Hiç yazlığımız olmadı. Çevremizde yazlığı olan birkaç aile vardı. Arada giderdik onlara, günübirlik veya birkaç günlük. Ama bizim olmadı. Çocuk ve ergenken ne kadar iç kamaştırıcı gelirdi yazlığa gitme fikri. Niye ki? Niye olacak, yaz aşkları, bronz bir ten, geç uykular ve tabii hafiflik hayali...
Ailesinin yazlığı olan arkadaşlarımız okul biter bitmez ortadan kaybolur, okul alışverişi yapmak için birkaç gün önce gelmek kaydıyla, okul açılana kadar yazlıkta kalırlardı. Bazen ebevynleri ve kardeşleriyle, bazen dedeler ve ninelerle, teyzeler ve eniştelerle. Belki de kimi için, özellikle de yaşlı akrabalarla gidenler için çok keyifli ve özgürlük vaad eden tatiller değildi onlar. Ama o günlerde kim bilebilirdi ki bunu ve de hangisi itiraf ederdi ki?
Yazları apartman hayatı daha çekilmez olurdu. Her fırsatta sokağa indiğiniz, futbol, kukalı saklambaç, kovalamaca, yakan top, misket vesaire oynadığınız arkadaşlarınız hafiflik hayallerini gerçeğe dönüştürmüş olurlardı size göre. Siz ise boş arka bahçede, öksüz kömürlüklerin tepesinde iki dolanır, kös kös eve dönerdiniz.
Ama haksızlık da etmeyeyim, dar gelirli bir memur ailesine mensup olsam da, babamın bağlı olarak çalıştığı kurumun, yani Sağlık Bakanlığı'nın birkaç sahil şehrinde kampı vardı. Biz Antalya'ya giderdik mesela. Hem de kalabalık bir ekiple. Tarifsiz bir eğlence ve coşku deneyimi idi bu. Çocuklar, gençler, anne-babalar, hatta nineler. Ha, bir de Amasra. Ankara'ya yakın diye. Ama Ankara'nın resmi sayfiyesi önce Erdek ve Amasra, giderek Didim oldu.
Kamp tecrübesi bizim kuşağın aşina olduğu bir tecrübe. Askeri kamplar başta olmak üzere, öğrenci kampları ve yukarıda sözünü ettiğim ailece gidilen kamu kuruluşlarının kampları yazlıklara, köhne pansiyonlara ve lüks otellere alternatif teşkil ederdi. Çoğu zaman bir turizm ve otelcilik okulu veya bir ilköğretim okulu/lise birkaç aylığına otele dönüştürülür, tüm aile bireyleri aynı odada kalır, birden çok aile aynı tuvaleti ve banyoyu kullanırdı.
Ablam evlenip yine Antalya'ya yerleşince, bu sefer onların evine kamp kurmaya başladık. İşte o zamanlar ben ergendim ve saati kurarak ön ve arka nahiyelerimi eşit ölçüde yakmaya, güneş yağı yerine - ki çok pahalıydı - kola sürerek bronzlaşmaya girişirdim. Gençlik hataları :)
Subay olan dayımın, akranım sayılan kızıyla birlikte beni de Karpuzkaldıran (Antalya) askeri kampına götürmeleri, orda geceleri kızlı-erkekli sahilde toplaşıp flört eden, öpüşen çiftleri şaşkınlık ve arzuyla süzmem de yine aynı yıllara tarihlenir.
Benim çocukluğum ve gençliğimin sayfiyelerinde gazoz ve koyu meyve suyu şişeden pipetle (ki biz o zaman kamış derdik) içilir; sahilde şezlong yerine havlu üzerine uzanılır; önceden güneş yağı ile sıvanmak yerine, suda geçirilen saatlerde kavrulan deriye yoğurt veya dişmacunu sürülür ve de acıkınca evden getirilen nevale yenirdi. Şimdi de yapılıyordur tabii, üstüne akşamları sahilde dolaşılıp çekirdek çitlenirdi. Erkeklerin beyaz atletle dolaşmaları şarttı :)
Bir de tabii, sayfiye yerlerinde edindiğimiz oralı arkadaşlarımızın, biz otobüslere, otomobillere binip büyük şehirlere müteveccihen uzaklaşırkenki bakışları vardı. Onlar başlı başına taşra anlatılarına malzeme teşkil edecek türden.
Bana bunları hatırlatan Tanıl Bora'nın derlediği, Sayfiye, Bir Hafiflik Hayali adlı kitap. İletişim Yayınları'ndan bu yıl çıktı. Ek olarak, kitapta yer alan ve almayan fotoğraflardan bir sergi de açıldı İstanbul'da. Göreniniz vardır belki.
Bu tatlı ve nostaljik kitabı hararetle tavsiye ediyorum.