gazeteleri okuyabilmek müşküldü. Çok satar gazeteler kıdemli, ağızlarındaki ve bedenlerindeki dilleriyle caydırıcı olan muhabirlerin himayesinde oluyordu saatlerce. Çay-sigara içerek, arada muhabbet ederek öğlene kadar kıraat ediyorlardı onları. Ben sadece az satar gazetelere ve çok satarların eklerine bakabiliyordum. Çay lekeleri ve simit kırıntılarıyla dolu çok satar gazeteler, iş işten geçtikten sonra önüme geliyordu.

Başlarda tecrübeli muhabirlerin yanına ilişerek gidiyordum habere. İlişerek diyorum, çünkü bundan hoşlanmıyorlardı. Ayak bağı olacağımı düşünüyorlardı onlara. Biraz da haklılardı. Çünkü bana bir şeyler açıklamak, yol göstermek, beni uyarmak durumunda kalıyorlardı sık sık. Kimisi yokmuşum gibi de davranıyordu tabii. Önceleri çok kızdığım bu durumu, yıllar sonra Rüzgarlı Sokak belgeseli yaparken anlamaya çalıştım. Eski muhabirlerle konuşurken bir tanesi şöyle dedi: "Biz mesleği tecrübeli abilerimizden çaldık. Çünkü onların bize bir şeyler öğretecek vakitleri ve sabırları yoktu". Ufku sabah doğup akşam batan bir meslekte, başdöndürücü hız, rekabet ve gerilim içinde kim kime ne öğretmeye çalışabilir? Zor tabii. Ama mesleği ehlinden çalmak fikri de çok cazip. Görgü ne güne duruyor. Görgü varken bilginin ne hükmü var?

Bu eşlikçilik hallerinden birinde, ki o dönem Nuray ile birlikte DP haberlerine bakıyordum, ölen bir milletvekilinin cenazesine katılmak için Antalya'nın Elmalı ilçesine gitmek gerekti. Partinin özel uçağıyla ve Demirel ile birlikte gidilecekti. Nasıl yalvaran kedi gözleriyle baktıysam, Veli Abi beni de şaşırtarak bir kıyak yaptı ve Nuray'la birlikte bana da yer ayırtıldı uçakta.

İlk kez uçağa binecektim. Havaalanına gittik, ekibi bulduk ve uçağa girdik. Nuray bana şöyle bir küçümseyici bakış atıp, "hadi sen geç bakalım bu seferlik cam kenarına", dedi. Sevincimi çaktırmamaya çalışarak geçtim. Dönüşte aynı ikramı yapmadı tabii Nuray. Dönüşte ayrıca beni hayrete düşüren bir olay da cereyan etti. DP'li milletvekillerinden biri, koridorda servis yapan hostesi elle taciz etti. Ben de gözümle gördüm. Hostesin poposuna hafif bir şaplak attıktan sonra, arkadaşlarına dönüp göz kırptı ve hep beraber tıksırana kadar güldüler. Aynı şey hostes için geçerli değildi tabii. Ağlayarak kabinine gitti. Şikayet etmesini ve Demirel'in söz konusu milletvekilini uyarmasını beklemiştim tüm safdilliğimle. Ama nerde? Edebilir miydi? Nasıl etsindi? Ederse kendi huzuru kaçardı en başta.

ANKA'dan ayrıldıktan sonra kısa süre çalıştığım Nokta Dergisi'nde adının İlter olduğunu hatırladığım birçok benzeri gibi fırlama bir muhabir vardı. Ben ve sınıf arkadaşım kendimizi göstermeye çalışıyor, heyeacanla sabah toplantılarına katılıyor, haber konuları, dosyalar öneriyorduk. Çalışan sayısı az olan ve dergi olduğu için görece yavaş bir tempoda çalışılan Nokta'da yine çok erkek, az kadındık. Üstelik sınıf arkadaşım evli ve hamileydi. Öğle yemeklerine onunla birlikte çıkıyorduk. Ama hemen hemen her öğlen, derginin köşe yazarlarından olan emekli bir hoca veya erkek muhabirlerden birkaçı bizi yemeğe çıkarmayı teklif ediyordu. Bu türden salvoları beceriyle bertaraf etmeyi başarıyor ve uzaktan bakınca farkediyorum ki, namus ehli, ürkek iki kız çocuğu gibi görünüyorduk. Günlerden bir gün İlter çok meşhur bir kebapçıya gideceğini söyledi ve ikimizin de onunla birlikte gitmemiz için ısrar etti. Yılışıklıklarından ve cinsiyetçi üslubundan yılmış olduğumuzdan bin dereden su getirdik. En sonunda arkadaşım, "Biz et sevmiyoruz ki" demek durumunda kaldı. Aldığımız cevap insana bir araştırma konusu bahşeder iğrençlikteydi: "Bir kadının et sevmemeye hakkı yoktur".

Yakın zamanda yayınlanan Etin Cinsel Politikası (Carol Adams, Ayrıntı) İlter'in temsil ettiği insan türünü anlamakta iyi bir kılavuz.


 


Bazı mesleklerin mensuplarının ayrı birer ırk oluşturabilecek kadar tipik olduklarına inanıyorum. Gazeteciler de bu gruba girebilir. Acaba genç bir erkek muhabir neler yaşar, hep merak etmişimdir.




7 Aralık 2014 Pazar

Neden gazeteci olamadım?


Daha 9-10 yaşlarındayken gelecekteki mesleğimi seçtiğime inanırdım. Gazeteci olacaktım ben. Gazetecilik mesleği öyle değerliydi ki benim için, bütün naifliğimle, "gasteci" denmesine bile bozulurdum. Ne kadar sık tekrarlıyorsam artık gazeteci olmak istediğimi, aile bireyleri, bebekken bile gazete kağıtlarıyla oyalandığım, mızmızlanınca önüme koyulan albümlerden fotoğrafları çıkarıp yaladığım söylencesini yaydılardı. Beni de inandırdılardı. Öyle inandım ki anlatılanlara, damağımda fotoğraf kağıdının tadını şu anda bile duyabiliyorum. Acaba, sonradan merak edip tadına baktığım için mi böyle? :)

Neyse efendim, günler geldi geçti, babamın itirazlarına ve men etmelerine inat üniversite sınavında Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nu, en üst sıralara yazdım. Babam, sevimli bir çocukluk anısı olarak kalsın istiyordu gazetecilik takıntım. Avukat olmalıydım ben. Babam hep avukat olmak istemiş. yoksulluktan üniversiteye devam edememişti. Benim doğmama yıllar kala girmişti ama Ankara Hukuk'a. Evli-barklı, iş güç ve çoluk çocuk sahibi bir adam olarak bitirmeyi başaramamıştı Hukuk'u. Ama Dil Tarih'i bitirdi sonunda. İçinde kalan ukdeyi benim sayemde söküp atacaktı.

Bu hüzünlü hikayenin manevi yüküne rağmen, üniversite sıralamasını yaparken kuzenim de işbirliği yaptı benle. Gazeteciliğe girişimi garantiledik. Yoksa babamı kandırmak ne mümkün!

Başarılı bir giriş yaptığım Basın Yayın'ı, ortalamanın altında bir notla bitirmeme sebep olan çocukluk aşkıma daha birinci sınıfın sonunda kavuşmuştum. Babamın Eğitim-Sen'li bir arkadaşı bana ANKA Ajansı'nda stajyerlik ayarlamıştı.

ANKA Ajansı Meşrutiyet Caddesi'ndeki bu binanın 3. katındaydı. Şimdi değil.


Ajans alem bir yerdi. Bir kere Veli Abi vardı. Veli Özdemir. İstihbarat Şefi'ydi. Ama bence ondan öte bir şeydi. Çünkü, ajansın ortaklarından Özer Abi (Esmer) ile Müşerref Hanım (Hekimoğlu) o çılgın tempoya dışardan bakarlardı. Özer Abi hemen yan odada olmasına rağmen, Müşerref Hanım ise arada bir uğradığı için. 1972'de Altan Öymen'in kurduğu ajansı, çok sonradan Veli Özdemir satın alacaktı zaten.

Özer Abi ne kadar mülayim ve iyi huylu bir adamsa Müşerref Hanım o derece otoriter ve ihtişamlı bir kadındı. Ajansa geldiğinin muhtemelen bütün bina sakinleri farkına varırdı. Elinde yurtdışından getirdiği ufak tefek hediyeler olur, hepimize biraz tepeden bakar, benim gibi tıfıllara selam vermeye bile tenezzül etmez, talimatları sıralar, aynı hızla çıkar giderdi.

Veli Abi'nin otoritesini paylaşan kimse yoktu o yüzden büroda. Ama yıllanmış muhabirler mezarlığıydı ajans. Mezarlık diye boşa demiyorum. Gerçekten yetenekli olduklarını düşündüğüm deneyimli abiler ve ablalar, çalıştıkları kurumun itibarsızlığından ve bununla atbaşı giden düşük gelirlerinden kaynaklanan bir mutsuzluk ve yer yer atalet içindeydiler. Her gazetenin, televizyon kanalının, derginin çok sayıda muhabir çalıştırdığı o yıllarda kimse Ankara'daki küçük bir ajanstan haber satın almıyordu mecbur kalmadıkça. Bir zamanların parlak ajansı, bütçesizlikten ve ilgisizlikten küçülüp çekmiş, kendi yağıyla kavrulan bir haber merkezine dönüşmüştü. Köhne mobilyalar, boyasız duvarlar, acil bir durum ortaya çıkmadıkça habere giderken binilen otobüsler, dolmuşlar...

Stajyer olarak başladığım ajansta, birçok benzerim gibi önce kültür-sanat, sonra da gündem haberlerine bakmaya başladım. O gün boşta kalan hangi basın toplantısı, miting, seçim gezisi, sergi vb. varsa ben gidiyordum. Toplu taşımla tabii... Teybim falan yoktu. Not defterim vardı. Fotoğraf makinasının sözü bile edilemezdi. Haberden dönünce boş bulduğum bir daktiloda yazardım haberimi. Gittiğim basın toplantılarında hediyeler dağıtılmasını, ikramlar yapılmasını çok tuhaf karşılamıştım başlarda. Hoşuma da gitmişti.

Herhalde herkes bilir, gazeteciler açık büro sisteminde çalışır. Herkes birbirini, şef de herkesi görür. Telefon konuşmaları çaktırmadan dinlenir, iş mi yapılıyor, dalga mı geçiliyor gözlemlenir, haber atlatma girişimleri anında tespit edilir.

Ben de böyle bir gözetleme ortamında Nuh-u Nebi'den kalmış bir daktiloda haberimi daktiloda takırdattıktan sonra Veli Abi'ye veriyor, onun pis bir sırıtışla okuması ve ardından çoğu satırı karalamasını bekliyordum gergin bir halde. Çoğu zaman da top yapıp basket atıyordu haberimi uzaktaki çöp kutusuna.

Bu eziyet çok uzayınca ve ben Veli Abi'yle ÇGD'nin lokaline gidip gelmeye başlayınca anladım ki, Veli Abi biraz beni terbiye etmek, bana yüz vermemiş olmak için haberlerime kıyıyordu. Ne de olsa uyduruk haberlere gidiyordum ve biz de çok az haber satabilen bir ajanstık. Veli Abi'nin benim üzerimde otorite tesis etmesi için birkaç dişe dokunur haberi feda etmesi sıkıntı yaratmazdı!

Hararetli edebiyat sohbetleri yaptığımız, bira içtiğimiz, sağla solla dalga geçtiğimiz Veli Abi, Ahmet Abi (Abakay) ve Mümtaz Abi'den (İdil) birçok güzel anı kaldı bana. Ama Veli Abi'nin genç bir kadın olduğum ve mutedil bir kişiliğe sahip olduğum için beni hırpalamasını hiç unutmadım. Yıllar sonra bir dersime konuk olarak geldi. Onun yanında öğrencilere bu tecrübemi anlattım. Veli abi, kem küm etti, bunun muhabir yetiştirmenin bir parçası olduğunu söyledi falan. Hatta biraz da şişindi bu durumdan. Neyse, onun ne söylediği önemli değildi. Ben bunları unutmadığımı ona hatırlatmış, o zaman dilimin ucuna gelenleri sonradan söylemiş olayım da...

Kültür-sanat muhabirliğiyle başlayan maceram, Körfez Savaşı patlak verdiğinde yabancı radyolardan haber tornistan edecek derecede yabancı dil bilen kimse olmamasının yarattığı fırsatla, Dış Haberler servisine geçmemle nihayetlendi. Orada Hasan Esat Işık'ın sabık gelini Conxita Işık ile çalışıyordum. Küçücük bir odada saatlerce birlikte kaldığımız Conxita, tek başına oğlunu büyüten, suskun ve güçlü bir kadındı. Gazeteciliği sanki biraz da mecburiyetten yapıyor gibiydi. Körfez Savaşı süresince ajansımız rağbet gördü, Conxita ile ben de birkaç haber sokabildik ana akım medyaya. Ama asgari ücretin neredeyse yarısı kadar bir paraya, yıllarca çalışmak çok yıpratıcıydı. Beni ANKA'dan uzaklaştıran en son darbe ise çok ağır gelmişti. İki yıldır ajanstaydım. Günlerden bir gün, benim gibi stajyer olarak çalışmak üzere ajansa bir erkek muhabir geldi. Veli Abi ertesi gün gidilecek basın toplantısına onu yollamaya karar verdi. Beni de yardımcı olarak yanına vereceğini beyan etti. Tahmin edersiniz ki, söyleyecek söz kalmamıştı artık.

ANKA'dan sonra birkaç yerde daha çalıştım. Nokta Dergisi, Türk Haberler Ajansı gibi. Gazeteciliğe üzülerek tövbe edip akademiye dönene kadar her çalıştığım kurumda, gazetecilerin mesleki deformasyonlarının, kibirlerinin altında yatan komplekslerinin, dünyayı kurtarıyormuş, halka hizmet ediyormuş hissiyle üstesinden geldikleri yoksunluklar ve aşağılanmaların her çeşidini gözlemlemiş oldum.

Gazeteciliğin erkek egemen mesleklerin önde gelenlerinden olduğunu her iş günü yeniden deneyimledim. Kadın gazetecilerin beden dillerinde ve jargonlarında yüzleştiğim erkeklik halleri şaşırttı ve yıprattı en çok beni. Sonradan, dışardan bakmaya başlayınca anlamaya çabaladım. Hem bedensel, hem de sinirsel dayanıklılık gerektiren, erkeklere ait olduğu düşünülen bir mesleğin kadın mensupları olarak, yine erkeklere ait olduğu düşünülen alanlara, mekanlara, düzenlere dahil olmaya çalışmak kolay iş değildi. Kırılgan, kibar, özenli olmak mümkün değildi. Bunun için de kadınları suçlamayayım bari diye düşündüm hep.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Öğretmenimi sevmeye mecbur muyum?

Adı Şükran Tezçakar'dı. Bana çok düşkün olmasına rağmen benden kilometrelerce uzakta yaşamak zorunda kalan ablam, sonradan ondan bahsederken hep "Çakaralmaz" diyecekti. Eski tip bir tüfekmiş. Öyle söylediydi.

İncecik, mihrabı yerinde bir orta yaş kadınıydı. İlkokulun ilk günü bahçede çekilmiş fotoğraftakiler, iki sınıfarkadaşı ve komşu, Aslı ile ben, bir de Aslı'nın kardeşi Sevda onun yanına sokulmuşuz. O nedense elini benim omzuma atmış. Öbür elinde şık portföyü var. Bir daha böyle yakınlık kurmuşluğumuz olmadı.

Sözü geçen ilkokul fotosunu bulamadım. O yaşımı gösteren temsili fotoğraf. Önde solda ben. Arkamda mahallenin en güzel ablası Filiz. Onun da arkasında dünya ablası Nurşen. 

Sınıfta öğrenciler arasında ayrım yapardı. Hiç çekinmeden, "çaktırmayım" diye düşünmeden. Koro mu kurulacak? Boy sırasına bakmadan, en arkaya yoksullar, silikler, üstü başı bakımsız olanlar.
Şarkı mı söyletilecek? En parlak saçlı, ebeveyni en gözde olanlar.

Bayramlarda şiir mi okutulacak? Ana babası öğretmen veya itibarlı bir meslek erbabı olanlar.

Benim için en unutulmazı, yıl sonu müsamerelerinden birinde, koronun en arkalarındaki tayin yerimde ifa ettiğim görevim sona erdiğinde babamın Hıfzıssıhha'nın mümbit bahçesinden toplayıp getirdiği kucak dolusu mor leylağı kapıp ona doğru koştuğum sahneydi. Beni görmezden gelip aynı anda ona doğru koşan ve elinde jelatine sarılı, çiçekçi işi üç gül taşıyan sınıf arkadaşıma yönelmiş, öpüp çiçekler için defalarca teşekkür etmişti ona. Böyle bir çocuk yetiştirdikleri için de ana babasına...

Ben de çaresizce "Örtmenim, örtmenim" diye sesleniyor, elimdeki koca demeti ona vermeye çalışıyordum. Şöyle bir dönüp baktı. Saçlarını savurarak dönüp gitti. Bu sefer elini jelatinli çiçeği getiren kızın omzuna atmıştı... Ben de elimdeki demete daha sıkı sarılarak dönüp gitmiştim. Hakkaten silik bir çocuktum. Veli toplantılarında annem en çok bu tespiti duyardı benim hakkımda. Iyy, iticiydim de haliyle.

Yılsonu müsameresi, sol başta ben, kuzenimden ödünç İspanyol dansçısıyım :)

İlkokul öğretmeninin bir çocuğun hayatında önemli olduğundan, unutamadığım bu sahne vesilesiyle eminim. Bir de, bu sevimsiz cadının sınıfta anlattığı birçok şeyi, ona rağmen hala hatırlıyor olduğum için...

Kızına mektuplarını okuduğumdan beri muhibbim olan Memduh Şevket Esendal (kendisine MeŞe denmesini sever ve mektuplarına böyle imza atar) "Bende hocalık hakkı yoktur" der. Bunca yıldır düşünüyorum, gelmiş geçmiş hocalarımı gözümün önüne getiriyorum, bende de yok. Ama öğrencilerimde birazcık hakkım olsun çok istiyorum. Onların bende çok hakkı var çünkü.

18 Kasım 2014 Salı

Mutfağın kapısı nereye açılıyor?


 

 
Uzun zamandır yemek yapmak, sadece domestik faaliyetlerin bir parçası olarak anılmıyor. Erkeklerin de merak sardıkları yemek/pasta/çikolata yapma kursları; televizyon kanallarında yayınlanan, izlenme rekorları kıran ve sayıları takip edilemeyecek kadar artan yarışma ve yemek programları; sağlıklı beslenme temalı yayınlar ve detoks kürleri, yemeği mutfaktan çıkarmış durumda. Toplumsal hayatı radikal biçimde dönüştüren gelişmelerin, yeniliklerin, gerilimlerin sebebi olarak işaret edilen küreselleşme ve neoliberalizmin yükselişi mutfaktaki dönüşüme dair de bir açıklama sunabilir. Bireyciliğin itibar kazanması, kişisel hazlar ve yenilik arayışını tatmin etmeye yönelik kişiye özel mal ve hizmetlerin piyasaya hakim olmalarını beraberinde getirdi. Niş pazarlama olarak adlandırılan bir teknikle, tüketici ile kişiye özel tasarlandığı ilüzyonunu yaratacak ürünlerin, kişisel ihtiyaçlarına göre düzenlendiğini düşündürecek hizmetlerin buluşturulması eğilimi yaygınlaştı (Butik oteller, özel tasarım giysiler, aksesuarlar v.b.).

Bu gelişmeler ve yeni arz-talep biçimleri doğrultusunda, mutfağa ilişkin her şey “gusto sahibi olmayı”, birer “gurmeye dönüşmeyi” vaad eden şirketlerce bir trend haline getirildi. Ancak bu yeni mutfak annelerinkinden farklı. Bütçeyi dengeleme telaşı olmadan seçilen menülerden oluşan ve coğrafi sınır tanımayan bir mutfak. Wichterich’in ifadesiyle: “(…) kadınların çocuklarına besleyici bir yemek hazırladıkları için içlerinin rahat etmesine izin veren yiyecek ve beslenmeye ilişkin bir bilgiden çok, gösterişli bir reklam klibi”! Ama sınırlayıcı, yorucu, bezdirici yönleri görmezden gelinerek romantize edilmiş bir “anne mutfağı” da katılmış bu reklam klibine; bahçeden toplanan sebzeler ve kümesten alınan yumurtalarla yapılan yemeklerin nostaljisiyle pazarlanan bir organik tarım ve sağlıklı beslenme miti de…

Yemeği, mutfaktan/evden çıkaran günümüzün en popüler internet araçlarından blog, onu hazırlayan kadınları da evden çıkarmayı vaad ediyor. “Evden kaçma”nın bir yolu, hem de güvenli bir yolu olan bilgisayar dolayımlı iletişim, nihayet ev kadınlarına da bir kaçış imkanı sunuyor. Özel alanın, domestik faaliyetlerin bir parçası olan yemeğin, sanal da olsa kamusal alana çıkmak için vesile teşkil etmesi heyecan verici bir deneyim. Daha geniş kapsamlı bir araştırmanın parçası olarak, bu deneyimi yaşayan 11 kadınla, e posta aracılığıyla yapılan görüşmelerden elde edilen verilerin bir kısmı paylaşmaya değer.

Julie and Julia filminden, Meryl Streep


Bloglar, sık sık güncellenmeleri, otobiyografik öğeler taşımaları ve arşiv oluşturmaya imkân veren yapıları nedeniyle günlüklere benziyorlar. Web’de bir blog hesabı açmak, bir ana sayfa oluşturup buraya kişisel bilgileri, görsel malzemeleri ve yazıları girmek ücretsiz ve diğer web araçlarına göre daha kolay. Blog hizmeti veren firmalar, sayfa tasarımları için çeşitli alternatifler sunuyorlar ve kullanıcıyı yönlendirerek özgün tasarımlar yapmayı kolaylaştırıyorlar. Blog arama motorlarında yapılacak kısa bir tarama bile, hem dünyada hem de Türkiye’de yemek ve diğer hobi bloglarının sayıca üstünlüğü olduğunu göstermeye yeter. Bu tür blogların sahiplerinin çoğu kadın. Blog yazarlığını cazip kılan bir diğer özelliği ise etkileşimsel (interaktif) olması. Bir blog yazarı için takipçileri olması önemli. e günlükleri gerçeklerinden ayıran temel unsur, muhayyel ve/veya tanıdık bir okur topluluğuna hitap etmeleri. Okurlardan gelen tepkiler e günlük yazarına, yazmaya devam etmesi için motivasyon sağlar. Sosyalleşmesini ve “kendiliğini takdim etmesini” teşvik eder.

Ataerkil kültürlerde geçicilik, değersizlik, sıradanlık gibi sıfatlarla tanımlanan yemek hazırlama ve sunma pratiklerine, bloglarda yazının ve fotoğrafın desteğiyle görünürlük ve değer kazandırılmaya çalışılması kayda değer. Görüşülen blog yazarlarının ifadelerine dayanarak, yemeklerini blog sayfalarında sergileyen kadınların, Beauvoir’nin deyimiyle, biteviye sürükledikleri zamanı bir noktada dondurmaya uğraştıklarını söyleyebiliriz: birazdan silinip süpürülecek olanın son anları; rutin ve değersiz sayılan emeğin, geçici de olsa, değer kazanması, adeta sanatsal bir yaratıma dönüşmesi. Ürünü hemen tüketilecek bir emeğin, kalıcı bir emekle, yani yazıyla sabitlenmesi. Üstelik zihinlerdeki, yemek kitaplarındaki ve dergilerindeki ölü tariflerin canlandırılması, ete kemiğe büründürülmesi. Ortaya çıkan ürünün fotoğrafının yayınlanarak takipçilere bir kanıt sunulması...  Yemek hazırlama sürecinin ve tüketilmeye hazır yemeğin fotoğraflanması, o yemeği bedenin temel gereksinimlerinden biri olmaktan çıkarıp endüstriyel bir ürüne dönüştürüyor. Öyle ki bazen tarif, nihai ürünün sunuluş biçiminin yarattığı görsel ihtişamın gölgesinde kalıyor. Giard “tarif vermek” ediminin, besleyici bilgilerin, sevgi dolu bir sabrın kuşaktan kuşağa aktarılması, yaşantıların anısının parçalar halinde ve zamana meydan okuyarak varlığını sürdürmesi anlamına geldiğini söyler. Portakal Ağacı adlı popüler yemek blogunun sahibi Hatice Özdemir Tülün, bu işe annesinin çok sevdiği yemeklerinin tarifleri kaybolmasın diye giriştiğini söyler örneğin.. Görüştüğümüz katılımcıların çoğu da, onları yemek blogu açmaya yönelten saiklerden birinin, kendilerinde anısı olan tarifleri korumak, paylaşmak ve özellikle kız çocuklarına aktarmak olduğunu belirtiyorlar. Diğer saik de Portakal Ağacı’nın başarısı ve popülerliği. Ancak burada dikkat edilmesi gereken, geleneksel cinsiyet rollerinin bir sonraki kuşağa aktarılması anlamında, yemek bloglarının hâkim ataerkil söylemi besliyor oluşu.

Özellikle ev kadınlarının, kendilerinin inşa ettikleri, sadece kendilerine ait olan ve kendiliğin sunumu için fırsat yaratan bu web aracını, ancak hane halkına karşı sorumluluklarını yerine getirdikten, özellikle geceleri, el ayak çekildikten veya sabahları herkes evden çıktıktan sonra kullanmaya başlamaları, zaman kullanım hiyerarşisinde kişisel zevklerin alt sıralarda yer aldığını gösteriyor. Katılımcılardan K.M., “Yemekti, şuydu, buydu derken, ortalık durulduktan sonra çaktırmadan bilgisayarımın başına geçiyorum ve bir şeyler çiziktiriyorum” diyor. K.M., ev işlerine atfettiği değersizliği, bloguna yazdıklarına da atfediyor. Bilgisayarın karşısına oturduğunda kaçamak yapar gibi. Sayfasına yazdığı yazılar ise “çiziktirme” diyerek küçümsediği bir uğraş. P.M., “Blogum bana renk kattı. Canım sıkılmıyor” dedikten sonra, “Ama hiçbir işimi de aksatmıyor” diye adeta telaşla ilave ediyor. H.T., blog sayfasındaki etkinliklerini temize çıkarmak ister gibi, “Nasıl olsa evde bir şey pişeceği için, harcadığım vakit ekstra bir vakit almıyor benden” diyor. H.T.’nin ifadesi, bir ev kadınının kendisi için bir şey yapmaya yeltendiğinde, o şeyin sadece kendisine keyif vermesini yeterli bulmamasının, “ev”e de faydalı olmasını sağlama çabasının bir örneği.


 
e-günlük olarak tanımlanan bloglar, sahiplerinin yazma yetenekleri ve cesaretlerini arttırmaya da hizmet ediyorlar. Özellikle kadınlar için önemli bu. Kadının yazıyla ilişkisinin, okurluk gibi edilgen bir pozisyonla sınırlandığı ya da hiç mevcut olmadığı ataerkil kültürlerde, yazarak kendini ifade etmek, benliğini dille temsil etmek olağandışı bir deneyim. Gerçek günlüklerden farklı olarak, okur ilgisine sunulan bloglar, bu ilgiyle beslendikçe, yazarları için sağaltıcı ve özgürleştirici bir işlev görüyorlar. Katılımcıların blog sayfalarında yemeğin hikâyesine eşlik eden kişisel hikâyeler daha fazla yer alıyor ise o sayfaların daha fazla takipçiye ve ilgiye mazhar oldukları gözleniyor. Özgün bir üslup, akıcı bir anlatım, ajitatif başlıklar, estetik değeri olan fotoğraflar, katılımcıların ifadelerine göre, özgün tarifler içeren, profesyonel destekle oluşturulmuş sayfa tasarımlarından daha fazla dikkat çekiyor. Öyle ki, bazı blog yazarları hangi tür yazıların, üslupların ve görsel malzemelerin daha fazla okur ilgisi topladığını gözlemleyerek, kendilerine ilgi çekici bir tarz oluşturmuşlar.

E.A. kendisi de dâhil, kadınların son yıllarda blog açmaya karar vermelerini ve blog yazarlığına rağbet etmelerini, “kendini ifade edebilme, varlığını hissettirme gibi özgüven duyguları” kazandırmasına bağlıyor. Blog sayfası aracılığıyla özgüven kazandığını dile getiren bir diğer katılımcı, H., “baskı hissetmeden, eleştirisiz yazma”nın özellikle kadınlara iyi geldiğini düşünüyor. K.M. için bloglar, ev kadınlarının “başka bir dünyaya açılmalarını, monoton gündelik işlerden sıyrılıp bir şeyler üretmelerini” sağlama işlevi görüyor. Sıralanan örnekler, özellikle ev kadını olan katılımcıların, yemek yapmak dâhil olmak üzere, ev işlerini bezdirici ve değersiz bulduklarını, onları birer üretim olarak görmediklerini, üretimde bulunmak ve özgüven kazanmak için blogları aracılığıyla evin sınırları dışına çıkmaya çalıştıklarını gösteriyor. Ancak, katılımcıların sayfaları incelendiğinde, hiçbirisinin politik gündeme dair yorumlar, eşitsizlikleri ve hak ihlallerini eleştiren metinler yazmadıkları görülüyor. En fazla konu edilenler şehit cenazeleri, milli ve dini bayramlar. Hatta politika ile ilgili konulardan bilinçli olarak uzak durulduğu düşünülebilir. Özel alanı, cinsiyet politikalarını tartışmaya açma eğiliminden de söz edilemez. Ama, blog faaliyeti aracılığıyla elde edilen kazanımların, kadınların politik olan ile aralarındaki mesafeyi kısaltacağı ümit edilebilir.

Sonuçta, yemek bloglarının, kadınların sosyalleşmeleri, özgüvenlerini ve yaratma yeteneklerini geliştirmeleri konusunda destekleyici bir unsur oldukları söylenebilir. Ancak, bilgisayar dolayımlı bir iletişim aracı olan blogların sundukları alternatif teknolojik imkanların, içeriklerini oluşturan kullanıcıların eleştirellik potansiyellerini harekete geçirmede kayda değer bir rol oynamadıkları görülüyor. Kadınları, teknolojiyi kullanmaya ve yazarak kendini ifade etmeye yönelten bu araçların, zaman içinde içerik olarak da özgürleştirici olmaları umulabilir.

Mutfak önlükleri, seç beğen al! O gün kim olmak istersen.




27 Ekim 2014 Pazartesi

Annemin karnıyarık tenceresi

leylakdali.blogspot.com.tr'den


Karnıyarık için ayrı bir tencere olmasına şaşardım. Teflon tabanlı, kendisi kırmızı, kapağı metalik, kocaman, yayvan ve yuvarlak bir tencere...

Annem onu, bana karnıyarık yapmak için aldırdığını söylerdi. Artık kendi evim vardı ve onlara seyrek uğruyordum. Uğradığımda da sevdiğim yemekler yapıyordu annem. Babam paça alıyordu bazen, evde yapamıyorum diye. Halbuki onlarla yaşadığım yıllar boyunca, yememe-içmeme hiç de itina göstermemişlerdi. Öğle yemekleri olmazdı bizde. Herkes bir şeyler atıştırırdı. Sabah okula giderken kör karanlıkta kendi başıma kalkıp peynir falan didiklerdim. Neyse, geçmiş gün...

Sonra annem ölüverdi. Sadece kolu ağrıyordu halbuki. Oğlumu yeni doğurmuştum. Annem çok sevinmişti. "Arada ben de gelir bakarım" diyordu. "Ama sürekli bakamam doğrusu". Hiç gocunmuyordum. Mecbur değil, diye düşünüyordum.

Ablam, "Bıktım öğretmenlikten. Emekli olacağım artık" diyordu. Gençti halbuki daha. Ama sevmiyordu işini. İşte o aralar annemin kolu ağrımaya başladı. "Aman anne, yine mi bir yerin ağrıyor? Romatizmadandır, kireçlenmedir" diyorduk. Ben yüzüne, ablam telefonun ahizesinden. Komşular da kafalarını sallayarak onaylıyorlardı.

Bütün çocukluğum ve gençliğim annemle hastane, sağlık ocağı, özel muayenehane koridorlarında geçmişti. Annemin hep bir ağrısı, sızısı vardı. Onlar yoksa şüphesi vardı. Yalnız gidemezdi ama oralara. Çoğu kadın gibi eve aitti o. Ev çeperine ya da. En fazla komşulara, onlarla küçük alışverişlere giderdi. Uzak yerlere ailecek giderdik. O yalnız başına uzağa gitmezdi, gidemezdi. Hele bürokrasiyle karşılaşacaksa... Tedirgin olurdu, "Dolmuş parasının üzerini bile yanlış alıyorum, sayıyorum sayıyorum emin olamıyorum" derdi. Gülerdik. Şimdi ben de emin olamıyorum. Kafam almıyor. Her neyse...

İşte bu hastane müdavimliği onu yalancı çoban yapmıştı. İnanmadık ciddi bir şeyi olduğuna. Fizik tedavi doktoruna gönderdik. Bir şey çıkmayınca rahatladık. Ama ağrı geçmedi. İleri tetkikti, oydu buydu derken, üç ay içinde ölüp gitti.

O kadar kolay olmadı tabii. Ben bebekli ve korkak, endişeli kadın olduğumdan, emekliliğini annemin ölümüne saklamış olan ablam çekti bütün çileyi. Acil serviste, hastane odasında, sonra da evde hep başında o vardı. Ölürken bile hastanede, yanındaydı. Ablam her zaman fedakar ve becerikli idi. Ya da onu öyle görmek işimize geliyordu.

Bazen onu dinlendirmek için hastane odasına giderdik babamla. İki-üç saatlik yokluğunda, annemin ilaçlarını ziyan eder, oksijen maskesini takmayı beceremez, telefon edip çağırırdık.

Hastalığı ortaya çıkmadan kısa süre önce bir dönem her evin demirbaşı olan çekyatı atıp turuncu bir kanepe almıştık anneme. Nasıl sevinmişti ona. Üzerinde yatarak ölmek için almış onu. Nerden bilirdik?

Annem benim için tahlil sonuçlarını gördüğümde öldü. Turuncu kanepede yatmış, benden sonuçları okumamı ve yorumlamamı bekliyordu. Elimdeki ölüm fermanıydı. Dilim tutuldu, yutkundum. Belli etmemem lazımdı. Annem çok cin sanıyordum. Cini kaçmıştı annemin halbuki. Hayırlı haberlere inanmak istiyordu. Ağır ve ümitsiz bir ameliyat geçirmiş ve eve canlı olarak gelmiş olmaktan dolayı "Kefeni yırttık" diyordu komşulara.

"Anne" dedim. "Bir şeyin yokmuş, ilaç tedavisiyle küçülecek bir kist kemiğindeki". İnanmış göründü. Rahatladı sanki. "Ben bi oğlana bakıyım" diyip yeğenimin odasına koştum. Bir zamanlar benim olan odaya. Olan biteni yeğenime anlatıp yatağa uzandım. O haberi hazmetmeye, internette dolanıp bir ümit, bir çıkış aramaya çalışırken, ben baygın gibi yattım bir süre. O an öldü işte annem. Sonrası buna kendini alıştırmak oldu benim için.

İşte annem öldükten sonra göz göze geldik karnıyarık tenceresiyle. O kadar yıpranmıştı ki, balkona atılmıştı. Ama çöpe atılamamıştı kıyılıp. İçerde dualar okunur, misafirler karınca misali eve girip çıkarken uzun uzun bakıştık onunla. Ben buğulu bir camın ardından görüyordum onu.

Sonra ev boşaldı. Annemin hayatiyetinin izini taşıyan, o geri gelsin de kendilerini kullansın diye bekleyen eşyalar... Komşularla her sabah yapılan kahvaltıları taşıyan mutfak masası, işte o hain turuncu kanepe, her fırsatta yıkanan perdeler, son anneler gününde ona aldığım biçimsiz yeşil vazo, içinde, ablamla ikimizin her fırsatta ona aldığımız çok sevdiği yapma çiçekler falan... Cüzdanında ablamla benim verdiğimiz üç beş kuruş harçlık. Dolabın üst rafında, içine hepimiz için notlar yazılmış birkaç altın takı... Bozuk para cüzdanı, vesikalık fotoğrafları. En çok da her çantasından tomar tomar çıkan kullanılmış, kullanılmamış kağıt mendiller...

Bir annenin eşyaları hangi sırları fısıldar kızlarına, bir zamanlar gencecik, hayat dolu olan, sizi seven, size kızan, nefret ettiğiniz, sevgisini kazanmak için bin dereden su getirdiğiniz kadın, öleceğine inanmak istemeye istemeye nasıl kayıp gider zamandan?

Bunları bana Şöhret Baltaş'ın Ayizi Yayınları'ndan çıkan Annemle Konuşmalar'ı düşündürdü. Hep ağlayarak, hep anlayarak okudum. Anlayarak ama her şeyi bağışlayarak değil. Şöhret Baltaş gibi. Hesaplaşarak ama haksızlık etmekten kaçınarak.

Birhan Keskin'e katılıyorum:

"(...) yaşamımın güç yanlarından biri olma
lütfen,
şimdi bu kavgayı unutmak da
hatırlamak da çılgınlık olur
gel biz seninle kahraman olalım
ne hatırlayalım bunu
ne unutalım"
("Bir Mevsim Yok Anne Gibi")

17 Ekim 2014 Cuma

Gökyüzü gibi bir şey: çocukluk



Şanslıyım diyebilirim, çocukluk evlerimin ikisinden de uzun yıllar ayağım kesilmedi. İlki Yenimahalle'de, İvedik Caddesi'ndeydi. Seylap Sitesi'nin 4 bloğundan biriydi. Site ama şimdiki gösterişli ve lüks sitelerden değil. Elliler'de Ankara'nın başına gelen sel felaketinde mağdur olan aileler için inşa edilmiş, düşük denilebilecek bir bedel karşılığı onlara satılmıştı. Gerçi, karşılıksız verileceği vaad edilmişti ama olmadı. Seylap, sel anlamına geldiğinden, bu 4 bloka başlangıçta yerleştirilen her ailenin sel felaketinden etkilenmiş olduğunu söyleyebilirim. Zaman içinde sakinlerinin profili değişti tabii. Ablam tek çocuk iken ve hatta ablam ergen ben çocuk iken bile o sitede gayrimüslim aileler de ikamet ederlerdi. Kimisi sınıfsal olarak Müslüman nüfusla aynı konumda, kimisi ise daha yoksuldu. Onlardan biri bir tür kapıcılık yaparak geçinirdi. Hatırladığım kadarıyla cüzzam geçirmişti ve site çocukları ondan ürkerlerdi. Kendi halinde, umarsız bir kadındı. Hemen yan blokta da annanem otururdu. Ben üç yaşındayken Yenimahalle'den Küçükesat'a taşınmamıza rağmen, bütün çocukluğum annanemin ve taşındığımız bloktaki komşularımızın evlerinde geçtiğinden, o bloklardaki ahaliyle çok samimiydim. Her iki bloğun da bebesiydim. İstediğim zaman istediğim eve girer, "karnım aç, susadım, uykum geldi, sıkıldım v.b" diyebilirdim. Hiç geri çevrilmezdim. Şengülü, Şefka Teyzem, İhsan Amca, Nesrin Ablam, Müesser Teyze, Neriman Teyze, Mamaklı ve başkaları...

Annanemin yan komşusu Madam Agavni, nam-ı diğer Avniyanım, bir Ermeni idi. Çok neşeli, vurdumduymaz, hayattan zevk almaya bakan yaşlı bir kadındı. İki bekar oğluyla yaşardı. Antuan ve Arman. Umarım isimlerini doğru yazıyorumdur. Kuyumculukla geçinmelerine rağmen, bizden daha müreffeh bir yaşamları yok gibiydi. En azından görünürde. Avniyanım Teyze annaneme yaptığım yatılı seferlerde bana konken, poker öğretir, komik hikayeler anlatırdı. Paskalyalarda annanemin günah olur diye çöpe attığı çörekler getirirdi. Ben gitmedim ama kilisede yaptıkları düğünlere komşuları da davet eder, dini bayramlarda onları ziyarete giderdi.

Bu sitenin balkonları, aşağıdaki fotoğrafta görebileceğiniz gibi ortaktı. Bu yüzden dairelerin balkonlara bakan pencereleri içerisi kolayca görülemeyecek kadar yüksekteydi. Kimisi sonradan normal seviyeye indirildi ama bu yüksek pencerelerden dışarıyı seyredebilmek için, ev kadınları yüksek divanlar yaptırmışlardı elbirliğiyle. Biz çocukların oralara tırmanıp dışarı bakmamız baya zahmetli olurdu. Bir sandalye veya tabureye basmak zaruriydi.

Mutfak pencereleri de bu ortak balkonlara baktığından onlar da tepedeydiler. Avniyanım Teyzelerin mutfak pencerelerinde çok sayıda şarap şişesi olurdu, boş şişeler. Buna çok şaşardım. Bu kadar çok şarabı ne ara içiyorlardı? Bizim ve diğer komşularımızın içki kültürü, babaların keyifli oldukları kimi akşamlar bir veya iki kadeh rakı içmeleriyle sınırlı iken ve aslında Müslümanlıkta alkolün yasak olduğu mütedeyyin yaşlı teyzeler tarafından yeri geldikçe hatırlatılıyorken, aynı yaştaki Avniyanım teyzelerin her akşam yemeğinde şarap içtiklerini ve şarabın onların dinince günah sayılmadığını öğrenmek çok şaşırtıcı olmuştu. Avniyanım Teyze, Müslüman komşuların "hassasiyetlerinin" ve kardeşlik, komşuluk hikayelerinin iğretiliğinin farkında olmalı ki, hep ihtiyatlıydı. Mesela AOÇ'nin engin yeşilliklerine bakan arka balkonda oğullarıyla yedikleri akşam yemeklerinde, masada şarap da bulunduğundan, oğullarını sırtları komşu balkonlara dönük olacak şekilde oturturdu. Zaten bir süre sonra, aileye dahil olan çocuklara Türkçe isimler verilerek önyargılardan korunmaları yolunda adımlar da atacaktı bu aile. Samimiyetsiz kardeşlik hikayelerinin hitama erdiği noktada İstanbul'a taşındı Avniyanım Teyzeler. Belki de sonra yurtdışına kaçmışlardır.

Balkonların daireleri birbirine bağladığı bu bloklarda birbirine benzer aileler arasındaki yakın ilişkiler, aile ilişkilerinin yerini almıştı. Tatillere birlikte gidilir, kocalar evden gönderilir gönderilmez kadınlar birbirlerinin kapısının önünde biterdi. Kapılar hep açık, açık değilse anahtarı üstünde bırakılmış olurdu. Çocuklar komşu teyzelere emanet edilir, gözler arkada kalmazdı. Koskoca bahçe büyük bir oyun bahçesiydi. Arka bahçede küçük kümesler ve bostanlar vardı. Ufak çapta tarım yapılırdı. Kurban bayramlarında koyun/dana kesilir, Ramazan bayramlarında bodrum katı temizlenip ortak teravih namazları kılınırdı.

Bu yıl depreme dayanıksız olduğu bahanesiyle yıkılacak bu 4 blok. İşte en son şu halde:





Üç yaşımdayken taşındığımız ikinci çocukluk evimden ise evlenerek ayrılmıştım 28 yaşımda. Annem için bir çeşit sıla hasretiyle geçti Küçükesat'taki bu evdeki ilk yıllar. Sürekli eski komşularını hatırlar, gözünden yaşlar akardı. Ben de ondan kalmazdım. "Ahmetler'siz evimize gidelim" diye ağlardım. Oturduğumuz caddenin adı Ahmetler'di.

Bir süre sonra, her çocuğun alışacağı gibi ben de alıştım yeni evime ve hayatıma. Daha az çocuk ama aynı miktarda şamata vardı. Futbol maçı yapar, şu kömürlüklerin tepesinde oyunlar oynardık:


Şu kapıdan 26 yıl girip çıktım. Kah mutlu, kah üzgün, kah sivilceler kadar itici ergen bunalımlarıyla sarmalanmış olarak:


 
Şu posta kutusundan güzel haberler bekledim. Tatsız haberler de aldım:


Ahmetler Caddesi henüz bir mahallenin parçasıyken, apartmanın altındaki mahalle bakkalı Ahmet Amca'nın dükkanı meskenimizdi. Küçük alışverişler için yollandığımız dükkana oyun oynarken susadığımızda su içmeye de giderdik. Ahmet Amca önce bir azarlar, sonra da çay bardaklarında pintice dağıtırdı çeşme suyunu. Ahmet Amca'nın karısı Hatçe Teyze çocukluk arkadaşım ve en sevdiğim teyzelerden biriydi. Hala o bakkala girerim rüyalarımda.

Derken annem öldü, 35 yaşımdaydım. Babam oturdu bir süre yeğenimle. Dayanamadı İzmir'e taşındı. Ama ev hala açık Allah'tan. Babam geliyor, ablam ve eniştem geliyorlar yazları birkaç ay. Yine gidiyorum. Hüzünlü de olsa annemsiz o ev, hala ayakta.

Düşündüm de, çocukluk kapısından hiç çıkış yokmuş. Hakikaten gökyüzü gibi bir şeymiş çocukluk, hiçbir yere gitmiyormuş. Güzel anımsanan çocukluk insanı ömür boyu koruyup kolluyor, aklını kaçırmasını önlüyormuş biraz da...

2 Ekim 2014 Perşembe

Kulaktan faşizm!


Görsel buradan: http://penyiaradio.blogspot.com.tr/



Bir şey yaparken başka bir şey daha yapmaya yazgılı bir hiperaktif ve odaklanma yoksunu olarak, yemek yaparken hep radyo dinlerim. Radyonun FM bandı nedense her istediğim kanalı dinletmiyor bana. İlle de cızırtı yapıyor. Bir ara NTV Radyo dinliyordum. Politik angajmanını 180 dereceye yakın değiştirince onu bıraktım. O kanal senin, bu kanal benim dolaşırken, mecburen en net dinleyebileceğim kanal olarak Best FM'e mahkum oldum.

İşte olaylar o noktada başladı :) Meğer bu Best FM bir işkence aletiymiş. Fasılasız, tıp tıp damlayan musluk gibi, cadde üstü evinizdeki hiç bitmeyen motor uğultusu gibi, uzaktan duyulan hilti sesi gibi... Zamanla alıştığınız ama süreğenliği farkında olmadan bağışıklığınızı zayıflatan, ruhunuzu göz göz olana kadar didikleyen, sabrınızı azaltan bir dışsal uyaran.

Bu radyo kanalının neredeyse bütün DJ'leri bilmiş, cinsiyetçi, ayrımcı, küstah, erkek olanların hepsi Cem Yılmaz taklidi yaparak sempati toplamaya çalışıyorlar. Diğer özel radyo kanallarının da çok farklı olduğunu sanmıyorum ya.
Okan Bayülgen'den bu yana, izleyici/dinleyiciyi tokatlayarak, azarlayarak, alaya alarak yayıncılık yapmak moda oldu. Sanırım izleyici de bunu seviyor. Ben öyle duyuyorum en azından mutfakta. İki örnek vermek istiyorum Best FM'den:

DJ- Merhaba......, nerden arıyorsun?
...-Ankara'dan. Şu anda arabayla Mogan'dan dönüyoruz. Üç kişiyiz. Ben, annem ve arkadaşı.
DJ-Oooo, üç bayan. Süper!
...-Aslında iki bayan, bir erkek.
DJ-Ee, annemin arkadaşı dedin.
...-Annemin arkadaşı erkek.
DJ-Vay vay vay! Annenin erkek arkadaşı var ha! İlginç.
...-Evet. Birlikte geziden dönüyorduk, arabadayız. Seni arayayım dedim.
(Aradaki bir iki dakikada ipe sapa gelmez zırvalar, habire "Annenin erkek arkadaşı bu konuda ne diyor?" şeklinde imalı sorular falan. Anlatmaya mecalim yok. Nihayet kapatırken:)
DJ- O zaman size iyi gezmeler diyorum. Annen ve erkek arkadaşına (Burda erkek arkadaşa özellikle vurgu yaparak) hayırlı bir hayat dilerim. Sonları hayırlı olsun. (Alaycı kahkahalar)

Doğru tabii! Bir kadının arkadaşı asla erkek olamaz. Hele çocuklu bir kadının. Hele boşanmış olması muhtemel bir kadının... O erkek onun mutlaka sevgilisi, sevgilisi değilse "fingirdediği" bir adamdır.
Velev ki sevgilisi. Sevgilisinin bulunduğu bir ortama kızını da sokmak, birlikte gezmeye gitmek ve bu durumu olağan karşılamanın cezasız kalacağı düşünülebilir mi? Meşhuur, ahlak polisi ve bilge DJ'imizin ince alayıyla bu üçlüye ince ayar verilmiştir. Gönüller rahat olsun! Ahlakımızın davudi sesli bekçileri, popüler radyolarımızda hizmetimizde!

Diğer örnek:
DJ-Selam .... Soyadın Tekerlek mi?
....-Hayır Tekerek. Arkadaşlar yanlış aktarmışlar size.
DJ-Oh! Çok rahatladım. Abi düşünsene soyadın Tekerlek olsaydı ben sana nasıl adın ve soyadınla seslenecektim. Rezalet yani!
...-Neden ya? Tut ki Tekerlek olmuş. Büyüklerimiz öyle uygun görmüşse bunda ne tuhaflık var?
DJ-Öyle deme. Çok sıkıntı çekerdin öyle olsa. Millet kıs kıs gülerdi soyadını söylerken. İpten dönmüşsün valla.

Bu diyalogu dinlediğimde, önce muhtemel soyadıyla alay edilen dinleyiciye içimden "helal olsun!" dediydim. Sonra düşündüm ki, dinleyicileriyle sürekli dalga geçen, böyle bir adamı arayan biri, bir başkasının Tekerlek olan soyadından aynı miktarda alay ve küçümseme malzemesi çıkarabilirdi. Tekerlek soyadının "şerefini" kurtarmaya çalışırken, o soyadının kendisine ait olmamasının iç rahatlığıyla hareket ediyordu belki. Sadece tahmin tabii. Günahını almıyım. Ama bu heriflere uzun süre kulak verip de, dinleyicileriyle kurdukları pespaye ilişkiyi, onlar üzerinde tahakküm kurma tarzlarını fark edemiyorlarsa kendileri de bu dünya görüşüne sahip oldukları içindir herhalde.

Sıradan faşizm benim en korktuğum şeydir. Gündelik ilişkilerde, sokakta, evde, sevdiğiniz insanların dudaklarında, akrabalarınızın beden dilinde, sizi hayal dünyalarına taşıyan yazarların satırlarında belirginleşir. Bazen kendinizi de o girdapta bulursunuz. O kadar kanıksanmıştır o faşistçe tavırlar,  sözler, bakışlar, tespitler, yakıştırmalar...

Best FM DJ'leri sadık dinleyicileriyle birlikte, kadın düşmanlığının, şiddetin, nefret söyleminin ve her türlü ayrımcılığın sıradan, kemikleşmiş ve çok da komik, olağan bulunan örneklerini şakayla karışık, öğütler ve tembihlerle sarmalanmış halde yeniden yeniden üretiyorlar. Bunu yaparken çok eğleniyorlar. Çok hayran kazanıyorlar, onay görüyorlar. Üstüne çok da para kazanıyorlar. Faşizmin sıradan, bu farketmesi zor ama kılcal damarlara sızmış, tasfiye edilmesi zor hali bu.

Bu DJ denen münasebetsizler, radyo stüdyolarında kokuşsalar iyi. Bir de eğitim işine girmişler. İstanbul Üniversitesi'nin radyo yayıncılığı eğitimi varmış. Muhtemelen sertifika programı. Bir de orada dersler veriyorlarmış. Nası kasılıyorlardır sınıfta, nası sevimli olmaya, espritüel, karizmatik olmaya çalışıyorlardır, nasıl rol modeli bir havadadırlar. Düşünmek bile istemiyorum! Bunlardan düzinelerce mezun olacak. Ne hoş!

28 Eylül 2014 Pazar

Bu mesleğe giriş maceram ve bunalımlı yıllar

Erken denebilecek bir yaşta (24) devlet kapısında çalışmaya başladım. Şanslıydım, hedeflediğim, hatta takıntı haline getirdiğim bir mesleğin mensubu olarak girmiştim devlet kapısına, akademisyenlik... Ama şanssız olduğum ve meslek hayatım boyunca peşimi bırakmayan taraf, bir "haksızlığa uğrama" hali, "sırtını dayayacak kimsesi bulunmama" hali ile yaşamamdı.

Aslında fakülteyi 22 yaşında bitirmiştim. Hemen o yıl da yüksek lisansa başlamıştım. Daha öğrenciyken sebatla ve inatla denediğim gazetecilik işinde başarılı olamayacağım anlaşılmıştı. Kan uyuşmazlığı vardı bu meslekle benim aramda. Halbuki daha çocukken karar verdiydim gazeteci olmaya. Ama benim kararlılığım yetmiyormuş demek ki, mesleğin de beni sevmesi gerekiyormuş.

Neyse efendim, gazeteci olamayacağımı anlayınca, gazetecilik pratiğindeki işleyişi de deneyimlediğim için, ben bu işe uzaktan bakıp teorisini yapayım diye karar verdim. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seven biri başka ne karara varsın? Bu kararı verince de hemen yüksek lisansa başvurdum kendi fakültemde.

Bizim hayata atıldığımız yıllarda bir işe girmek, haliyle araştırma görevlisi olmak da, sınav kabusu görmek anlamına gelmiyordu. ALES males yoktu. Var olmaya başladığında da göstermelik bir sınav olmaktan öteye geçmedi uzun süre. Tek kabusumuz yabancı dil sınavları oluyordu devlet liselerinden mezun çocuklar olarak. O sınavlar bile şimdiki kadar acımasız değildi. Kendi kendinize çalışarak alıyordunuz yeterli notu.

Ben yüksek lisansa başlar başlamaz, çeşitli iletişim fakültelerinin kapılarını zorlamaya başladım. Takıntılı bir insan olarak yılmamaya kararlıydım. Önce kendi fakültemi denedim. Hem de birkaç bölümü birden. Derdim neyse? Ben jüri üyesi olsam, iki ayrı bölüme başvurmuş bir adaya iyi gözle bakmam. Birinci denemenin başarısızlıkla sonuçlanması hiç moralimi bozmadı. İkincide ise sürpriz! Kazanmıştım araştırma görevliliği sınavını. Akşama kadar bekleyip sonuçların asıldığını ve orda, "kazananlar" başlığı altında adımı gördüm ve tüy kadar hafif, esrik bir şekilde eve gittim. Babam ve annem de en az benim kadar sevindiler. Babamın, "İyi oldu kızım, bir kadın için en ideal meslek öğretmenliktir" cümlesinde somutlaşan muhafazakarlığını bile görmezden geldim.

Ertesi gün gerekli evraklar nelermiş, diye öğrenmek üzere babamla fakülteye gittik. Ta ta! O da ne? Adımın "kazananlar" başlığı altında yer aldığı listeyi indirmiş, yeni bir kazananla başka bir liste asmışlardı. Ben en çok babamın kederine ve öfkesine takılıp kalmıştım. Gidip sekreterlikle konuşmasına, sesini yükseltmesine engel olamadım. "Hocalar sonradan karar değiştirdiler" diyordu sekreter. Ben ise elim ayağım boşalmış, konuşulanların geri kalanını duyamaz halde kapı eşiğinde bekliyordum. Herkesin şimdiki aklı daha akıllıdır ya! Şimdiki aklım olsa, dava açardım. Kazanırdım da. Geçmiş gitmiş işte! Sonra babam kırık dökük dönüş yolunda bana "Her işte bir hayır vardır kızım, şerde bile hayır vardır" dedi. Bu bana teselli olabilir miydi o anda? Sonradan kıymetini anladım ama bu sözün. Yine de söylendiği anda hiçbir hükmü olmuyor. İkimiz bir olup küfretsek bunu yapanlara daha fazla sevinecektim o gün.

Ama tabii ben yılmadım. Konya'da açılan sınava başvurdum ertesi yıl. Bu sefer de, mülakata kadar geldiğim halde yine başarısız oldum. Hemşehrilik ve eski öğrencilik kontenjanından başka birisinin alındığını beyan ettiler. Birlikte sınava gittiğimiz iki arkadaşım da aynı durumdaydı. Yükü sırtlamak kolay oldu bu sefer. Hem şehri de sevmemiştik. Kazansaydık napıcaktık ki orda? Böyle konuşa konuşa, kendimizi rahatlatarak geri döndük. Haliyle o kadar koymadı kaybetmek. Hem yine bugünkü aklım ve tecrübemle değerlendirdiğimde durumu, bir hocanın yıllardır tanıdığı öğrencisini asistan olarak almasının makul olduğu hükmüne varıyorum.

Sonra sıra Ankara'daki ikinci İletişim fakültesine geldi. O da Gazi Üniversitesi'ndeydi. Habire de sınav açıyordu. Görece yeni olduğu için elemana ihtiyacı vardı. Her sınava başvurdum. Hepsinde mülakata kadar geldim. İlkinde üniversitenin hocalarından birinin, başka bir uzmanlık alanında çalışan yeğenine söz verilmişti, geri çevrildim. İkincisinde, alınması istenen kişiye takoz olmayalım diye, diğer adaylara sınav yapıldıktan bir gün sonra çağrı gönderilmişti. İşte yeni bir dava konusu. Bugünkü akıl, nerdesin?

Son sınavda, artık ümitlerim tükeniyordu. Yine Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'ndeydim. Mülakata kadar geldim yine. Elim güçlüydü, yabancı dil ve bilim sınavı notlarım iyiydi. Mülakat salonuna girdiğimde, o zamanki dekan bana: "Yine mi sen? Bıktım senden. Ne inatçıymışsın. Şansın yok işte, anlamıyor musun?" dedi. Tuhaf bir inattı bendeki. Başkası olsa o an çıkıp gider. Ağzına geleni söyler. Nasıl olsa kaybedecek bir şeyi yoktur. Ama beni şeytan dürtmüştü herhalde. Sesimi çıkarmadan bekledim. Sorular başladı. Hepsini iyi cevapladığımı düşündüm daha cevaplarken. Halbuki panikleyen bir insanımdır. Hele mülakatlarda.



Mülakatı yapan jüride, Türkiye'de bilişim alanının gelişmesine öncülük etmiş kıdemli ve de çok iyi niyetli bir hoca vardı. Bir de neşeli bir iktisat hocası. Dekanın öfkesi ve hırçınlığını törpülediler. Bana hiç de haketmediğim övgüler yağdırdılar ve ben o sınavı kazandım. Kazasız belasız da işe başladım.

Başladım ama üvey evlat olarak başladığım işte, her türlü alet edevattan mahrum bırakıldığım kalabalık bir odada dünya kadar angarya iş yapmaya mahkum edildim. Sekreterlerin yapması beklenen, davetiye yazma, gidip dağıtma gibi işleri de ben yapıyordum. Tezimi yazdığım halde bir tek benim daktilom yoktu. Odada sadece yönetime yakın olan bir kişide telefon vardı. Biri bizi ararsa kalkıp onun masasına gidiyorduk. O da bu durumdan hiç hoşlanmıyordu. Gidip hamisi olan dekana şikayet edince, o hakkımız da elimizden alındı. Bir tek onun kitaplığı vardı ama hiç kitabı yoktu. Oraya biblolar falan koyuyordu. Bizim kitaplarımız yerde veya masamızın üstünde yığılı duruyordu. Biz, diye bahsettiğim solcu ve inatçı olduğum için sevilmeyen ben ile ülkücü oldukları ve yönetime ters düştükleri için sevilmeyen birkaç araştırma görevlisi ve uzman.

Beni mecbur kalarak kuruma alan ve bu yüzden de benden nefret eden dekan, zırt pırt odasına çağırıyor, saçma sapan gerekçelerle azarlıyor, "Bugün niye uğramadın?" deye kafa tutuyor, sürekli iş yığıyordu. Ayaklarım geri geri gidiyordu her gün işe gelirken.




Kitap dizmekte ne var ki? diyesim geliyor. O derece bezdirilmiştim yani.

Neyse günü geldi malum dekan gitti. Biraz rahatladım. Yeni elemanlar alındı. İşbölümü oldu, arkadaşlıklar kuruldu. Ama bugün adına mobbing denilen, ayrımcılık, kötü muamele ve baskı dönem dönem azalmakla birlikte hiç bitmedi. 2010 yılında ordan ayrılana kadar hakettiğim hiçbir kadroyu alamadım. Ruh ve beden sağlığımın bozulmasının yanı sıra hakettiğim maaş artışını da, kadrosuzluk sebebiyle elde edemedim. Ama babamın yıllar önce sarfettiği, "şerde bile hayır vardır" sözü bu baskıcı ortamdan kurtulmamı sağlayan olaylar gerçekleştiğinde gözle görülür hale geldi.

Bütün bunlar, Gazi Üniversitesi'nin Türkiye'nin ilk mobbing merkezini açtığı haberini duyduktan sonra kafama üşüştü. Yazıp sizinle paylaşayım dedim.

19 Eylül 2014 Cuma

Çantalar bizi söyler

Sözlerden Kaçış Çantası


Yıllardır sıkı takipçisi olduğum 5harfliler.com sitesinden kızlar, "Hadi Ben Kaçtım" adı altında, kadın çantalarının içindekileri sergiliyorlar. Sergiye ilişkin bilgi şu linkte:
http://www.5harfliler.com/hadi-ben-kactim-sergiye-davetlisiniz/

"İçinde bütün dünyayı taşıyan, ağır, tedarikli çantalar"dan yola çıkarak hazırlamışlar bu sergiyi. Çok yerinde bir tespit olmuş çantalarla ilgili yaptıkları. Kendi çanta hazırlama ve kullanma tecrübemi gözümün önüne getirdim bu sergi davetini görünce.

Çantalarımızın içine tıkıştırdıklarımızı hiç de öylesine tıkıştırmadığımızı hatırlatıyorlar bize. Çantalarımızdaki tüm o şeyler olmasa kendimizi eksikli, güvencesiz ve zayıf hissedeceğiz diye düşünüyorum. Ne kadar ağır çekerse çeksin, o şeyler olmadan evden adım atamıyoruz.

Ben çantama doldurduklarımla nam salmış biriyim yakın çevremde. Hava hafif serinse hırkalar, şapkalar, her türlü ağrı kesici ve soğukalgınlığı ilacı, kağıt ve ıslak mendiller, kağıt, kalem, fotoğraf makinesi; hava sıcaksa yine şapka, yelpaze, güneş gözlüğü, her daim kitap ve daha neler...

Öylesine değil bu obje bolluğu. Nelerden kaçtığımızı, neleri dayanak yaptığımızı, nelere mecbur, nelere meftun olduğumuzu da gösteriyor. Bizi, çantamızı afet çantası hazırlar gibi hazırlamaya mecbur eden "kutsal" rol dağılımını görünür kılıyor. İstanbul'da olan görse bu sergiyi ne güzel olur. Bize de anlatır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Evini valize sığdırmak

Dün, İstanbul'dan Ankara'ya gelen "20 dolar, 20 kilo: İstanbullu Rumların Sürülmesinin 50. Yıldönümü" sergisini görmeye gittik. Mimarlar Derneği'ndeydi. Şu linkte serginin tanıtım filmi var:

http://1964.babilder.org/20-dolar-20-kilo-tanitim-filmi/

Geçmişle hesaplaşma pratiğinden söz etmek, tehlikeli sularda yüzmek oluyor ülkemizde. Ayvalık'taki Rum evlerinin eski sahiplerinden bahseden yazım üzerine "ağzımın payını vermeye" yeltenen milli duygularla coşmuş ve anonim kimliklerin arkasına sığınmış okurlarla karşılaştım. Blog yazarlığı yapmaya karar verdiğimde bunların olacağına dair uyarmıştı arkadaşlarım. Her neyse...

Serginin meramına gelelim: Babil Derneği, 1964'te sınırdışı edilen çok sayıda Rum kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hüzünlü hikayesini sözlü tarih görüşmeleri ve gazete arşivleri aracılığıyla, birinci ağızdan anlatmak istemiş. O dönemde çocuk ve genç olan birçok Rum'la yapılmış görüşmelerde, toprağından, evinden, ailesinin bazı fertlerinden ve içine doğduğu, alıştığı hayattan koparılmış insanların kırgınlığı insanın içine işliyor. Geride bıraktıkları, tamamen yitirdikleri, değiştirmek, dönüştürmek zorunda kaldıkları hayatları sükunetle ama hüzünle anlatıyorlar. Bunca yıl ve bunca yaşanmışlık sonrasında bile İstanbul'a duydukları bağlılığı, özlemi dile getiriyorlar. Sergi mekanına yerleştirilmiş ekranlardan bu görüşmeleri izleyebiliyor, kulaklıklarla dinleyebiliyorsunuz. Fotoğraflar ve altlarındaki Rumca ve Türkçe alıntıları yeniden yeniden okuyup dehşete kapılıyorsunuz. 1964 yılında iktidar partisinin CHP ve başbakanın da İnönü olduğunu hatırlatmak isterim.


Göçmek kaldırılması ağır bir yük, hele de göçe zorlanmak bir insan hakkı ihlali. İrini'nin hikayesi ve "bir evi tek bir valizin içine sığdırma" metaforu insanın içini burkuyor. Çocuklar için bir çok şeyin daha kolay olduğuna dair saptamayı sergideki şu fotoğraf doğrular göründü bana:

Bir eylemlilik, uçak yolculuğu, hele de yanında ailen varsa yeni maceralar vaad eder. Hatırlarsınız çocukluğunuzdan. Ama yaşlılar... Hayatının son günlerinde yeni bir hayat kurmaya zorlananlar... Mesela şu kadın:


Bir gün devlet karşına dikilip, "Artık bizim vatandaşımız değilsin! 20 dolar para, 20 kilo da eşya al ve çek git burdan!" dediğinde, nihayetinde her insanın vatanının ve sığınağının kendi bedeni ve ruhu olduğu gerçeğiyle yüzleşmek ne travma!
Serginin açılışında konuşma yapan Rum cemaati temsilcilerinden biri, "bundan on yıl önce böyle bir sergi açılacağını söyleseler bana, ona akıl hastanesine gitmesini söylerdim" dedi. Geçmişle hesaplaşma pratiğinin hayalinin bile delilik olduğu günlerden bu günlere... Ötekini dinleme, onunla empati kurma ihtimalinin hükümetlerin taktiklerine kurban gitmemesini sağlamak, sıradan insanlar olyarak bizim elimizde.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir...

Bir şarkının kıyısında durup, onun anıları dalga dalga getirmesini beklediğiniz oluyordur, değil mi?




Ya da bir kokunun peşine takılıp giden ruhunuz...

Peki ya beklenmedik bir anda aklınıza düşenler?

Hafızanın bir tiran olduğu hep söylenir. Başına buyruktur. Ne zaman, ne yapacağı, sizi nereye götüreceği, ne hatırlatacağı kestirilemez.

Hafızayı harekete geçiren dışsal unsurlar olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış. "Proust etkisi"ni de çoğunuz biliyorsunuzdur. Ama bunu tahmin etmek için bu çalışmaların sonuçlarını bilmeye ihtiyacımız da yok. Herkes kendi deneyiminden bilir bunun böyle olduğunu. Bu dışsal unsurlara "nişane deniyor. İşte, koku, ses, renk, görüntü aklınıza ne gelirse o size belleğinizden kötü veya iyi bir anıyı çıkarttırabilir. Unuttuğunuzu sandığınızı hatırlatabilir. Mesela, şu tepsi bana çocukluğumu hatırlattı birkaç gün önce. Bizimkinin altında metal ayaklar da vardı. Tepsiyken sehpa olabiliyordu. Ona bakıp az mı hayal kurmuştum?


Bir de, daha önceki sayfiye yazımda bahsettiğim Karpuzkaldıran Kampı günlerinden kalma ergenlik şarkım var. Onu da ne zaman dinlesem tatlı bir hüzne kapılırım. Bir ergen için yakışıksız bir şarkı. Çünkü, ağır bir sanat müziği parçası. Nası bi ergensem artık:


Ahmet Özhan'a bayıldığım belli oldu değil mi? Aslında çocukken bayılırdım tabii. Hep onunla evlenmek istediğimi söylerdim. Bizimkiler dalga geçerek: "Ama o evli Hale Soygazi ile" derlerdi. Ben de cevaben: "Ben büyüyene kadar boşanırlar" derdim. Yalan değilmiş :) Şimdi sadece eski şarkılarını dinlemek isterim. Yüzünü yeni karısı görsün :)

Hep güzel anıları hatırlayalım isteriz. O yüzden de unutmak istediğimiz şeyleri hatırlatma ihtimali olan objeleri yaşadığımız mekanlardan uzaklaştırırız. O günlere şahit olan arkadaşlarla görüşmeyiz. Vesaire...

Ama bellek denen tirandan kaçmak da, nişanelere rast gelmemek de mümkün değil. Yolda yürürken burnumuza bir koku gelir, direğini sızlatır. Televizyondan bir melodi yayılır, yüzümüzü güldürür. Bir obje geçer elimize çocukluğumuza döndürür.

Ara sıra iyi huylu da olabilir bir tiran. Güzel anılar, sevilmiş insanlar, eşyalar, bunlar da çıkabilir hafızanın derinliklerinden. En çok onlarla karşılaşmamız dileğiyle...


5 Eylül 2014 Cuma

Bugünlerde Ankara...

Bu günlerde Ankara her zamankinden fazla memur ve öğrenci şehri görünümünde.

Yaz tatilinden dönüp şehre uyum sağlamaya çalışan kayış gibi yanmış, sayfiyelerdeki sokak tezgahlarından aldıkları incik boncuğu takmış, mahmur ve "kürkçü dükkanına döndük" bakışlarla çevreyi süzenler...

Kurşun gibi bavullarını zorlukla sürükleyerek, endişeli anne-babalarının ardı sıra yürüyen, uygun bir yurt için ordan oraya koşturan çaylak üniversite öğrencileri.




Baba evi kadar güvenli, anne eli kadar şefkatli olmayı vaad eden yurtların ilanları. 

 


Onları özel yurtlara çekmekle görevlendirilmiş, muhtemelen üç kuruşa çalışan genç kadın ve erkekler.


 

Uzun bir kış mesaisinin yükünü şimdiden sırtında hisseden keyifsiz kalem efendileri.




3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir hafiflik hayali olarak sayfiye


Hiç yazlığımız olmadı. Çevremizde yazlığı olan birkaç aile vardı. Arada giderdik onlara, günübirlik veya birkaç günlük. Ama bizim olmadı. Çocuk ve ergenken ne kadar iç kamaştırıcı gelirdi yazlığa gitme fikri. Niye ki? Niye olacak, yaz aşkları, bronz bir ten, geç uykular ve tabii hafiflik hayali...

Ailesinin yazlığı olan arkadaşlarımız okul biter bitmez ortadan kaybolur, okul alışverişi yapmak için birkaç gün önce gelmek kaydıyla, okul açılana kadar yazlıkta kalırlardı. Bazen ebevynleri ve kardeşleriyle, bazen dedeler ve ninelerle, teyzeler ve eniştelerle. Belki de kimi için, özellikle de yaşlı akrabalarla gidenler için çok keyifli ve özgürlük vaad eden tatiller değildi onlar. Ama o günlerde kim bilebilirdi ki bunu ve de hangisi itiraf ederdi ki?

Yazları apartman hayatı daha çekilmez olurdu. Her fırsatta sokağa indiğiniz, futbol, kukalı saklambaç, kovalamaca, yakan top, misket vesaire oynadığınız arkadaşlarınız hafiflik hayallerini gerçeğe dönüştürmüş olurlardı size göre. Siz ise boş arka bahçede, öksüz kömürlüklerin tepesinde iki dolanır, kös kös eve dönerdiniz.

Ama haksızlık da etmeyeyim, dar gelirli bir memur ailesine mensup olsam da, babamın bağlı olarak çalıştığı kurumun, yani Sağlık Bakanlığı'nın birkaç sahil şehrinde kampı vardı. Biz Antalya'ya giderdik mesela. Hem de kalabalık bir ekiple. Tarifsiz bir eğlence ve coşku deneyimi idi bu. Çocuklar, gençler, anne-babalar, hatta nineler. Ha, bir de Amasra. Ankara'ya yakın diye. Ama Ankara'nın resmi sayfiyesi önce Erdek ve Amasra, giderek Didim oldu.



Kamp tecrübesi bizim kuşağın aşina olduğu bir tecrübe. Askeri kamplar başta olmak üzere, öğrenci kampları ve yukarıda sözünü ettiğim ailece gidilen kamu kuruluşlarının kampları yazlıklara, köhne pansiyonlara ve lüks otellere alternatif teşkil ederdi. Çoğu zaman bir turizm ve otelcilik okulu veya bir ilköğretim okulu/lise birkaç aylığına otele dönüştürülür, tüm aile bireyleri aynı odada kalır, birden çok aile aynı tuvaleti ve banyoyu kullanırdı. 

Ablam evlenip yine Antalya'ya yerleşince, bu sefer onların evine kamp kurmaya başladık. İşte o zamanlar ben ergendim ve saati kurarak ön ve arka nahiyelerimi eşit ölçüde yakmaya, güneş yağı yerine - ki çok pahalıydı - kola sürerek bronzlaşmaya girişirdim. Gençlik hataları :)

Subay olan dayımın, akranım sayılan kızıyla birlikte beni de Karpuzkaldıran (Antalya) askeri kampına götürmeleri, orda geceleri kızlı-erkekli sahilde toplaşıp flört eden, öpüşen çiftleri şaşkınlık ve arzuyla süzmem de yine aynı yıllara tarihlenir. 

Benim çocukluğum ve gençliğimin sayfiyelerinde gazoz ve koyu meyve suyu şişeden pipetle (ki biz o zaman kamış derdik) içilir; sahilde şezlong yerine havlu üzerine uzanılır; önceden güneş yağı ile sıvanmak yerine, suda geçirilen saatlerde kavrulan deriye yoğurt veya dişmacunu sürülür ve de acıkınca evden getirilen nevale yenirdi. Şimdi de yapılıyordur tabii, üstüne akşamları sahilde dolaşılıp çekirdek çitlenirdi. Erkeklerin beyaz atletle dolaşmaları şarttı :)

Bir de tabii, sayfiye yerlerinde edindiğimiz oralı arkadaşlarımızın, biz otobüslere, otomobillere binip büyük şehirlere müteveccihen uzaklaşırkenki bakışları vardı. Onlar başlı başına taşra anlatılarına malzeme teşkil edecek türden.




Bana bunları hatırlatan Tanıl Bora'nın derlediği, Sayfiye, Bir Hafiflik Hayali adlı kitap. İletişim Yayınları'ndan bu yıl çıktı. Ek olarak, kitapta yer alan ve almayan fotoğraflardan bir sergi de açıldı İstanbul'da. Göreniniz vardır belki. 
Bu tatlı ve nostaljik kitabı hararetle tavsiye ediyorum.


27 Ağustos 2014 Çarşamba

"Kahpe Bizans" ile "İyi kalpli üvey ana"

Kadıköy Barlar Sokağı


"İstanbul sokaktır, Ankara ev" teranesi yinelenir durur. E, büyük ölçüde doğrudur da...
Geçen hafta kısa süreliğine İstanbul'a gittik ablamla. Neşeli arkadaş buluşması için organize edilen mekan, Kadıköy'de, çarşı içindeki barlar sokağı idi. Beyoğlu'ndaki sokağa taşan barların, meyhanelerin içeri çekilmesinden bu yana Kadıköy her iki yakadan akşamcıların gözdesi olmuş. O sebeple, hafta içi bile tıklım tıklımdı.

Nevizade

Barlar sokağında geçirdiğimiz vakit boyunca, Ankara Sakarya Caddesi'ni düşünmeden edemedim. Yukarıda gördüğünüz Kadıköy barlar sokağı ile Sakarya'yı bilenler karşılaştırabilir. Pek de farkı yok ikisinin birbirinden.
Ama bizde manzara, efendim moda tabirle "ambiyans" olmadığı için bu içiçeliğin, bu agorafobik masa-sandalye sürtüşmesinin Ankara'ya özgü olduğunu düşünmüştüm. Değilmiş. Hatta bizdeki kalabalık bile değilmiş. Kadıköy barları aralarından bir ya da iki yaya geçebilecek kadar birbirine yakın oturan insanların, her konuşulanı duydukları, zar zor devr-i daim yapan havada soluklanmaya çalışarak demlendikleri, bazen kesiştikleri yerler. Üstelik herkes çok neşeli, iştahlı ve coşkulu idi.
Anladım ki, bir mekanı "trendy" yapan, içinde yer aldığı semtin çeşitli sebeplerle yükselişi. (Bu örnekte Beyoğlu'nun düşüşü Kadıköy'ün yükselişine sebep olmuş) İstanbul Karaköy örneğini vereceğim size bir de. Nitekim, otomobil garajı manzaralı bir mekanda, tazyikli su sesi eşliğinde kahvaltı ettiğimiz, şık mekan Karaköy'ün gözdelerinden biri, gurme yemek yazarlarının favorisi Naifİstanbul idi.
Kendi kendime düşündüğüm şeyleri masadakilerle de paylaştım. Ama onlar iki şehri birden tecrübe etmedikleri için sanırım söylediklerime anlam veremediler.
Ankara ferah ve geniş mekanların şehri olduğundan - bunu nüfusun görece azlığına ve ev düzeni konusundaki yerleşik kültüre bağlıyorum - biz burada oturacağımız evi seçebiliyorsak eğer, güneş görmesine, geniş olmasına, her odasında pencere bulunmasına falan bakarız. Eğlenmek için daracık sokak aralarını değil, koskocaman koltuklarda yayılarak oturacağımız yüksek tavanlı mekanları tercih ederiz. İstanbul'da ise işyerine veya ulaşım odaklarına yakın bir ev başkaca özelliği pek sorgulanmadan yerleşiliveren bir istasyon vazifesi görüyor gibi.
İstanbul hayatta kalmak için sürekli taktik üretilen, bu taktikler duruma göre değişen, sakinleriyle mücadele eden bir şehir. Ankara'ya gelince... Cemal Süreya'nın dediği gibi, "iyi kalpli bir üvey ana".

19 Ağustos 2014 Salı

Mahremiyetin Yükü

Rafi Abi (Rafael Demirci) ile görüşme. Rafi Abi, bir zamanlar Ankara'da Ermeni olmanın hallerini, yer yer hüzünlenerek, yer yer öfkelenerek ve heyecanlanarak anlatıyor 2012


Lisansüstü eğitime başladım başlayalı, yani yaklaşık 22 yıldır hep saha çalışması yapıyorum. Saha çalışması dedim de aklıma geldi: "Sosyal bilimlerde saha çalışması nasıl oluyor? Sizin sahanız neresi?", sorusuyla da sık karşılaştığımı ekleyivereyim. Sanırım insanlara bu soruyu sorduran, sahanın fen bilimlerine ait bir terim olarak görülmesi. Saha dediğin arazidir, bu bakışa göre. Belki bir çeviri sorunudur bu. Neyse, üzerinde çok durmayalım.

Bizim sahamız genellikle yaptığımız görüşmelerin, gözlemin, katılımlı gözlemin, odak grup görüşmelerinin gerçekleştiği evler, sokaklar, işyerleri, okular, hastaneler, sahiller, meydanlar, ilanihaye... Ve hatta bu görüşmelerin kendileri. Başka türlüsü de oluyor saha çalışmasının sosyal bilimlerde. Ama benim yaptıklarım görüşmeler etrafında şekillenenler.

Neredeyse her yazdığım yazıyı, doktora tezimi ve öğrencilerden istediğim ödevleri de bir saha çalışmasına dayandırmış olduğum için son bir iki yıldır sürmenaj olduğumu hissediyorum. Şöyle izah edeyim: feminist metodoloji, araştırma konun ile özdeşleşme kurmayı, eğer görüşme yapıyorsan görüştüğün kişi ile diyalog geliştirmeni, dertleşmeni öngörür. Açıklamaktan ziyade, anlamaktır önemli olan. Görüştüğün kişilerden bir şeyler öğrenebilir, görüşmeler sırasında kendi hayatına, kişiliğine ilişkin farkındalıklar da yaşarsın. Böylece "bilim" denilen şeyin üstten bakan tavrı biraz da olsa törpülenmiş olur. Görüşen ile görüşülen bir ölçüde de olsa eşit seviyeye gelir.

Bunların üstüne benim muhabbetçi kişiliğim de eklenince, hemen hemen her görüşmem karşılıklı bir iç dökmeye dönüşüyor. Ağlaşma, gülüşme, hüzünlenme, neşelenme, öfkelenme dahil bu sürece. Hiç onaylamadığın, ayrımcı, şedit, nefret söylemiyle örülü ve baskıcı bulduğun birçok hikayeyle, anlatımla karşılaşıyorsun bir taraftan da. Hislerini dile getirmek de her zaman, her ortamda uygun düşmüyor.

Saha çalışmasında insanın karşısına türlü dram, umarsızlık, korku, yalnızlık v.b. çıkıyor. Bunlar değmeden geçer mi? Değmek ne kelime? Batıyor. Annelik, evlatlık, eşlik, öğrencilik, hemşehrilik rolleri hakkında konuşurken, kendininkileri de ortaya döküyor ve dışsallaştırıyorsun. Dışardan bakınca, içerde durduğu gibi durmuyor haliyle. Unutulmayacak hikayeler, seninkiyle birleşiyor, büyüyor, ağırlaşıyor.

Ama sırf kederden ibaret değil tabii saha çalışması. İyileştiriyor da aynı zamanda. Başka hayatlara temas etmek, anlatmak için hazır beklediğinin kendisi bile farkında olmayan kişilere akacak mecra sunmak çok zenginleştirici.

Her iki durumda da mahremiyetin yükü sırtına bindikçe biniyor. Önce birkaç kişiyle başlıyor, giderek onlara, yüzlere ulaşıyorsun. Her bir hikaye hem senin nehrinin kollarından biri oluyor, hem de kendi başına çağlayarak akıyor.

İşte sürmenaj olmaklığım burdan kaynaklanıyor. Artık hikayeler dinlemekten kaçıyorum. Her soruda kendi hikayeme uğramaktan yoruluyorum. Başkalarının hayatının gizlerini, acılarını ve hatta sevinçlerini sığdıracak yer kalmamış içimde, onu görüyorum.


17 Ağustos 2014 Pazar

Batan Geminin Malları ve Geçmişle Yüzleşmek



Ayşe Hür'ün "Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne" başlıklı yazısını (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kasapyan_bag_evinden_cankaya_koskune-1207224) okuyunca, Anadolu topraklarında doğup büyümüş Ermenilerin ve diğer gayrimüslimlerin bu topraklardan kovulmalarının ardından onlardan kalan mal-mülkün nasıl da "doğal" bir biçimde Türk'lerin eline geçtiği üzerine tekrar düşündüm.

Bu yaz Ayvalık'ta kısa bir tatil yaptık. Zamanımın çoğunu, sokaklarda dolaşıp bir tür açık hava müzesi olan şehri seyretmekle geçirdim. Bir zamanlar şehir nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuş Rumlardan kalan güzel evlerin çoğu viraneye dönmüştü. Ama kayda değer bir kısmı da "eski Rum evi" sahibi olma modasına uyup şehre gelen mücavir alan yahut daha uzak şehir zenginleri tarafından restore ettirilmişti. Kimi yazlık, kimi butik otel, kimi de kafeye/lokantaya dönüştürülmüştü. Adım başında "Satılık Rum evi" talebasıyla karşılaşmak bana çok hüzün verdi. "Batan geminin malları bunlar!" yazıyordu adeta bu tabelalarda. Şehri ihya eden, ona ruhunu veren gayrimüslim nüfusun izlerini silmek için yapılan şeyler insanı çok hüzünlendiriyor ve öfkelendiriyordu. Tüm ihtişamlı kiliseler camiye çevrilmişti. Milli duyguları kabartmaya yönelik ritüeller, mesela her hafta mesai bitiminde ve başlangıcında çarşı içinden de duyulacak biçimde İstiklal Marşı okunması, adım başı Atatürk posteri, bayrak, milli tarihe gönderme yapan sokak adları... Hamaset...

İlk iki gün kaldığımız deniz kenarındaki bir pansiyon da eski bir Rum eviydi. Ama sıradan bir Rum'un evi değildi. Ayvalıklı bu Rum'un evini, işgal yıllarında Yunan komutanı bir süre karargah olarak kullanmıştı. İşte bu "karanlık" geçmiş, ailesi mübadeleyle Girit'ten Ayvalık'a gelmiş ve muhtemelen devlet eliyle bu eve yerleştirilmiş şimdiki sahibinin peşini hiç bırakmamıştı. Herkes evi bu özelliğiyle biliyordu. Bir yandan pansiyon olarak işletilen eve rağbeti arttıran bu durum, diğer yandan da sahibinin "milli duyguları"nı zedeliyordu anlaşılan. Bana anlattığına göre, birkaç yıl önce Yunan gazeteciler gelip onu bulmuşlar. Evi gezmiş, tarihi hakkında sahibiyle konuşmuş ve bir de karargah olarak kullanıldığı günleri yad eden plaket çakmak istemişlerdi. Tabii evsahibi bundan rahatsız olmuş. Geri de çeviremediği için, "Verin, ben uygun bir yer bulur asarım" demişti. Gazeteciler de çaresiz, "Peki" deyip gitmişlerdi.

"Şimdi nerde o plaket?" diye sordum pansiyon sahibine. Gözlerini kaçırarak, "Bilmem, bir yerlerdeydi, kayboldu galiba" dedi.

Geçmişle hesaplaşmak, yüzleşmek konforu bozan ve hatta kendini, dünyayı yeni baştan inşa etmeyi gerektiren bir eylem. Böyle söyleyince geçmişle hesaplaşmaktan kaçılması gerekiyormuş izlenimi uyanıyor tabii. Çoğunluk da buna inanıyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Oysa, geçmişle hesaplaşmak neden sağaltıcı olmasın? Özür dilemek, empati yapmak, özen göstermek... Dünyayı dönüştürebilecek nitelikte yaklaşımlar bunlar.

Çankaya Köşkü'nün asıl sahibi kimdi? Peki ama nereye gitti? Ya Ayvalık'taki Rum evlerinin sahipleri? Kayseri'deki, Ankara'daki, Sivas'taki Ermeniler, Karadeniz'deki Rumlar, İzmir'deki, İstanbul'daki Yahudiler? Onların malları, mülkleri şimdi kimin adına kayıtlı? 

Kim var idi biz burada yoğ iken?

15 Ağustos 2014 Cuma

Çakıl taşları suyla birleşince



Çakıl taşlarını çok severim. Ne zaman deniz kıyısına gitsem, gözüme kestirdiklerimi toplar yanımda getiririm. Gel gelelim, sahilde, suyun içinde parlak ve neşeli olan taşlar eve gelince mahzunlaşır, sararır solarlar.


 Çakıl taşlarını güzelleştiren sudur. Başka bir deyişle, "Güzelliğin on pare etmez, bu bendeki aşk olmasa".

İşte bazı insanlar, bazı kitaplar, bazı mekanlar, bazı müzikler, bazı kokular, bazı şarkılar bünyemde çakıl taşının suyla birleşmesinin yarattığı etkiyi yaratıyorlar. E bazen de sular çekiliyor tabii...

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Kitap kulelerinin esrarı




Doktora derslerinden birinde, öğrencilerle sohbet ediyorduk. Elli yaşın üstünde, emekli mühendis olan bir kadın öğrencim dedi ki, "Bu yaştan sonra kitap okurken çok seçici davranıyorum. Yarıda bırakma hakkımı da kullanıyorum. Önümde okumak için ne kadar zaman var kestiremiyorum ki!"

O gün çok üstünde durmamıştım ama sonra eve gelip, çalışma odamın çeşitli lokasyonlarında inşa edilmiş kitap kulelerini görünce bu mesele hakkında biraz düşündüm.

Ben okumaya, ablamın sayesinde ilkokulun ilk yılından itibaren başladım. İçine kapanık, çirkince ve melankolik bir çocuk ve ergen olarak elime geçen her şeyi okuyordum. Başkaca bir oyalanma yolu bulamıyordum. Yoktu. Sosyalleşemeyecek kadar çekingen, aşık olup flört edemeyecek kadar çirkin buluyordum kendimi. Belki de öyle değildim. Ama insanın kendine ettiğini, kimse etmiyor, biliyorsunuz.
Çaresizlikten de okumuyordum. Öyle olsa birtakım komplekslerimi aşınca okumayı bırakırdım. Her neyse.

Ben okumaya başladığımda yayınevi sayısı çok kısıtlı, babamın geliri de memur maaşından ibaretti.
Ablamın kitaplığında ne varsa veya babam eve ne getirirse onu okurdum. Bazen arkadaşlardan ödünç alırdım. Reşat Nuri Güntekin'i, Orhan Kemal'i, Mehmet Seyda'yı, Behrengi'yi, Kemalettin Tuğcu'yu ve Gülten Dayıoğlu'nu unutmak mümkün mü?
Üniversiteye başlayınca ders kitapları satın alma zorunluluğu da ortaya çıktı. Bir kitapçıya taksitli hesap açtırmak kaçınılmaz olmuştu. Öyle "kaçınılmaz" falan dediğime bakmayın. Hayallerim gerçek olacaktı. Babam da meşru sebebimi görüp hesap açtırmama onay vermişti.

Ankara'da, Seksenler'de taksitli kitap almak için nereye gidilir? Dost'a tabii ki. Dost bir hayal dünyasıydı. Kitaplar, kasetler, kırtasiye malzemeleri, tablolar... Kitapları sardıkları "Dost" amblemli kağıt ambalajı bir yerlerden edinip çalışma masamın üzerine sermiştim. Ona bakıp bakıp iç geçirirdim.

Derken, sınıf arkadaşlarımdan ikisini kefil gösterip hesabı açtırdım. Bir iki gün geçmesi gerekiyordu ilk alışveriş için. Eskiden öyleydi, hatırlayan hatırlar. Kredi kartını cüzdandan çıkarmak gibi kolay değildi bir yerde hesap sahibi olmak. Neyse, sabırsızlık içinde iki günü devirip ilk alışveriş için koşturdum Dost'a. Hayatımın en tatlı günlerinden biri olarak hatırlıyorum o günü. Tam yedi tane kitap satın almak zorunluluğu vardı ilk alışverişte. Ne tuhaf bir zorunluluk! Ama tahmin edeceğiniz gibi bir an bile düşünmedim o gün bunu. Esrik bir halde ve uzun uzun düşünerek seçtim yedi kitabı. Sadece ikisini hatırlıyorum. Albert Camus, Tersi ve Yüzü ile J.P. Sartre, Bulantı. Zamanın ruhunu yansıtan kitaplar işte.

O kadar az yayınevi vardı ki o dönem. Varolan yayınevleri de o kadar az kitap yayınlarlardı ki. Nerdeyse hoşunuza giden her şeyi satın alabilir ve okuyabilirdiniz. Aklınız kalmazdı hiçbirinde.

Son on yıldır, çeviri ve telif kitap sayısındaki patlama dikkate değer. Çöp niteliğindekileri (kişiye göre değişiyor tabii neyin çöp olduğu) bir yana bırakırsak, insanın kaçırdım, yetişemedim, okuyamadım, aklım kaldı dediği kitaplar sayıca o kadar arttı ki.
Kitap dergilerini karıştırıp, kitapçılarda dolanıp, arkadaşlara danışıp satın aldığım kitapları okumaya "bir ömür yetmez ki".
Belki de kitap kuleleri bu yüzden yükseliyor. Bizi hayata bağlıyor, daha zamanımız ve hayattan alacaklarımız olduğunu düşündürüyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...