5 Eylül 2014 Cuma

Bugünlerde Ankara...

Bu günlerde Ankara her zamankinden fazla memur ve öğrenci şehri görünümünde.

Yaz tatilinden dönüp şehre uyum sağlamaya çalışan kayış gibi yanmış, sayfiyelerdeki sokak tezgahlarından aldıkları incik boncuğu takmış, mahmur ve "kürkçü dükkanına döndük" bakışlarla çevreyi süzenler...

Kurşun gibi bavullarını zorlukla sürükleyerek, endişeli anne-babalarının ardı sıra yürüyen, uygun bir yurt için ordan oraya koşturan çaylak üniversite öğrencileri.




Baba evi kadar güvenli, anne eli kadar şefkatli olmayı vaad eden yurtların ilanları. 

 


Onları özel yurtlara çekmekle görevlendirilmiş, muhtemelen üç kuruşa çalışan genç kadın ve erkekler.


 

Uzun bir kış mesaisinin yükünü şimdiden sırtında hisseden keyifsiz kalem efendileri.




3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir hafiflik hayali olarak sayfiye


Hiç yazlığımız olmadı. Çevremizde yazlığı olan birkaç aile vardı. Arada giderdik onlara, günübirlik veya birkaç günlük. Ama bizim olmadı. Çocuk ve ergenken ne kadar iç kamaştırıcı gelirdi yazlığa gitme fikri. Niye ki? Niye olacak, yaz aşkları, bronz bir ten, geç uykular ve tabii hafiflik hayali...

Ailesinin yazlığı olan arkadaşlarımız okul biter bitmez ortadan kaybolur, okul alışverişi yapmak için birkaç gün önce gelmek kaydıyla, okul açılana kadar yazlıkta kalırlardı. Bazen ebevynleri ve kardeşleriyle, bazen dedeler ve ninelerle, teyzeler ve eniştelerle. Belki de kimi için, özellikle de yaşlı akrabalarla gidenler için çok keyifli ve özgürlük vaad eden tatiller değildi onlar. Ama o günlerde kim bilebilirdi ki bunu ve de hangisi itiraf ederdi ki?

Yazları apartman hayatı daha çekilmez olurdu. Her fırsatta sokağa indiğiniz, futbol, kukalı saklambaç, kovalamaca, yakan top, misket vesaire oynadığınız arkadaşlarınız hafiflik hayallerini gerçeğe dönüştürmüş olurlardı size göre. Siz ise boş arka bahçede, öksüz kömürlüklerin tepesinde iki dolanır, kös kös eve dönerdiniz.

Ama haksızlık da etmeyeyim, dar gelirli bir memur ailesine mensup olsam da, babamın bağlı olarak çalıştığı kurumun, yani Sağlık Bakanlığı'nın birkaç sahil şehrinde kampı vardı. Biz Antalya'ya giderdik mesela. Hem de kalabalık bir ekiple. Tarifsiz bir eğlence ve coşku deneyimi idi bu. Çocuklar, gençler, anne-babalar, hatta nineler. Ha, bir de Amasra. Ankara'ya yakın diye. Ama Ankara'nın resmi sayfiyesi önce Erdek ve Amasra, giderek Didim oldu.



Kamp tecrübesi bizim kuşağın aşina olduğu bir tecrübe. Askeri kamplar başta olmak üzere, öğrenci kampları ve yukarıda sözünü ettiğim ailece gidilen kamu kuruluşlarının kampları yazlıklara, köhne pansiyonlara ve lüks otellere alternatif teşkil ederdi. Çoğu zaman bir turizm ve otelcilik okulu veya bir ilköğretim okulu/lise birkaç aylığına otele dönüştürülür, tüm aile bireyleri aynı odada kalır, birden çok aile aynı tuvaleti ve banyoyu kullanırdı. 

Ablam evlenip yine Antalya'ya yerleşince, bu sefer onların evine kamp kurmaya başladık. İşte o zamanlar ben ergendim ve saati kurarak ön ve arka nahiyelerimi eşit ölçüde yakmaya, güneş yağı yerine - ki çok pahalıydı - kola sürerek bronzlaşmaya girişirdim. Gençlik hataları :)

Subay olan dayımın, akranım sayılan kızıyla birlikte beni de Karpuzkaldıran (Antalya) askeri kampına götürmeleri, orda geceleri kızlı-erkekli sahilde toplaşıp flört eden, öpüşen çiftleri şaşkınlık ve arzuyla süzmem de yine aynı yıllara tarihlenir. 

Benim çocukluğum ve gençliğimin sayfiyelerinde gazoz ve koyu meyve suyu şişeden pipetle (ki biz o zaman kamış derdik) içilir; sahilde şezlong yerine havlu üzerine uzanılır; önceden güneş yağı ile sıvanmak yerine, suda geçirilen saatlerde kavrulan deriye yoğurt veya dişmacunu sürülür ve de acıkınca evden getirilen nevale yenirdi. Şimdi de yapılıyordur tabii, üstüne akşamları sahilde dolaşılıp çekirdek çitlenirdi. Erkeklerin beyaz atletle dolaşmaları şarttı :)

Bir de tabii, sayfiye yerlerinde edindiğimiz oralı arkadaşlarımızın, biz otobüslere, otomobillere binip büyük şehirlere müteveccihen uzaklaşırkenki bakışları vardı. Onlar başlı başına taşra anlatılarına malzeme teşkil edecek türden.




Bana bunları hatırlatan Tanıl Bora'nın derlediği, Sayfiye, Bir Hafiflik Hayali adlı kitap. İletişim Yayınları'ndan bu yıl çıktı. Ek olarak, kitapta yer alan ve almayan fotoğraflardan bir sergi de açıldı İstanbul'da. Göreniniz vardır belki. 
Bu tatlı ve nostaljik kitabı hararetle tavsiye ediyorum.


27 Ağustos 2014 Çarşamba

"Kahpe Bizans" ile "İyi kalpli üvey ana"

Kadıköy Barlar Sokağı


"İstanbul sokaktır, Ankara ev" teranesi yinelenir durur. E, büyük ölçüde doğrudur da...
Geçen hafta kısa süreliğine İstanbul'a gittik ablamla. Neşeli arkadaş buluşması için organize edilen mekan, Kadıköy'de, çarşı içindeki barlar sokağı idi. Beyoğlu'ndaki sokağa taşan barların, meyhanelerin içeri çekilmesinden bu yana Kadıköy her iki yakadan akşamcıların gözdesi olmuş. O sebeple, hafta içi bile tıklım tıklımdı.

Nevizade

Barlar sokağında geçirdiğimiz vakit boyunca, Ankara Sakarya Caddesi'ni düşünmeden edemedim. Yukarıda gördüğünüz Kadıköy barlar sokağı ile Sakarya'yı bilenler karşılaştırabilir. Pek de farkı yok ikisinin birbirinden.
Ama bizde manzara, efendim moda tabirle "ambiyans" olmadığı için bu içiçeliğin, bu agorafobik masa-sandalye sürtüşmesinin Ankara'ya özgü olduğunu düşünmüştüm. Değilmiş. Hatta bizdeki kalabalık bile değilmiş. Kadıköy barları aralarından bir ya da iki yaya geçebilecek kadar birbirine yakın oturan insanların, her konuşulanı duydukları, zar zor devr-i daim yapan havada soluklanmaya çalışarak demlendikleri, bazen kesiştikleri yerler. Üstelik herkes çok neşeli, iştahlı ve coşkulu idi.
Anladım ki, bir mekanı "trendy" yapan, içinde yer aldığı semtin çeşitli sebeplerle yükselişi. (Bu örnekte Beyoğlu'nun düşüşü Kadıköy'ün yükselişine sebep olmuş) İstanbul Karaköy örneğini vereceğim size bir de. Nitekim, otomobil garajı manzaralı bir mekanda, tazyikli su sesi eşliğinde kahvaltı ettiğimiz, şık mekan Karaköy'ün gözdelerinden biri, gurme yemek yazarlarının favorisi Naifİstanbul idi.
Kendi kendime düşündüğüm şeyleri masadakilerle de paylaştım. Ama onlar iki şehri birden tecrübe etmedikleri için sanırım söylediklerime anlam veremediler.
Ankara ferah ve geniş mekanların şehri olduğundan - bunu nüfusun görece azlığına ve ev düzeni konusundaki yerleşik kültüre bağlıyorum - biz burada oturacağımız evi seçebiliyorsak eğer, güneş görmesine, geniş olmasına, her odasında pencere bulunmasına falan bakarız. Eğlenmek için daracık sokak aralarını değil, koskocaman koltuklarda yayılarak oturacağımız yüksek tavanlı mekanları tercih ederiz. İstanbul'da ise işyerine veya ulaşım odaklarına yakın bir ev başkaca özelliği pek sorgulanmadan yerleşiliveren bir istasyon vazifesi görüyor gibi.
İstanbul hayatta kalmak için sürekli taktik üretilen, bu taktikler duruma göre değişen, sakinleriyle mücadele eden bir şehir. Ankara'ya gelince... Cemal Süreya'nın dediği gibi, "iyi kalpli bir üvey ana".

19 Ağustos 2014 Salı

Mahremiyetin Yükü

Rafi Abi (Rafael Demirci) ile görüşme. Rafi Abi, bir zamanlar Ankara'da Ermeni olmanın hallerini, yer yer hüzünlenerek, yer yer öfkelenerek ve heyecanlanarak anlatıyor 2012


Lisansüstü eğitime başladım başlayalı, yani yaklaşık 22 yıldır hep saha çalışması yapıyorum. Saha çalışması dedim de aklıma geldi: "Sosyal bilimlerde saha çalışması nasıl oluyor? Sizin sahanız neresi?", sorusuyla da sık karşılaştığımı ekleyivereyim. Sanırım insanlara bu soruyu sorduran, sahanın fen bilimlerine ait bir terim olarak görülmesi. Saha dediğin arazidir, bu bakışa göre. Belki bir çeviri sorunudur bu. Neyse, üzerinde çok durmayalım.

Bizim sahamız genellikle yaptığımız görüşmelerin, gözlemin, katılımlı gözlemin, odak grup görüşmelerinin gerçekleştiği evler, sokaklar, işyerleri, okular, hastaneler, sahiller, meydanlar, ilanihaye... Ve hatta bu görüşmelerin kendileri. Başka türlüsü de oluyor saha çalışmasının sosyal bilimlerde. Ama benim yaptıklarım görüşmeler etrafında şekillenenler.

Neredeyse her yazdığım yazıyı, doktora tezimi ve öğrencilerden istediğim ödevleri de bir saha çalışmasına dayandırmış olduğum için son bir iki yıldır sürmenaj olduğumu hissediyorum. Şöyle izah edeyim: feminist metodoloji, araştırma konun ile özdeşleşme kurmayı, eğer görüşme yapıyorsan görüştüğün kişi ile diyalog geliştirmeni, dertleşmeni öngörür. Açıklamaktan ziyade, anlamaktır önemli olan. Görüştüğün kişilerden bir şeyler öğrenebilir, görüşmeler sırasında kendi hayatına, kişiliğine ilişkin farkındalıklar da yaşarsın. Böylece "bilim" denilen şeyin üstten bakan tavrı biraz da olsa törpülenmiş olur. Görüşen ile görüşülen bir ölçüde de olsa eşit seviyeye gelir.

Bunların üstüne benim muhabbetçi kişiliğim de eklenince, hemen hemen her görüşmem karşılıklı bir iç dökmeye dönüşüyor. Ağlaşma, gülüşme, hüzünlenme, neşelenme, öfkelenme dahil bu sürece. Hiç onaylamadığın, ayrımcı, şedit, nefret söylemiyle örülü ve baskıcı bulduğun birçok hikayeyle, anlatımla karşılaşıyorsun bir taraftan da. Hislerini dile getirmek de her zaman, her ortamda uygun düşmüyor.

Saha çalışmasında insanın karşısına türlü dram, umarsızlık, korku, yalnızlık v.b. çıkıyor. Bunlar değmeden geçer mi? Değmek ne kelime? Batıyor. Annelik, evlatlık, eşlik, öğrencilik, hemşehrilik rolleri hakkında konuşurken, kendininkileri de ortaya döküyor ve dışsallaştırıyorsun. Dışardan bakınca, içerde durduğu gibi durmuyor haliyle. Unutulmayacak hikayeler, seninkiyle birleşiyor, büyüyor, ağırlaşıyor.

Ama sırf kederden ibaret değil tabii saha çalışması. İyileştiriyor da aynı zamanda. Başka hayatlara temas etmek, anlatmak için hazır beklediğinin kendisi bile farkında olmayan kişilere akacak mecra sunmak çok zenginleştirici.

Her iki durumda da mahremiyetin yükü sırtına bindikçe biniyor. Önce birkaç kişiyle başlıyor, giderek onlara, yüzlere ulaşıyorsun. Her bir hikaye hem senin nehrinin kollarından biri oluyor, hem de kendi başına çağlayarak akıyor.

İşte sürmenaj olmaklığım burdan kaynaklanıyor. Artık hikayeler dinlemekten kaçıyorum. Her soruda kendi hikayeme uğramaktan yoruluyorum. Başkalarının hayatının gizlerini, acılarını ve hatta sevinçlerini sığdıracak yer kalmamış içimde, onu görüyorum.


17 Ağustos 2014 Pazar

Batan Geminin Malları ve Geçmişle Yüzleşmek



Ayşe Hür'ün "Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne" başlıklı yazısını (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kasapyan_bag_evinden_cankaya_koskune-1207224) okuyunca, Anadolu topraklarında doğup büyümüş Ermenilerin ve diğer gayrimüslimlerin bu topraklardan kovulmalarının ardından onlardan kalan mal-mülkün nasıl da "doğal" bir biçimde Türk'lerin eline geçtiği üzerine tekrar düşündüm.

Bu yaz Ayvalık'ta kısa bir tatil yaptık. Zamanımın çoğunu, sokaklarda dolaşıp bir tür açık hava müzesi olan şehri seyretmekle geçirdim. Bir zamanlar şehir nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuş Rumlardan kalan güzel evlerin çoğu viraneye dönmüştü. Ama kayda değer bir kısmı da "eski Rum evi" sahibi olma modasına uyup şehre gelen mücavir alan yahut daha uzak şehir zenginleri tarafından restore ettirilmişti. Kimi yazlık, kimi butik otel, kimi de kafeye/lokantaya dönüştürülmüştü. Adım başında "Satılık Rum evi" talebasıyla karşılaşmak bana çok hüzün verdi. "Batan geminin malları bunlar!" yazıyordu adeta bu tabelalarda. Şehri ihya eden, ona ruhunu veren gayrimüslim nüfusun izlerini silmek için yapılan şeyler insanı çok hüzünlendiriyor ve öfkelendiriyordu. Tüm ihtişamlı kiliseler camiye çevrilmişti. Milli duyguları kabartmaya yönelik ritüeller, mesela her hafta mesai bitiminde ve başlangıcında çarşı içinden de duyulacak biçimde İstiklal Marşı okunması, adım başı Atatürk posteri, bayrak, milli tarihe gönderme yapan sokak adları... Hamaset...

İlk iki gün kaldığımız deniz kenarındaki bir pansiyon da eski bir Rum eviydi. Ama sıradan bir Rum'un evi değildi. Ayvalıklı bu Rum'un evini, işgal yıllarında Yunan komutanı bir süre karargah olarak kullanmıştı. İşte bu "karanlık" geçmiş, ailesi mübadeleyle Girit'ten Ayvalık'a gelmiş ve muhtemelen devlet eliyle bu eve yerleştirilmiş şimdiki sahibinin peşini hiç bırakmamıştı. Herkes evi bu özelliğiyle biliyordu. Bir yandan pansiyon olarak işletilen eve rağbeti arttıran bu durum, diğer yandan da sahibinin "milli duyguları"nı zedeliyordu anlaşılan. Bana anlattığına göre, birkaç yıl önce Yunan gazeteciler gelip onu bulmuşlar. Evi gezmiş, tarihi hakkında sahibiyle konuşmuş ve bir de karargah olarak kullanıldığı günleri yad eden plaket çakmak istemişlerdi. Tabii evsahibi bundan rahatsız olmuş. Geri de çeviremediği için, "Verin, ben uygun bir yer bulur asarım" demişti. Gazeteciler de çaresiz, "Peki" deyip gitmişlerdi.

"Şimdi nerde o plaket?" diye sordum pansiyon sahibine. Gözlerini kaçırarak, "Bilmem, bir yerlerdeydi, kayboldu galiba" dedi.

Geçmişle hesaplaşmak, yüzleşmek konforu bozan ve hatta kendini, dünyayı yeni baştan inşa etmeyi gerektiren bir eylem. Böyle söyleyince geçmişle hesaplaşmaktan kaçılması gerekiyormuş izlenimi uyanıyor tabii. Çoğunluk da buna inanıyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Oysa, geçmişle hesaplaşmak neden sağaltıcı olmasın? Özür dilemek, empati yapmak, özen göstermek... Dünyayı dönüştürebilecek nitelikte yaklaşımlar bunlar.

Çankaya Köşkü'nün asıl sahibi kimdi? Peki ama nereye gitti? Ya Ayvalık'taki Rum evlerinin sahipleri? Kayseri'deki, Ankara'daki, Sivas'taki Ermeniler, Karadeniz'deki Rumlar, İzmir'deki, İstanbul'daki Yahudiler? Onların malları, mülkleri şimdi kimin adına kayıtlı? 

Kim var idi biz burada yoğ iken?

15 Ağustos 2014 Cuma

Çakıl taşları suyla birleşince



Çakıl taşlarını çok severim. Ne zaman deniz kıyısına gitsem, gözüme kestirdiklerimi toplar yanımda getiririm. Gel gelelim, sahilde, suyun içinde parlak ve neşeli olan taşlar eve gelince mahzunlaşır, sararır solarlar.


 Çakıl taşlarını güzelleştiren sudur. Başka bir deyişle, "Güzelliğin on pare etmez, bu bendeki aşk olmasa".

İşte bazı insanlar, bazı kitaplar, bazı mekanlar, bazı müzikler, bazı kokular, bazı şarkılar bünyemde çakıl taşının suyla birleşmesinin yarattığı etkiyi yaratıyorlar. E bazen de sular çekiliyor tabii...

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Kitap kulelerinin esrarı




Doktora derslerinden birinde, öğrencilerle sohbet ediyorduk. Elli yaşın üstünde, emekli mühendis olan bir kadın öğrencim dedi ki, "Bu yaştan sonra kitap okurken çok seçici davranıyorum. Yarıda bırakma hakkımı da kullanıyorum. Önümde okumak için ne kadar zaman var kestiremiyorum ki!"

O gün çok üstünde durmamıştım ama sonra eve gelip, çalışma odamın çeşitli lokasyonlarında inşa edilmiş kitap kulelerini görünce bu mesele hakkında biraz düşündüm.

Ben okumaya, ablamın sayesinde ilkokulun ilk yılından itibaren başladım. İçine kapanık, çirkince ve melankolik bir çocuk ve ergen olarak elime geçen her şeyi okuyordum. Başkaca bir oyalanma yolu bulamıyordum. Yoktu. Sosyalleşemeyecek kadar çekingen, aşık olup flört edemeyecek kadar çirkin buluyordum kendimi. Belki de öyle değildim. Ama insanın kendine ettiğini, kimse etmiyor, biliyorsunuz.
Çaresizlikten de okumuyordum. Öyle olsa birtakım komplekslerimi aşınca okumayı bırakırdım. Her neyse.

Ben okumaya başladığımda yayınevi sayısı çok kısıtlı, babamın geliri de memur maaşından ibaretti.
Ablamın kitaplığında ne varsa veya babam eve ne getirirse onu okurdum. Bazen arkadaşlardan ödünç alırdım. Reşat Nuri Güntekin'i, Orhan Kemal'i, Mehmet Seyda'yı, Behrengi'yi, Kemalettin Tuğcu'yu ve Gülten Dayıoğlu'nu unutmak mümkün mü?
Üniversiteye başlayınca ders kitapları satın alma zorunluluğu da ortaya çıktı. Bir kitapçıya taksitli hesap açtırmak kaçınılmaz olmuştu. Öyle "kaçınılmaz" falan dediğime bakmayın. Hayallerim gerçek olacaktı. Babam da meşru sebebimi görüp hesap açtırmama onay vermişti.

Ankara'da, Seksenler'de taksitli kitap almak için nereye gidilir? Dost'a tabii ki. Dost bir hayal dünyasıydı. Kitaplar, kasetler, kırtasiye malzemeleri, tablolar... Kitapları sardıkları "Dost" amblemli kağıt ambalajı bir yerlerden edinip çalışma masamın üzerine sermiştim. Ona bakıp bakıp iç geçirirdim.

Derken, sınıf arkadaşlarımdan ikisini kefil gösterip hesabı açtırdım. Bir iki gün geçmesi gerekiyordu ilk alışveriş için. Eskiden öyleydi, hatırlayan hatırlar. Kredi kartını cüzdandan çıkarmak gibi kolay değildi bir yerde hesap sahibi olmak. Neyse, sabırsızlık içinde iki günü devirip ilk alışveriş için koşturdum Dost'a. Hayatımın en tatlı günlerinden biri olarak hatırlıyorum o günü. Tam yedi tane kitap satın almak zorunluluğu vardı ilk alışverişte. Ne tuhaf bir zorunluluk! Ama tahmin edeceğiniz gibi bir an bile düşünmedim o gün bunu. Esrik bir halde ve uzun uzun düşünerek seçtim yedi kitabı. Sadece ikisini hatırlıyorum. Albert Camus, Tersi ve Yüzü ile J.P. Sartre, Bulantı. Zamanın ruhunu yansıtan kitaplar işte.

O kadar az yayınevi vardı ki o dönem. Varolan yayınevleri de o kadar az kitap yayınlarlardı ki. Nerdeyse hoşunuza giden her şeyi satın alabilir ve okuyabilirdiniz. Aklınız kalmazdı hiçbirinde.

Son on yıldır, çeviri ve telif kitap sayısındaki patlama dikkate değer. Çöp niteliğindekileri (kişiye göre değişiyor tabii neyin çöp olduğu) bir yana bırakırsak, insanın kaçırdım, yetişemedim, okuyamadım, aklım kaldı dediği kitaplar sayıca o kadar arttı ki.
Kitap dergilerini karıştırıp, kitapçılarda dolanıp, arkadaşlara danışıp satın aldığım kitapları okumaya "bir ömür yetmez ki".
Belki de kitap kuleleri bu yüzden yükseliyor. Bizi hayata bağlıyor, daha zamanımız ve hayattan alacaklarımız olduğunu düşündürüyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...