Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2021 Cumartesi

Sağın kadın yazarları ve Adana'nın erkek sanatçıları

Ağustos ayından beri yazmıyormuşum. Buna üzüldüm. Artık blog, hatta vlog takip edenlerin çok azaldığı bu dönemde, zaten çoktandır bir kitap bloguna dönüşmüş bloguma gizli bir merhamet duyuyorum. Sahibi tarafından bile terk edilmiş gibi oldu zavallıcık.

İnsan çok fazla sorumluluk üstlenince, işleri biraz da bitsin diye yapıyor. Şöyle yavaşça, tadını çıkararak, tüm ilhamını aktararak yazmak ne güzel olurdu eskiden. 

Bu yazıda da 4 kitaptan bahsetmek isterim. Bazen benden çok iyi hislerle ayrılmayan kitapları hiç anmayayım diyorum ama o kadar emek verip okumuşum. Belki benden başka düşünenler vardır, öyle değil mi? Yahut vaktini daha iyi kitaplara harcamayı tercih edecek olanlar. O iyi kitabın ne olduğunu ben dayatacak değilim ama fikrimi de söylemeden edemiyorum.

İşte ilk kitap: Shirley Jackson'ın Biz Hep Şatoda Yaşadık adlı romanını bana ablam önerdi. Öyle dönemler oluyor ki, ablamın önerip bana verdiklerini okumaktan kendi satın aldıklarıma sıra gelmiyor. Bazen zevklerimiz örtüşüyor, bazen ayrışıyor. Fakat bu kitapta müttefikiz. Gotik romanın klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık'ta, tüm kasabanın lanetlediği ve uzak durduğu iki kızkardeş ile amcalarının hikayesi anlatılıyor. 1900’lerin başında doğmuş olan yazar, Neil Gaiman ve Stephen King’e de ilham vermiş. Bir kadın yazarın deve dişi gibi iki erkek yazara ilham vermesi hoşuma gitmedi değil. Beklenmedik olaylar, psikolojik gerilim ve akıl oyunlarıyla yüklü, sürükleyici ve empati kurması hem kolay, hem zor bir kitap. Ama tabii ki tavsiye ederim. Üstelik filmi de varmış.

Filmografik bir romandı zaten.


Anı ve biyografi/otobiyografi delisi birinin radarından adı Gizli Defterlerim olan bir kitap kaçar mı? Ali Özgentürk'ü At filminden dolayı aklımın bir köşesinde tutuyordum hep. Kitabı satın alırken çok fazla şey beklemiyordum. Buna rağmen okunmasa da olur diyebilirim. Yazar, tiyatro oyunculuğuyla başladığı hayatını, çocukluk ve ilkgençliğinin Adanasını, ailesini ve en çok da sinema dünyasıyla ilgili düşüncelerini, anılarını, şiirlerini paylaşıyor günlük biçiminde. Adana'dan çok fazla şair, yazar, tiyatrocu, sinemacı çıkıyor. Orada geçen çok çocukluk anısı okumuşluğum var. Adana'nın kültür sanat iklimini besleyen mümbit toprağının esrarı nereden geliyor acaba?

Yönetmenin yazar olarak pozu


Gözde Demirel'in Ah Minel Hayat adlı öykü kitabını, Türkiye'nin farklı şehirlerinden gelen üç göçmen ailenin öyküsü diye merak edip almıştım. Farklı hikayelerde anlatılan üç ailenin yolları İstanbul'da kesişiyor. Kurgusu bakımından çekici olan kitapta edebi bir tad bulamadım açıkçası.

Kapakla içerik çok uyumlu değil


Bu yazıda bahsedeceğim son kitap Sevinç Çokum'un Zor adlı romanı. Zor, 12 Mart’tan sonra ülkücü ve devrimci hareket içindeki çalkalanmaları, dönemin tarihsel ve toplumsal arkaplanını da ele alarak, birçok  karakter eşliğinde anlatıyor. Ülkücü kesim tarafından ödüllendirilmiş bir roman olmasına rağmen, sağ harekete de mesafeli bir yazar Çokum. Aklıma gelmişken ekleyeyim, sağ harekette çok sayıda saygın kadın yazar var. Pınar Kür'ün de teyzesi olan Halide Nusret Zorlutuna bunlardan biri. Doğrusu bu kadınların kendilerini nasıl anlattıklarını duymak isterdim. Ben bu romanı basın tarihi çalışmalarıma ufuk açsın diye okumuştum. Ama bir dava romanı gibi sunulmasının (ki tam olarak öyle değil) yarattığı mesafeye rağmen sürükleyici ve iyi bir kurgusu var. Karşı mahallede neler olup bitmiş zamanında, diye merak ederseniz mutlaka okuyun bence.

Kendisini tanımak isterdim 


Biz Hep Şatoda Yaşadık, Shirley Jackson, Çev. Berrak Göçer, Siren.

Gizli Defterlerim, Ali Özgentürk, Kırmızı Kedi.

Ah Minel Hayat, Gözde Demirel, Mylos.

Zor, Sevinç Çokum, Ötüken.







9 Ağustos 2020 Pazar

Oturduğum Yerden Devr-i Alem

 

Yıllardır tatile gidemedim, kendimi dinleyemedim. Kafamı boşaltamadım. Kafamın içi yangın yeri gibi, sürülmemiş tarla gibi. Yazı ve gezmeyi, yeni yerleri görmeyi çok seviyorum fakat yazları hep oturduğum yerde oturmaya devam ediyorum. Çoğunlukla elimde olmayan sebeplerden. Kah darbe girişimi oluyor, kah ihraç ediliyorum. Şimdi de pandemi çıktı meydana. Dünya bana çoktandır kendini kapatmış durumda. Ben de kitaplara dalarak dünyanın yerini geziyor, insanlar tanıyorum. Bu sefer de dört insanın dünyasına kabul edildim: Madam Amati, Elias Rukla, Aslı ve Toto.

Solstad futbola bayılıyor.


Türkçe’de yayınlanan ilk romanı  Mahcubiyet ve Haysiyet olan Dag Solstad, Norveçli bir yazar. Bizde Kuzeyli polisiyeler, diziler ve diğer edebi türler çok seviliyor. Roman, okumaya düşkün bir edebiyat öğretmeninin hayatını kökten biçimde değiştirecek bir olayla başlıyor ve öğretmenin geçmişi, modern dünyanın yarattığı yabancılaşma, modern bireyin kendisiyle hesaplaşması, aşk, evlilik ve dostluk sorgulanıyor. Solstad'ın ikinci romanı Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı da ilk romanın çok sevilip okunması üzerine yakın zamanda yayınlandı. Kendi halinde fakat zeki, entelektüel öğretmenimiz bu kez taşrada. Bakalım orda neler yaşayacak? İkincisini mutlaka okuyacağım. Siz de ilkini mutlaka okuyun.


Canım Rita ve Berge


Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda doğup, katliamlar ve savaştan kaçarak İstanbul’a, ordan İzmir’e gelmiş bir kadının, bir keman virtiözünün kısa hikayesi Madam Amati. Rita Ender, İzmir’de Beth İsrael sinagogunda gördüğü bir fotoğraftan yola çıkarak Madam Amati’nin izini sürüyor. Sıradan fakat dünya kadar büyük bu hikayeyi linkteki yazımda ayrıntılı anlattım. Biyografi okumayı sevenlere tavsiye ederim. (https://t24.com.tr/k24/yazi/rita-berge-ve-madam-amati,2220)


Bakın Puig'in (sağdaki) yanında kim var?

Manuel Puig bizde daha çok Örümcek Kadının Öpücüğü ile bilinir. Rita Hayworth'un İhaneti'nde ise Arjantin’in küçük bir şehrinde yaşayan küçük Toto’nun, sinema ve hayallerle örülü dünyasında, kadın-erkek ilişkileri, aile, erkeklik ve cinselliği tecrübe edişi anlatılıyor. Taşranın çıkışsızlığı, muhafazakarlık, arzu ve tahakküm sık sık karşımıza çıkıyor. Hollywood sineması ve sinemanın avutucu, hayal gücünü besleyen yönünü bir kez daha keşfediyoruz. Puig bu romanda farklı anlatım teknikleri kullanıyor. Günlük, mektup, monolog, diyalog... Hararetle tavsiye ederim.




En azından kapak güzel


Bana soran olsa, gelmiş geçmiş en iyi yerli yazarlar arasında Ayhan Geçgin'i ilk sıraya koyardım. Di'li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü son romanı Bir Dava'yı sanki bir başkasıyla ortak yazmış. Arada bir beni kendisine bağlayan Geçgin üslubu kendini gösteriyor fakat bütünlüklü olarak bakıldığında ısmarlama bir yakın tarih romanı gibi. Belki de öyledir. Umarım değildir. Yok yahu, Ayhan Geçgin öyle ısmarlama, zorlama roman yazmaz sanki. Neyse. Romanda, Ergenekon davasından tutuklanan bir deniz subayının kızı olan Aslı, aileden kaçarak bir hayat kurduğu Avrupa'dan ülkesine dönmek zorunda kalıyor. Dönünce de nelerden kaçtığını, kaçamadığını, nelere teslim olmak zorunda kaldığını ve nelerle mücadele ettiğini yeni baştan hatırlıyor. Bu davanın hikayesi, kendisinin, ailesinin, evliliğinin, gençliğinin ve Türkiye’nin hikayesi oluveriyor. Tabii Geçgin ne kadar kötü yazabilir, diye düşünerek, işe yaramaz başka kitaplar yerine bunu okuyabilirsiniz. 

Mahcubiyet ve Haysiyet, Dag Solstad, Çev. Banu Gürsaler Syvertsen, YKY.

Madam Amati, Rita Ender, Aras.

Bir Dava, Ayhan Geçgin, Metis.

Rita Hayworth’un İhaneti, Manuel Puig, Çev. Nihal Yeğinobalı, Can.

30 Ocak 2016 Cumartesi

Temmuz sıcağına özlem

Son yazıyı yazdığımdan beri, iki takipçim arazi olmuş. Sebebini tahmin ediyorum. O arada neler olup bitti, biliyorsunuz. Keşke tahminimde yanılmış olsam. Yazık, çok yazık...

Son zamanlarda sohbetlerine kulak kabarttığım kalabalıklar içinde kendimi sık sık Ezginin Günlüğü'nün şu şarkısını mırıldanırken buluyorum: "Ah efendim, bırak beni/Bir başım var alıp gideyim/Ah efendim, bırak gideyim/Sen kazandın ama ben haklıydım".

Hem bir avucuz, hem de arada kalıp sıkıştık. Höf!

Neyse, kalan sağlar bizimdir. Bakalım Temmuz okumaları nelermiş.

Mutfakta bir şeylerle uğraşırken NTV Radyo dinlediğimi daha önce söylemiştim. Radyoda Adnan Bostancıoğlu "Köşedeki Kitapçı" diye bir kitap tanıtım programı hazırlıyor. Programın adı zaten güzel. Bazen çok hoş kitaplarla Bostancıoğlu sayesinde buluşuyorum.

Akhil Sharma'nın Aile Hayatı adlı kitabından da o programlardan birinde bahsetti Bostancıoğlu. Çocuklarının geleceği daha iyi olsun ve daha müreffeh yaşasınlar diye ABD'ne göçen binlerce Hintli aileden birinin hikayesi anlatılıyor kitapta. Hikaye Akhil Sharma'nın kişisel hikayesiyle büyük ölçüde örtüşüyor.

Aile daha ABD'ne gider gitmez, parlak bir zekaya sahip ve iyi bir eğitim olanağı yakalayan büyük oğulları bir havuz kazası geçirerek komaya girer. Bu travma bundan sonraki hayatlarını şekillendirecektir. Hint kültüründe ebeveynlik halleri, gündelik hayat, sosyal ilişkiler hakkında da konuşuyor Aile Hayatı. Mutlaka okuyun.

Hintlilerle kültürel akrabalığımız var bence.


Chuck Plunhink'i Dövüş Kulübü filmiyle tanımıştım. Daha doğrusu filmi ve bir romandan uyarlandığını biliyordum da, zor isimli yazarının adını aklımda tutmamışım. Ayıp olmuş.

Dövüş Kulübü'nün rüzgarıyla yola çıkan son romanı Bir Haz Markası: Beautiful You, keşke sadece edebi bir hayal kırıklığı olsaydı. Aynı zamanda cinsiyetçi klişelerle örülü, cinsellik ve tüketim kültürünü birleştiren fantastik bir anlatı. Kadınlara kendi başlarına cinsel haz sağlama vaadinde bulunan birtakım fantazi ürünler pazarlayan Linus Maxwell yaygın tabirle gözde bir bekardır aynı zamanda. Beautiful You markasıyla pazarlanan ürünleri önce genç, hırslı ama sıradan bir fiziksel görünüşe sahip taşralı avukat Penny üzerinde dener. İşe onu kendine aşık ederek başlar.

Devamını okumak isteyen görür. Ama "Kadınlar ne ister?" sorusunun cevabını en iyi kendisinin bildiğine emin Plunhink'e tahammül edebilirse...

Bu kitabı okuyan bazı arkadaşlarla hayal kırıklığımı paylaştım. Kimi bana hak verdi, kimi vermedi. Önemli bir kısmı da Plunhink'i bir kalemde silip atmamamı, diğer romanlarının çok daha okunası olduğunu söylediler. Şahika, Gösteri Peygamberi'ni verdi. Gösteri Peygamberi, yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret merakı hakkındaymış. Bakalım...

Bizi bizden iyi tanıyan Bay Çok Bilmiş.


Ağzımda kötü bir tad bırakan Plunhink'ten sonra garantili bir okuma yapayım, diye bakınırken, yıllardır rafta bekleyen, ablamdan ödünç aldığım ve okumayanın öbür dünyada cenneti göremeyeceği Sahilde Kafka'yı elime aldım.

İyi ki de almışım. Bu kadar hacimli bir romanı, sonlarına doğru, "Artık uzatmasan!" diye söylenmiş olsam da, sıkılmadan okudum. Murakami'yi Yaban Koyununun İzinde ile çok sevmiştim. Sahilde Kafka da okuduğum çer çöp kitaplar içinde parıldayan bir roman oldu. Kafka Tamura'nın hikayesini hiç unutmayacağımı varsayıyorum.

Tüm hayatımız bir evden kaçma ve eve dönüş hayali ile örülüyse eğer, Kafka Tamura bize bunu yaşayarak gösteriyor. Bu arada Japon kültürüne dair bilgi sahibi de oluyoruz.

Koşan, müzik yapan ve yazan bir adam.




Aile Hayatı, Akhil Sharma, Çev. Ergin Kaptan, April
Bir Haz Markası: Beautiful You, Chuck Plunhink, Çev. Ahmet Aybars Çağlayan, Ayrıntı

Sahilde Kafka, Haruki Murakami, Hüseyin Can Erkin, DK

3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir hafiflik hayali olarak sayfiye


Hiç yazlığımız olmadı. Çevremizde yazlığı olan birkaç aile vardı. Arada giderdik onlara, günübirlik veya birkaç günlük. Ama bizim olmadı. Çocuk ve ergenken ne kadar iç kamaştırıcı gelirdi yazlığa gitme fikri. Niye ki? Niye olacak, yaz aşkları, bronz bir ten, geç uykular ve tabii hafiflik hayali...

Ailesinin yazlığı olan arkadaşlarımız okul biter bitmez ortadan kaybolur, okul alışverişi yapmak için birkaç gün önce gelmek kaydıyla, okul açılana kadar yazlıkta kalırlardı. Bazen ebevynleri ve kardeşleriyle, bazen dedeler ve ninelerle, teyzeler ve eniştelerle. Belki de kimi için, özellikle de yaşlı akrabalarla gidenler için çok keyifli ve özgürlük vaad eden tatiller değildi onlar. Ama o günlerde kim bilebilirdi ki bunu ve de hangisi itiraf ederdi ki?

Yazları apartman hayatı daha çekilmez olurdu. Her fırsatta sokağa indiğiniz, futbol, kukalı saklambaç, kovalamaca, yakan top, misket vesaire oynadığınız arkadaşlarınız hafiflik hayallerini gerçeğe dönüştürmüş olurlardı size göre. Siz ise boş arka bahçede, öksüz kömürlüklerin tepesinde iki dolanır, kös kös eve dönerdiniz.

Ama haksızlık da etmeyeyim, dar gelirli bir memur ailesine mensup olsam da, babamın bağlı olarak çalıştığı kurumun, yani Sağlık Bakanlığı'nın birkaç sahil şehrinde kampı vardı. Biz Antalya'ya giderdik mesela. Hem de kalabalık bir ekiple. Tarifsiz bir eğlence ve coşku deneyimi idi bu. Çocuklar, gençler, anne-babalar, hatta nineler. Ha, bir de Amasra. Ankara'ya yakın diye. Ama Ankara'nın resmi sayfiyesi önce Erdek ve Amasra, giderek Didim oldu.



Kamp tecrübesi bizim kuşağın aşina olduğu bir tecrübe. Askeri kamplar başta olmak üzere, öğrenci kampları ve yukarıda sözünü ettiğim ailece gidilen kamu kuruluşlarının kampları yazlıklara, köhne pansiyonlara ve lüks otellere alternatif teşkil ederdi. Çoğu zaman bir turizm ve otelcilik okulu veya bir ilköğretim okulu/lise birkaç aylığına otele dönüştürülür, tüm aile bireyleri aynı odada kalır, birden çok aile aynı tuvaleti ve banyoyu kullanırdı. 

Ablam evlenip yine Antalya'ya yerleşince, bu sefer onların evine kamp kurmaya başladık. İşte o zamanlar ben ergendim ve saati kurarak ön ve arka nahiyelerimi eşit ölçüde yakmaya, güneş yağı yerine - ki çok pahalıydı - kola sürerek bronzlaşmaya girişirdim. Gençlik hataları :)

Subay olan dayımın, akranım sayılan kızıyla birlikte beni de Karpuzkaldıran (Antalya) askeri kampına götürmeleri, orda geceleri kızlı-erkekli sahilde toplaşıp flört eden, öpüşen çiftleri şaşkınlık ve arzuyla süzmem de yine aynı yıllara tarihlenir. 

Benim çocukluğum ve gençliğimin sayfiyelerinde gazoz ve koyu meyve suyu şişeden pipetle (ki biz o zaman kamış derdik) içilir; sahilde şezlong yerine havlu üzerine uzanılır; önceden güneş yağı ile sıvanmak yerine, suda geçirilen saatlerde kavrulan deriye yoğurt veya dişmacunu sürülür ve de acıkınca evden getirilen nevale yenirdi. Şimdi de yapılıyordur tabii, üstüne akşamları sahilde dolaşılıp çekirdek çitlenirdi. Erkeklerin beyaz atletle dolaşmaları şarttı :)

Bir de tabii, sayfiye yerlerinde edindiğimiz oralı arkadaşlarımızın, biz otobüslere, otomobillere binip büyük şehirlere müteveccihen uzaklaşırkenki bakışları vardı. Onlar başlı başına taşra anlatılarına malzeme teşkil edecek türden.




Bana bunları hatırlatan Tanıl Bora'nın derlediği, Sayfiye, Bir Hafiflik Hayali adlı kitap. İletişim Yayınları'ndan bu yıl çıktı. Ek olarak, kitapta yer alan ve almayan fotoğraflardan bir sergi de açıldı İstanbul'da. Göreniniz vardır belki. 
Bu tatlı ve nostaljik kitabı hararetle tavsiye ediyorum.


13 Ağustos 2014 Çarşamba

Kitap kulelerinin esrarı




Doktora derslerinden birinde, öğrencilerle sohbet ediyorduk. Elli yaşın üstünde, emekli mühendis olan bir kadın öğrencim dedi ki, "Bu yaştan sonra kitap okurken çok seçici davranıyorum. Yarıda bırakma hakkımı da kullanıyorum. Önümde okumak için ne kadar zaman var kestiremiyorum ki!"

O gün çok üstünde durmamıştım ama sonra eve gelip, çalışma odamın çeşitli lokasyonlarında inşa edilmiş kitap kulelerini görünce bu mesele hakkında biraz düşündüm.

Ben okumaya, ablamın sayesinde ilkokulun ilk yılından itibaren başladım. İçine kapanık, çirkince ve melankolik bir çocuk ve ergen olarak elime geçen her şeyi okuyordum. Başkaca bir oyalanma yolu bulamıyordum. Yoktu. Sosyalleşemeyecek kadar çekingen, aşık olup flört edemeyecek kadar çirkin buluyordum kendimi. Belki de öyle değildim. Ama insanın kendine ettiğini, kimse etmiyor, biliyorsunuz.
Çaresizlikten de okumuyordum. Öyle olsa birtakım komplekslerimi aşınca okumayı bırakırdım. Her neyse.

Ben okumaya başladığımda yayınevi sayısı çok kısıtlı, babamın geliri de memur maaşından ibaretti.
Ablamın kitaplığında ne varsa veya babam eve ne getirirse onu okurdum. Bazen arkadaşlardan ödünç alırdım. Reşat Nuri Güntekin'i, Orhan Kemal'i, Mehmet Seyda'yı, Behrengi'yi, Kemalettin Tuğcu'yu ve Gülten Dayıoğlu'nu unutmak mümkün mü?
Üniversiteye başlayınca ders kitapları satın alma zorunluluğu da ortaya çıktı. Bir kitapçıya taksitli hesap açtırmak kaçınılmaz olmuştu. Öyle "kaçınılmaz" falan dediğime bakmayın. Hayallerim gerçek olacaktı. Babam da meşru sebebimi görüp hesap açtırmama onay vermişti.

Ankara'da, Seksenler'de taksitli kitap almak için nereye gidilir? Dost'a tabii ki. Dost bir hayal dünyasıydı. Kitaplar, kasetler, kırtasiye malzemeleri, tablolar... Kitapları sardıkları "Dost" amblemli kağıt ambalajı bir yerlerden edinip çalışma masamın üzerine sermiştim. Ona bakıp bakıp iç geçirirdim.

Derken, sınıf arkadaşlarımdan ikisini kefil gösterip hesabı açtırdım. Bir iki gün geçmesi gerekiyordu ilk alışveriş için. Eskiden öyleydi, hatırlayan hatırlar. Kredi kartını cüzdandan çıkarmak gibi kolay değildi bir yerde hesap sahibi olmak. Neyse, sabırsızlık içinde iki günü devirip ilk alışveriş için koşturdum Dost'a. Hayatımın en tatlı günlerinden biri olarak hatırlıyorum o günü. Tam yedi tane kitap satın almak zorunluluğu vardı ilk alışverişte. Ne tuhaf bir zorunluluk! Ama tahmin edeceğiniz gibi bir an bile düşünmedim o gün bunu. Esrik bir halde ve uzun uzun düşünerek seçtim yedi kitabı. Sadece ikisini hatırlıyorum. Albert Camus, Tersi ve Yüzü ile J.P. Sartre, Bulantı. Zamanın ruhunu yansıtan kitaplar işte.

O kadar az yayınevi vardı ki o dönem. Varolan yayınevleri de o kadar az kitap yayınlarlardı ki. Nerdeyse hoşunuza giden her şeyi satın alabilir ve okuyabilirdiniz. Aklınız kalmazdı hiçbirinde.

Son on yıldır, çeviri ve telif kitap sayısındaki patlama dikkate değer. Çöp niteliğindekileri (kişiye göre değişiyor tabii neyin çöp olduğu) bir yana bırakırsak, insanın kaçırdım, yetişemedim, okuyamadım, aklım kaldı dediği kitaplar sayıca o kadar arttı ki.
Kitap dergilerini karıştırıp, kitapçılarda dolanıp, arkadaşlara danışıp satın aldığım kitapları okumaya "bir ömür yetmez ki".
Belki de kitap kuleleri bu yüzden yükseliyor. Bizi hayata bağlıyor, daha zamanımız ve hayattan alacaklarımız olduğunu düşündürüyor.

25 Temmuz 2014 Cuma

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...