17 Ekim 2014 Cuma

Gökyüzü gibi bir şey: çocukluk



Şanslıyım diyebilirim, çocukluk evlerimin ikisinden de uzun yıllar ayağım kesilmedi. İlki Yenimahalle'de, İvedik Caddesi'ndeydi. Seylap Sitesi'nin 4 bloğundan biriydi. Site ama şimdiki gösterişli ve lüks sitelerden değil. Elliler'de Ankara'nın başına gelen sel felaketinde mağdur olan aileler için inşa edilmiş, düşük denilebilecek bir bedel karşılığı onlara satılmıştı. Gerçi, karşılıksız verileceği vaad edilmişti ama olmadı. Seylap, sel anlamına geldiğinden, bu 4 bloka başlangıçta yerleştirilen her ailenin sel felaketinden etkilenmiş olduğunu söyleyebilirim. Zaman içinde sakinlerinin profili değişti tabii. Ablam tek çocuk iken ve hatta ablam ergen ben çocuk iken bile o sitede gayrimüslim aileler de ikamet ederlerdi. Kimisi sınıfsal olarak Müslüman nüfusla aynı konumda, kimisi ise daha yoksuldu. Onlardan biri bir tür kapıcılık yaparak geçinirdi. Hatırladığım kadarıyla cüzzam geçirmişti ve site çocukları ondan ürkerlerdi. Kendi halinde, umarsız bir kadındı. Hemen yan blokta da annanem otururdu. Ben üç yaşındayken Yenimahalle'den Küçükesat'a taşınmamıza rağmen, bütün çocukluğum annanemin ve taşındığımız bloktaki komşularımızın evlerinde geçtiğinden, o bloklardaki ahaliyle çok samimiydim. Her iki bloğun da bebesiydim. İstediğim zaman istediğim eve girer, "karnım aç, susadım, uykum geldi, sıkıldım v.b" diyebilirdim. Hiç geri çevrilmezdim. Şengülü, Şefka Teyzem, İhsan Amca, Nesrin Ablam, Müesser Teyze, Neriman Teyze, Mamaklı ve başkaları...

Annanemin yan komşusu Madam Agavni, nam-ı diğer Avniyanım, bir Ermeni idi. Çok neşeli, vurdumduymaz, hayattan zevk almaya bakan yaşlı bir kadındı. İki bekar oğluyla yaşardı. Antuan ve Arman. Umarım isimlerini doğru yazıyorumdur. Kuyumculukla geçinmelerine rağmen, bizden daha müreffeh bir yaşamları yok gibiydi. En azından görünürde. Avniyanım Teyze annaneme yaptığım yatılı seferlerde bana konken, poker öğretir, komik hikayeler anlatırdı. Paskalyalarda annanemin günah olur diye çöpe attığı çörekler getirirdi. Ben gitmedim ama kilisede yaptıkları düğünlere komşuları da davet eder, dini bayramlarda onları ziyarete giderdi.

Bu sitenin balkonları, aşağıdaki fotoğrafta görebileceğiniz gibi ortaktı. Bu yüzden dairelerin balkonlara bakan pencereleri içerisi kolayca görülemeyecek kadar yüksekteydi. Kimisi sonradan normal seviyeye indirildi ama bu yüksek pencerelerden dışarıyı seyredebilmek için, ev kadınları yüksek divanlar yaptırmışlardı elbirliğiyle. Biz çocukların oralara tırmanıp dışarı bakmamız baya zahmetli olurdu. Bir sandalye veya tabureye basmak zaruriydi.

Mutfak pencereleri de bu ortak balkonlara baktığından onlar da tepedeydiler. Avniyanım Teyzelerin mutfak pencerelerinde çok sayıda şarap şişesi olurdu, boş şişeler. Buna çok şaşardım. Bu kadar çok şarabı ne ara içiyorlardı? Bizim ve diğer komşularımızın içki kültürü, babaların keyifli oldukları kimi akşamlar bir veya iki kadeh rakı içmeleriyle sınırlı iken ve aslında Müslümanlıkta alkolün yasak olduğu mütedeyyin yaşlı teyzeler tarafından yeri geldikçe hatırlatılıyorken, aynı yaştaki Avniyanım teyzelerin her akşam yemeğinde şarap içtiklerini ve şarabın onların dinince günah sayılmadığını öğrenmek çok şaşırtıcı olmuştu. Avniyanım Teyze, Müslüman komşuların "hassasiyetlerinin" ve kardeşlik, komşuluk hikayelerinin iğretiliğinin farkında olmalı ki, hep ihtiyatlıydı. Mesela AOÇ'nin engin yeşilliklerine bakan arka balkonda oğullarıyla yedikleri akşam yemeklerinde, masada şarap da bulunduğundan, oğullarını sırtları komşu balkonlara dönük olacak şekilde oturturdu. Zaten bir süre sonra, aileye dahil olan çocuklara Türkçe isimler verilerek önyargılardan korunmaları yolunda adımlar da atacaktı bu aile. Samimiyetsiz kardeşlik hikayelerinin hitama erdiği noktada İstanbul'a taşındı Avniyanım Teyzeler. Belki de sonra yurtdışına kaçmışlardır.

Balkonların daireleri birbirine bağladığı bu bloklarda birbirine benzer aileler arasındaki yakın ilişkiler, aile ilişkilerinin yerini almıştı. Tatillere birlikte gidilir, kocalar evden gönderilir gönderilmez kadınlar birbirlerinin kapısının önünde biterdi. Kapılar hep açık, açık değilse anahtarı üstünde bırakılmış olurdu. Çocuklar komşu teyzelere emanet edilir, gözler arkada kalmazdı. Koskoca bahçe büyük bir oyun bahçesiydi. Arka bahçede küçük kümesler ve bostanlar vardı. Ufak çapta tarım yapılırdı. Kurban bayramlarında koyun/dana kesilir, Ramazan bayramlarında bodrum katı temizlenip ortak teravih namazları kılınırdı.

Bu yıl depreme dayanıksız olduğu bahanesiyle yıkılacak bu 4 blok. İşte en son şu halde:





Üç yaşımdayken taşındığımız ikinci çocukluk evimden ise evlenerek ayrılmıştım 28 yaşımda. Annem için bir çeşit sıla hasretiyle geçti Küçükesat'taki bu evdeki ilk yıllar. Sürekli eski komşularını hatırlar, gözünden yaşlar akardı. Ben de ondan kalmazdım. "Ahmetler'siz evimize gidelim" diye ağlardım. Oturduğumuz caddenin adı Ahmetler'di.

Bir süre sonra, her çocuğun alışacağı gibi ben de alıştım yeni evime ve hayatıma. Daha az çocuk ama aynı miktarda şamata vardı. Futbol maçı yapar, şu kömürlüklerin tepesinde oyunlar oynardık:


Şu kapıdan 26 yıl girip çıktım. Kah mutlu, kah üzgün, kah sivilceler kadar itici ergen bunalımlarıyla sarmalanmış olarak:


 
Şu posta kutusundan güzel haberler bekledim. Tatsız haberler de aldım:


Ahmetler Caddesi henüz bir mahallenin parçasıyken, apartmanın altındaki mahalle bakkalı Ahmet Amca'nın dükkanı meskenimizdi. Küçük alışverişler için yollandığımız dükkana oyun oynarken susadığımızda su içmeye de giderdik. Ahmet Amca önce bir azarlar, sonra da çay bardaklarında pintice dağıtırdı çeşme suyunu. Ahmet Amca'nın karısı Hatçe Teyze çocukluk arkadaşım ve en sevdiğim teyzelerden biriydi. Hala o bakkala girerim rüyalarımda.

Derken annem öldü, 35 yaşımdaydım. Babam oturdu bir süre yeğenimle. Dayanamadı İzmir'e taşındı. Ama ev hala açık Allah'tan. Babam geliyor, ablam ve eniştem geliyorlar yazları birkaç ay. Yine gidiyorum. Hüzünlü de olsa annemsiz o ev, hala ayakta.

Düşündüm de, çocukluk kapısından hiç çıkış yokmuş. Hakikaten gökyüzü gibi bir şeymiş çocukluk, hiçbir yere gitmiyormuş. Güzel anımsanan çocukluk insanı ömür boyu koruyup kolluyor, aklını kaçırmasını önlüyormuş biraz da...

5 yorum:

  1. Ne güzel yazmışsın. Ankara'yı keşke sizden önce tanımasaymışım diye düşünüyorum çoğu zaman. İstanbul'da yaşayanlar ne farklı anlatır bu şehri; sevemezsin bir türlü. Ankara'ya vardığında bir sürü önyargı da seninle birlikte çıka gelmiştir yanında. Denizi olmayan bir şehirin nedense kıymeti yoktur. Hiçbirimiz aslında çocukluğun bir şehri senin şehrin yaptığını anlamayız. Aradan yıllar geçer, otuz beşten sonra farketmediğin o şehir unuttuğunu zannettiğin anılarla çıkıp gelir. Ben de evimizin karşısındaki Rıfat Abi'nin bakkalına hayallerimde, rüyalarımda sık sık girerim. Kasanın altındaki rafta dizili çikolataları unutmam bne mümkün! Allahtan eli çok bol sosyalist bir abimizdi Rıfat Abi de, bol bol nasiplendik paylaşımcılığından.
    Sevgiler

    YanıtlaSil
  2. özlemcim, çocukluk bir şehri şehir yapar haklısın. çocukluğun dünyası bir ev ve bir mahalle kadar değil midir? benden de sevgiler

    YanıtlaSil
  3. Meğerse komşuluk yapmışız bir dönem. Yaşınızı bilemiyorum ama kör ermeni simitçiyi hatırlıyor musunuz, o bloklarda oturan ? Yada ivedik caddesinin karşısındaki Niyazi bakkalı. Güzel günlerdi o zamanlar, komşuluk vardı, sevgi - saygı vardı. Hepsi bitti, bitirdik ne yazık ki.

    YanıtlaSil
  4. 70 doğumluyum ben. söylediklerinizi hiç bilmiyorum. bakkalı ablam biliyor. sanırım onunla akransınız. mahalleler yokolmaya başlayınca komşuluğun da sonuna gelindi. ama belli mi olur? geri döner bir gün.

    YanıtlaSil
  5. Hocam merhaba :) Seylap bloklarında benim çocukluğum geçti. Hatırladığım kadarıyla orada 8 ya da 9 yılım dopdolu geçti. Dopdolu geçti diyorum çünkü bir nevi hayatı orada öğrenip orada gördüm. Binalar için; 'depreme dayanıklı değil kentsel dönüşüme uğraması gerekmektedir' önermesine ise inanmak istemiyorum. Çünkü orası çağ dışı bir yerdi. İnanılmaz kalın, ses geçirmeyen duvarları vardı. En lüks evlerin bile sahip olamayacağı kadar büyük bahçeleri ve bu bahçelerin içinde inanılmaz verimli ağaçların olduğu bu küçük dört blok, içinde yaşadığımız inşa modernitesine nasıl direnebilirdi ki? ''Daha lüks binalar ve daha fazla yerleşim alanı''...
    2000'li yıllarım orada geçti ama yazınızı okurken sesimin titrediği yerler anılarınız oldu çünkü o anılara ben de tanık oldum. O koca bahçelerde günümüz top oynamakla geçerdi. Binadan birisi çay demlediği zaman demliğini bahçeye indirir, ardından tüm komşular iner bahçede çay içer, sohbet ederlerdi. Kavga çok azdı. Belki de binanın o muhteşem mimarisinden olsa gerek komşuluk ilişkileri o kadar iyidi ki... Kurban bayramı kurbanlıklar orada kesilirdi ama kirletilmeden. Benim zamanımda da ermeni bir aile vardı ama asla dışlanmazdı (belki de sizin bahsettiğiniz aile ile aynı). Evler çok küçüktü belki bir ailenin yaşayamayacağı kadar küçüktü, kutu gibi ancak o sıcak ortamı şimdiki evlerde asla bulamıyorum. Büyük ağaçların arkasına saklanıp saklambaç oynadığım, ağaçları direk yapıp top oynadığım o zamanı ve mekanı o kadar çok özleyip hüzünleniyorum ki anlatamam size. Şimdi oradan geçerken kafamı asla o yöne çeviremiyorum hem bana anılarımı anımsatıyor hem de içimi acıtıyor o yeni yapılan binalar. Ama bu hüzün içersinde bu yazıyı görünce çok mutlu oldum keşke yetişkin olsaydım da bende belgeleseydim o muhteşem yeri ama nasip olmadı ancak beni derinden sarsan olay şu; ben ilef dördüncü sınıf öğrencisiyim. Bu güne kadar sizinle aynı okulda bulunduğum halde hiçbir zaman farklı zamanlarda da olsa aynı mekanı paylaştığım bir insanı keşfedememişim. Bu yüzden affınıza sığınıyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki o çağ dışı yer hala hafızalarımız da yaşıyor ve bu beni mutlu ediyor.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...