7 Mayıs 2021 Cuma

Taşralı ve sağcı erkek olmak



Blogumu ihmal etme rekoru kırmama ramak kala, yeni dört kitap anlatmak istedim.
Bir Taşra Köpeği, Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filmine ilham veren roman. Akın Aksu da Ceylan'ın akrabası. Filmin kamera arkası görüntülerinde Aksu'nun hep sette, Ceylan'ın yanı başında olduğunu, ona danışıldığını görüyorsunuz. Romanda, isimsiz bir taşralı genç, bir sahil şehrindeki rutin yaşantısını, çevresindeki her sınıftan ve kültürden insanı ve ortamın boğucu, eril, umarsız atmosferini anlatıyor. Cinsellik, aşk, ihtiras dolu bir ortamda yaşayan anlatıcının adı yok, arzuları ve beklentileri yok. Gündelik kaygılar ve umursamazlık içinde yaşıyor. Bu da ilginç. Tavsiye ederim.

Bir Taşra Köpeği'nden Ahlat Ağacı'na...



Pandemi'den önce Milli Kütüphane'de uzun uzun 70'li yılların gazete ve dergilerini taramıştım bir makale için. Tabii süreli yayınları, özellikle kültür-sanat, edebiyat dergilerini elden geçirirken bu dönemi sağdan anlatan romanlar var mıdır diye de merak ediyor insan. Bu saikle Tarık Buğra'nın külliyatına yöneldim. Gençliğim Eyvah, 12 Mart’a giden süreci, Yetmişler’in politik çatışma ortamını anlatan bir roman. Bu upuzun anlatıda, yoksul ve arayış içindeki Raşit’in, tüm politik kaosu, şiddeti organize ettiği ve uluslararası bağlantılarla tüm ülkeyi el altından yönettiği ileri sürülen İhtiyar’la ve kendisini ayartması, yönlendirmesi için İhtiyar tarafından ayarlanan Güliz’le kurduğu ilişki üzerinden dönemin politik panoraması ve gençlerin kişilik arayışlarının uğrakları ele alınıyor. Çok kötü bir üslup, çok alaycı ve komplo teorilerine dayalı acımasız tahliller, taraf tutan bir yaklaşım. Devrim fikrini, Marksizmi yerden yere vuran, küçümseyen bir anlayış. Tarık Buğra bu kadar da yabana atılamaz aslında. Demek ki endoktrine edici roman yazarken çuvallanabiliyor. Fakat bu komplonun nereye gideceğini, sağın, sola nasıl baktığını falan merak ederek inatla devam ediyorsunuz. Düşününce, Kurtlar Vadisi gibi dizilerin hangi romanların, hangi yazarların paltosundan çıktığı da belli. İnsan karşıtının kafasının nasıl çalıştığını anlamak için bu tür metinlere maruz kalmayı göze almalı.

Tarık Buğra



 Komiser Paşa, Özel Göç Büro Amirliğinin İlk Cinayet Dosyası, adlı polisiye roman, iki yaşından beri Almanya’da yaşayan Süleyman Turhan'ın, Bavyera eyaletinde, Münih’te yaşayan bir Türk kökenli komiserin, Zeki Demirbilek’in maceralarını kaleme aldığı bir ilk kitap. Dedektiflik hikayesi olmaktan ziyade, Almanya’da göçmen Türk algısı, Türklerin Alman kültürüne ve yaşayış tarzına yaklaşımları gibi temalar konu ediliyor. Sorunlu olan kısmı ise yazarın oryantalist ve toptancı bir bakışla yaklaşması Türkiye'den gelenlere. Buna rağmen sürükleyici. Fakat yine de devam kitaplarını okumam sanırım. Okunacak onca cazip polisiye roman varken...

Demedim mi oryantalist diye. Tanıtımı da böyle yapılmış.



Farid Boudjellal'ın yazıp çizdiği Ermeni Ninem, Anadolu’dan Arabistan’a ordan Cezayir’e ve Fransa’ya sürgün edilmiş Ermeni Mari Karamanyan’ın hikayesi. Yazar da onun torunu. Ninesinin Ermeni olduğunu tesadüfen öğrenen Farid, onun unutmak istediklerini hatırlamak için uğraşıyor. Ermeni katliamı, göçmenlik, kültürlerarasılık, geçmişle hesaplaşma üzerine kurulu bir çizgi roman. Hararetle tavsiye ederim. Daha ayrıntılı bir tahlili gazeteduvar için yapmıştım: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/05/10/ermeni-ninenin-dilsizligi

Mari'nin hikayesi unutulmasın diye...




Gençliğim Eyvah, Tarık Buğra, Ötüken.
Bir Taşra Köpeği, Akın Aksu, Doğan Kitap.
Komiser Paşa, Özel Göç Büro Amirliğinin İlk Cinayet Dosyası, Su Turhan, Çev. Ayla Akın, Kitap Kurdu.
Ermeni Ninem, Farid Boudjellal, Çev. Hande Topaloğlu Hartmann, Aras.

30 Ocak 2021 Cumartesi

Sağın kadın yazarları ve Adana'nın erkek sanatçıları

Ağustos ayından beri yazmıyormuşum. Buna üzüldüm. Artık blog, hatta vlog takip edenlerin çok azaldığı bu dönemde, zaten çoktandır bir kitap bloguna dönüşmüş bloguma gizli bir merhamet duyuyorum. Sahibi tarafından bile terk edilmiş gibi oldu zavallıcık.

İnsan çok fazla sorumluluk üstlenince, işleri biraz da bitsin diye yapıyor. Şöyle yavaşça, tadını çıkararak, tüm ilhamını aktararak yazmak ne güzel olurdu eskiden. 

Bu yazıda da 4 kitaptan bahsetmek isterim. Bazen benden çok iyi hislerle ayrılmayan kitapları hiç anmayayım diyorum ama o kadar emek verip okumuşum. Belki benden başka düşünenler vardır, öyle değil mi? Yahut vaktini daha iyi kitaplara harcamayı tercih edecek olanlar. O iyi kitabın ne olduğunu ben dayatacak değilim ama fikrimi de söylemeden edemiyorum.

İşte ilk kitap: Shirley Jackson'ın Biz Hep Şatoda Yaşadık adlı romanını bana ablam önerdi. Öyle dönemler oluyor ki, ablamın önerip bana verdiklerini okumaktan kendi satın aldıklarıma sıra gelmiyor. Bazen zevklerimiz örtüşüyor, bazen ayrışıyor. Fakat bu kitapta müttefikiz. Gotik romanın klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık'ta, tüm kasabanın lanetlediği ve uzak durduğu iki kızkardeş ile amcalarının hikayesi anlatılıyor. 1900’lerin başında doğmuş olan yazar, Neil Gaiman ve Stephen King’e de ilham vermiş. Bir kadın yazarın deve dişi gibi iki erkek yazara ilham vermesi hoşuma gitmedi değil. Beklenmedik olaylar, psikolojik gerilim ve akıl oyunlarıyla yüklü, sürükleyici ve empati kurması hem kolay, hem zor bir kitap. Ama tabii ki tavsiye ederim. Üstelik filmi de varmış.

Filmografik bir romandı zaten.


Anı ve biyografi/otobiyografi delisi birinin radarından adı Gizli Defterlerim olan bir kitap kaçar mı? Ali Özgentürk'ü At filminden dolayı aklımın bir köşesinde tutuyordum hep. Kitabı satın alırken çok fazla şey beklemiyordum. Buna rağmen okunmasa da olur diyebilirim. Yazar, tiyatro oyunculuğuyla başladığı hayatını, çocukluk ve ilkgençliğinin Adanasını, ailesini ve en çok da sinema dünyasıyla ilgili düşüncelerini, anılarını, şiirlerini paylaşıyor günlük biçiminde. Adana'dan çok fazla şair, yazar, tiyatrocu, sinemacı çıkıyor. Orada geçen çok çocukluk anısı okumuşluğum var. Adana'nın kültür sanat iklimini besleyen mümbit toprağının esrarı nereden geliyor acaba?

Yönetmenin yazar olarak pozu


Gözde Demirel'in Ah Minel Hayat adlı öykü kitabını, Türkiye'nin farklı şehirlerinden gelen üç göçmen ailenin öyküsü diye merak edip almıştım. Farklı hikayelerde anlatılan üç ailenin yolları İstanbul'da kesişiyor. Kurgusu bakımından çekici olan kitapta edebi bir tad bulamadım açıkçası.

Kapakla içerik çok uyumlu değil


Bu yazıda bahsedeceğim son kitap Sevinç Çokum'un Zor adlı romanı. Zor, 12 Mart’tan sonra ülkücü ve devrimci hareket içindeki çalkalanmaları, dönemin tarihsel ve toplumsal arkaplanını da ele alarak, birçok  karakter eşliğinde anlatıyor. Ülkücü kesim tarafından ödüllendirilmiş bir roman olmasına rağmen, sağ harekete de mesafeli bir yazar Çokum. Aklıma gelmişken ekleyeyim, sağ harekette çok sayıda saygın kadın yazar var. Pınar Kür'ün de teyzesi olan Halide Nusret Zorlutuna bunlardan biri. Doğrusu bu kadınların kendilerini nasıl anlattıklarını duymak isterdim. Ben bu romanı basın tarihi çalışmalarıma ufuk açsın diye okumuştum. Ama bir dava romanı gibi sunulmasının (ki tam olarak öyle değil) yarattığı mesafeye rağmen sürükleyici ve iyi bir kurgusu var. Karşı mahallede neler olup bitmiş zamanında, diye merak ederseniz mutlaka okuyun bence.

Kendisini tanımak isterdim 


Biz Hep Şatoda Yaşadık, Shirley Jackson, Çev. Berrak Göçer, Siren.

Gizli Defterlerim, Ali Özgentürk, Kırmızı Kedi.

Ah Minel Hayat, Gözde Demirel, Mylos.

Zor, Sevinç Çokum, Ötüken.







9 Ağustos 2020 Pazar

Oturduğum Yerden Devr-i Alem

 

Yıllardır tatile gidemedim, kendimi dinleyemedim. Kafamı boşaltamadım. Kafamın içi yangın yeri gibi, sürülmemiş tarla gibi. Yazı ve gezmeyi, yeni yerleri görmeyi çok seviyorum fakat yazları hep oturduğum yerde oturmaya devam ediyorum. Çoğunlukla elimde olmayan sebeplerden. Kah darbe girişimi oluyor, kah ihraç ediliyorum. Şimdi de pandemi çıktı meydana. Dünya bana çoktandır kendini kapatmış durumda. Ben de kitaplara dalarak dünyanın yerini geziyor, insanlar tanıyorum. Bu sefer de dört insanın dünyasına kabul edildim: Madam Amati, Elias Rukla, Aslı ve Toto.

Solstad futbola bayılıyor.


Türkçe’de yayınlanan ilk romanı  Mahcubiyet ve Haysiyet olan Dag Solstad, Norveçli bir yazar. Bizde Kuzeyli polisiyeler, diziler ve diğer edebi türler çok seviliyor. Roman, okumaya düşkün bir edebiyat öğretmeninin hayatını kökten biçimde değiştirecek bir olayla başlıyor ve öğretmenin geçmişi, modern dünyanın yarattığı yabancılaşma, modern bireyin kendisiyle hesaplaşması, aşk, evlilik ve dostluk sorgulanıyor. Solstad'ın ikinci romanı Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı da ilk romanın çok sevilip okunması üzerine yakın zamanda yayınlandı. Kendi halinde fakat zeki, entelektüel öğretmenimiz bu kez taşrada. Bakalım orda neler yaşayacak? İkincisini mutlaka okuyacağım. Siz de ilkini mutlaka okuyun.


Canım Rita ve Berge


Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda doğup, katliamlar ve savaştan kaçarak İstanbul’a, ordan İzmir’e gelmiş bir kadının, bir keman virtiözünün kısa hikayesi Madam Amati. Rita Ender, İzmir’de Beth İsrael sinagogunda gördüğü bir fotoğraftan yola çıkarak Madam Amati’nin izini sürüyor. Sıradan fakat dünya kadar büyük bu hikayeyi linkteki yazımda ayrıntılı anlattım. Biyografi okumayı sevenlere tavsiye ederim. (https://t24.com.tr/k24/yazi/rita-berge-ve-madam-amati,2220)


Bakın Puig'in (sağdaki) yanında kim var?

Manuel Puig bizde daha çok Örümcek Kadının Öpücüğü ile bilinir. Rita Hayworth'un İhaneti'nde ise Arjantin’in küçük bir şehrinde yaşayan küçük Toto’nun, sinema ve hayallerle örülü dünyasında, kadın-erkek ilişkileri, aile, erkeklik ve cinselliği tecrübe edişi anlatılıyor. Taşranın çıkışsızlığı, muhafazakarlık, arzu ve tahakküm sık sık karşımıza çıkıyor. Hollywood sineması ve sinemanın avutucu, hayal gücünü besleyen yönünü bir kez daha keşfediyoruz. Puig bu romanda farklı anlatım teknikleri kullanıyor. Günlük, mektup, monolog, diyalog... Hararetle tavsiye ederim.




En azından kapak güzel


Bana soran olsa, gelmiş geçmiş en iyi yerli yazarlar arasında Ayhan Geçgin'i ilk sıraya koyardım. Di'li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü son romanı Bir Dava'yı sanki bir başkasıyla ortak yazmış. Arada bir beni kendisine bağlayan Geçgin üslubu kendini gösteriyor fakat bütünlüklü olarak bakıldığında ısmarlama bir yakın tarih romanı gibi. Belki de öyledir. Umarım değildir. Yok yahu, Ayhan Geçgin öyle ısmarlama, zorlama roman yazmaz sanki. Neyse. Romanda, Ergenekon davasından tutuklanan bir deniz subayının kızı olan Aslı, aileden kaçarak bir hayat kurduğu Avrupa'dan ülkesine dönmek zorunda kalıyor. Dönünce de nelerden kaçtığını, kaçamadığını, nelere teslim olmak zorunda kaldığını ve nelerle mücadele ettiğini yeni baştan hatırlıyor. Bu davanın hikayesi, kendisinin, ailesinin, evliliğinin, gençliğinin ve Türkiye’nin hikayesi oluveriyor. Tabii Geçgin ne kadar kötü yazabilir, diye düşünerek, işe yaramaz başka kitaplar yerine bunu okuyabilirsiniz. 

Mahcubiyet ve Haysiyet, Dag Solstad, Çev. Banu Gürsaler Syvertsen, YKY.

Madam Amati, Rita Ender, Aras.

Bir Dava, Ayhan Geçgin, Metis.

Rita Hayworth’un İhaneti, Manuel Puig, Çev. Nihal Yeğinobalı, Can.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Nasıl anlatıyor, ne anlatıyor?



Bu yazıda konu ettiğim dört kitap hakkında düşünürken, pek bir göreceli olsa da "iyi edebiyat" severler için bir kitabın konusundan çok üslubunun, anlatım biçiminin, kurgusunun önemli olduğu hatırıma geldi. Demek ki kimi okur için arka kapakta özetlenen konudan ziyade, kitaptan yapılan alıntı yol gösterici oluyor. Kitapçıya gidip kitapları ayaküstü karıştırıp birkaç sayfa okumak veya son zamanlarda yaygınlaştığı üzere, oradaki bir koltuğa, banka çökerek yahut kitabevinin kafesine oturup bir şeyler içerken birkaç kitabı elden geçirip seçim yapmak çok daha isabetli. Tabii bazen güvenilir bir arkadaşın tavsiyesi de belirleyici oluyor. 
Ben özellikle genç kadın yazarların nasıl yazdıklarının yanında ne yazdıklarını, neyi konu ettiklerini merak ediyorum. Konu seçimi bir tür meydan okuma, özgürleşme hayali, bir şeyleri değiştirme cesareti de olabilir yerine göre. Genç kadın yazarlar da kaçınılmaz olarak aileyi, aşkı ve cinselliği konu ediyorlar en çok. İyi oluyor, memnunum ben. Hiç bitmez bu hesaplaşmalar çünkü. Şimdi gelelim bu yazının dört kitabına.

Beyer. Plak koleksiyonu mu o?



Karnau dünyayı neredeyse sesten ibaret olarak algılayan bir ses teknisyenidir. Nazi dönemi Berlin’inde SS’ler için çalışmaktadır. Bir gün Nazi liderlerinden birinin, Goebbels'in altı çocuğuyla yolu kesişir. Yarasalar'da, tarihi olaylara ve şahsiyetlere göndermelerle, İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşan sonu, Berlin’in Rus bombardımanı altında yakılıp yıkılması ve altı çocuğun dramatik akıbetini anlatırken, sesin fizyolojik yapısı, insan ve çevre üzerindeki etkisi hakkında da yazar Marcel Beyer. Karnau'nun dehası, çelişkileri, merhamet ve acımasızlığın iç içe geçmiş hali, faşizmin sıradanlığının bir bıçak ucuna dönüştüğü mutlaka okunması gereken bir roman Yarasalar. Tabii yine Tanıl enfes çevirmiş.

Benim kuşağımın zihninde Barlas'la ilgili en net imge.


Mehmet Barlas benim nezdimde hiç de sevilesi olmayan bir karakter. Çocukluğumdan beri de burnumun dibinde. Çünkü her sağ iktidarın yanı başında bulduğu bir figür. Özellikle Özal muhibbi olmasıyla hatırlanır. Hadi bunu geçtim, sevilesi olmayan başka bazı karakterler gibi entelektüel birikimi, sanatsal yeteneği, keskin zekası v.b. ile bakışınızı yine de üzerine çeken biri bile değil.
Fakat babası Cemil Sait Barlas kayda değer bir şahsiyet. Çıkardığı Son Havadis gazetesiyle basın tarihinde, siyasette önemli yeri olan, yaratıcı ve girişimci bir adam. Tabii serde anı okuma takıntısı da var. Bu sebeple elim gitti fuarda bu nehir söyleşiye. Fakat çocukluk ve gençliğini anlatacak derken tarafını beyan eden, tıynetini gösteren bir metin çıkarmış ortaya. Belli ki daha böyle bir kitap hazırlama fikri doğduğunda nasıl bir içeriğin ortaya çıkacağı fikri de belirmiş kafalarda.
Dün Dündür'de Barlas, çocukluğu, babası, eski siyasiler ve yenilerle ilgili anılarını anlatıyor anlatmasına ama bir samimiyetsizlik, yüzeysellik ve asıl meramının birilerine hoş görünmek olduğu hemen anlaşılıyor. Özal’ı ve Erdoğan’ı övüp onlarla ve diğer siyasetçilerle olan teklifsiz ilişkisiyle öne çıkmaya çalışıyor. Elit ve tuzu kuru bir gazetecinin, konumunu ve konforunu koruma mücadelesi.

Kesmez ve Sait Faik armağanı birarada


Melisa Kesmez'e daha fazla kayıtsız kalamadım. Bazı kitaplar herkesin elinde ve dilinde olunca bir mesafe koyuyorum ben de birçok kişi gibi. Ama kadın yazarları gözden uzak tutmak da istemiyorum. Başta söylediğim gibi bir kadının nasıl anlattığı kadar ne anlattığı da önemli. 
Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz'de Kesmez, kadın-erkek, anne-kız, anneanne/babaanne/hala-kız ilişkileri hakkında empati kurduran, ortak tecrübelere değen hikayeler anlatmış. Şehirli, orta sınıf kadının dertleri, travmaları, beklentileri, heyecanları, tutkuları da var. Nohut Oda'yı daha çok sevmiştim. Melisa Kesmez genç kadın yazarlar arasında bir adım öne çıkıyor. Bence okunmalı.

Amerikan yazarları hep aynı tasarımla poz veriyorlar. Çok sıkıcı.


Alfred ve Edit’in biri kız üç çocukları vardır. Hepsi büyüyüp kendi hikayelerini kurmuşlar ama bu hikayeler anne-babanın görmek istediği kadar başarılı olamamıştır. Jonathan Franzen'in Düzeltmeler'i, aile ilişkileri, kariyer, aşk, cinsellik ve yaşlılık üzerine. Amerikan ailesi ile Türk ailesi arasında bile benzerlikler görmek şaşırtıcı. Çok sayfalı bu kitabı daha bol zamanınız olduğunda okumanızı öneririm.



Yarasalar, Marcel Beyer, Çev. Tanıl Bora, İletişim.
Dün Dündür, Mehmet Barlas Kitabı, Söyleşi Göksan Göktaş, Türkuvaz.
Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Melisa Kesmez, Sel.
Düzeltmeler, Jonathan Franzen, Çev. Füsun Doruker, Sel.

29 Mart 2020 Pazar

Daha az okunulup, daha çok seyredilen karantina günleri


Ev karantinası günlerinde online alışverişler patlamış. Bugün bir hocamız, kıyafetlerde bedenin üst kısmını örtenlerin alt kısmını örtenlere göre daha çok satıldığını öğrenmiş. Online toplantılar ve aile görüşmeleridir buna sebep herhalde. Ben de bu iş uzadıkça online toplantılara makyaj yapıp küpe takarak katılım göstermeye başladım.

Ne diyordum? Online alışveriş furyasına ben de kitap sipariş ederek katıldım. Fakat katılmaz olaydım. Akşamın bir vaktinde kapıya iki ayrı şirketten kargocu geldi. Her ikisi de oflayıp puflayarak, hatta ağlayıp inleyerek çıktılar tek katı. Kapıya paketi attıkları gibi de gittiler. Ne imza, ne tc kimlik, ne bişey. Bin pişman oldum. Evde zaten onyıllarca yaşasam okuyup bitiremeyeceğim kadar kitap varken, böyle bir zulüm yaşattım zavallıcıklara. Maaşları hiç artmazken, mesai saatleri ve karşılaştıkları riskler durmadan artıyor.

Karantina günlerinde daha fazla kitap okunacağı varsayılıyor. Ama ben emin değilim. Seyretme fiili daha yaygın çevremde. Abonelikle izlenebilen dijital kanallardaki diziler rağbet görüyor. Ben de daha çok okuyacağımı sanırken, evden çalışmanın ve evde çocukla yaşamanın gadrine uğramış durumdayım. Haliyle daha az okuyorum. 

Bir süre sonra duruma alışırız, diye düşünerek yine dört kitaptan bahsedeyim size.


Giovanni’nin Odası, çocukluğumdan evden ayrıldığım güne kadar hep babamın küçük kitaplığında durdu. Kimse alıp okudu mu, bilmiyorum. Ama ben kendi evime giderken onu yanımda götürmüştüm. Daha geçen yıl bu çok eski baskıyı okumaya sıra geldi. İyi ki de gelmiş. James Baldwin'i bize rahmetli Engin Cezzar ile Gülriz Sururi tanıtmışlardı. Yakın zamanda okuduğum Osman Necmi Gürmen'in anılarına bakılırsa, bu üçlünün hep bir Hollywood senaryosu projeleri oluyormuş.
Üçünün İstanbul'da bir meyhanede çekilmiş fotoğrafları ara sıra gündeme gelir. Baldwin hem cinsel kimliği, hem de cüretkar bir yazar olması hasebiyle babamın kütüphanesinde pek ayrıksı durmuş demek yıllarca. 
Giovanni'nin Odası'nda, İtalyan Giovanni ile Amerikalı David, Paris’te karşılaşır ve aynı odada kalmaya başlarlar. David’in tereddütleri ve tutkusuyla bir arada yürüttüğü, Giovanni’nin ise dört elle sarıldığı bu ilişki, David’in sevgilisi Hella tatilden dönene kadar sürer. David’in aşkı Giovanni’nin felaketi olacaktır. Oda metaforunun, eşcinselliğin, Paris’in bohem hayatının ön planda olduğu bir aşk, tutku ve nefret romanı. YKY yeniden bastı. Hararetle tavsiye ederim.

Harika bir fotoğraf değil mi? Baldwin İstanbul'da.


Zabel Yesayan'ın eleştirmenler tarafından en çok beğenilen eseri olan bu novella, yani Son Kadeh, İstanbul’da zengin ve başarılı bir adamla evli, iki çocuklu Adrine’in yasak aşkına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Adrine'in duygu dünyasını ve doğayı tasvir eden mektuplar bunlar. Hüsranla sonuçlanan hikayeden çok, aşk ve onun yarattığı esrime ile yasak aşkın dönemin Osmanlı toplum hayatında, gayrimüslim cemaatinde nasıl karşılandığı dikkatini çekiyor okurun. Sosyal tarihe katkı niteliğindeki bu kitap sırf bu yüzden bile okunabilir. Biliyorsunuz Yesayan çok güçlü, cesur ve dikkat çekici bir karakter.

Mücadeleci ve talihsiz bir kadın: Yesayan


Otopsim'de Jean-Louis Fournier bu kez de öldüğünü ve bedeninin kadavra olarak bağışladığını tahayyül ediyor. Bedeninin genç ve güzel bir hekim adayı tarafından kesilen her parçasıyla hayatının bir evresini, duygularını, arzularını ve karakterini tahlil ediyor. Kısa anı romanın kurgusu çok çarpıcı fakat Fournier'nin "aşırı erkek"liği (yoksa Alfa Erkek olma iddiası mı demeli) beni boğuyor. Yine de ona kıyamıyorum. Anlatım gücüne hayran olmamak elde değil çünkü.

Alfa erkeğin çocukluğu :)


Çok sevdiğim arkadaşım Hande Aydın'ın Kuru Su adlı romanı Ayizi'nden çıkmıştı. Romanda Aden, dünyaca ünlü bir muhabir olan annesi ölünce, onun vasiyeti sayılabilecek bir maceraya girişir. Türkiye’ye gelerek, önce Karadeniz bölgesine yapılacak HES’leri protesto eden ekibe katılır. Daha sonra soyunup korunaklı ormanda durmadan koşarak bireysel bir protesto eylemine başlar. Kendisine hukuki destek versin diye çağırdığı Ersin, manevi destek gördüğü Güzel Sanatlar hocası Yaşar ve HES’lere karşı direnen aktivistlerden kurulu bir hikaye. Güncel bir Türkiye panoraması. Tavsiye ederim. 

Hande'nin (en sağdaki) imza günündeyiz


Giovanni’nin Odası, James Baldwin, Tektaş Ağaoğlu, Ağaoğlu Yayınevi.
Son Kadeh, Zabel Yesayan, Çev. Mehmet Fatih Uslu, Aras.
Otopsim, Jean-Louis Fournier, Aysel Bora, YKY.
Kuru Su, Hande Aydın, Ayizi.



22 Mart 2020 Pazar

Bizden Sonra Yetim Kalacak Şeyler


Sokağa çıkma yasağına ramak kaldı sanki. Evde oturmayı seven insan bile, dışarı çıkma ihtimali ortadan kalkınca huzursuz oluyor. Fakat evde oturmayı hiç sevmeyen ben tuhaf bir biçimde evden sıkılmıyorum. Biraz evden çalıştığım için iş yetiştirme çabasından, biraz da evdeki ergene yemek yetiştirip, okuldan kopmamasını sağlamaya uğraşmaktan herhalde.

İşten güçten başımı alıp okumaya fazla vakit ayıramıyorum bu aralar. Ama yeni kitaplar ısmarladım. Heyecanla bekliyorum. Tsundoku'ysa tsundoku kardeşim. Tek bağımlılığımız bu olsun!

Şimdilerde alışverişe gidilemiyor ya, oturduğunuz yerden bazılarını beğenip ısmarlarsınız diye yeni bir dörtlüden bahsedeceğim.

İlki, Ian McEwan'ın Amsterdam'da Düello'su. Çocuk Yasası ile hayran olduğum, Sahilde ile biraz daha bağlandığım yazar, bu kitap ile beni kendinden epey uzaklaştırdı. Yakın iki erkek arkadaş, ortak eski sevgililerinin cenazesinde buluşur ve kendilerini bir politik entrikanın içinde bulurlar. Merhum Molly’nin tüm aşıkları oradadırlar ve Molly’nin kocası intikam peşindedir. 
Basın piyasasının işleyişini, ikiyüzlü ahlakı, kayırmacılığı ve sansasyonel gazetecilik anlayışını eleştiriyor yazar bu romanda aynı zamanda.Çocuk Yasası'nda olduğu gibi ahlaki sorgulamalar yapan, müzikten, edebiyattan ayrıntılı bir şekilde bahseden yazar, kurgusunu çok basit yapmış fakat. O yüzden sürpriz olması umulan final bölümü bile amatörce olmuş. McEwan okuyacaksanız bundan başlamayın.

Sahilde'nin filmi de varmış. Siz onu okuyun.


Kafka Yayınevi'nin kitaplarını genelde çok beğeniyorum. Bir Düşüşün Güncesi'ni de çok beğendim. Michel Laub, bu romanda Yahudi soykırımını, yaşananları sadece dedesinin Auswitz hikayesinden bilen bir Yahudi gencin kişisel hikayesi ile bağlantılı olarak anlatıyor. Duygu sömürüsü yapmadan, Yahudilerin kendilerini koruma reflekslerinin kendilerine ve çevrelerine verdiği tahribatı da anlatarak... Bellek, aile, vatan, cemaat gibi kavramlar arz-ı endam ediyor roman boyunca. Çarpıcı açılışı da cabası.

Laub. 


Müzisyen ve yazar Ketıl Bjornstad’ın yarı otobiyografik olduğunu düşündüğüm romanı Müzik Uğruna, Norveç’te doğup büyüyen Aksel’in ünlü bir piyanist olma hayalleri etrafında şekilleniyor.  Yetenekli bir insanın müzik piyasasının entrikalarıyla yüzleşmesi, annesinin kaybı ve ablasıyla, babasıyla ilişkisi üzerinden aile, aşk, ebeveynlik kavramlarını sorgulaması romanın ana eksenini oluşturuyor. Hırs, rekabet, acımasızlıkla örülü bir büyüme hikayesi de denebilir Müzik Uğruna'ya. Norveç’in çetin iklimi, doğası da anlatıya eşlik ediyor. Çevirisi daha iyi olsaydı daha okunaklı olurdu ama yine de tavsiye ederim.

Norveçli yazar


Oya Baydar çok üretken, ben de onu okumaktan bıkmıyorum. Yetim Kalacak Küçük Şeyler başlığı bana çok cazip geldi. Bu başlık altında yazar, kalbinde, ruhunda iz bırakan anıları, kişileri, olayları ama en çok da anları kısa kısa ve çarpıcı biçimde anlatmış. Siz de düşünmez misiniz, sizden sonra kimse tarafından bu kadar çok sevilmeyecek, sahiplenilmeyecek, anımsanmayacak şeyleri, anları, olayları, kişileri? Bence bu kitabı da okuyun ve sizden sonraya kalacak olanları şöyle bir aklınızdan geçirin. Belki birilerine daha fazla özen gösterir, bir şeyleri daha sık yaparsınız. 

Bu kadar küçük şeyler işte...


Amsterdam’da Düello, Ian McEwan, Çev. Ülkem Çorapçı, YKY.
Bir Düşüşün Güncesi, Michel Laub, Çev. Canberk Koçak, Kafka.
Müzik Uğruna, Ketıl Bjornstad, Çev. Deniz Canefe, Metis.
Yetim Kalacak Küçük Şeyler, Oya Baydar, Can.

15 Mart 2020 Pazar

Evde Oturma Günlerinde Kitap


Evde oturmayı hiç sevmem. Ama madem evde oturuyoruz, dinlenmekten fazlasını yapalım diye düşünüyorum. Okuyalım mesela, yazalım da. Okumak insana hem iyi geliyor, hem de zorluyor. Bazı okumalar geçmiş kişisel travmalara el ediyor, bazıları ise kolektif olanlara. Ama öyle de olması gerek bana göre. Duyguları zorlamalı, bilinçaltını ve hatta dışını kanırtmalı, ki şifa bulalım. 

İşte bu ev eksenli günlerde ben yine okuyorum. Şu an elimde iki roman var. Biri keyif için seçtiğim: Kedi Murr'un Hayat Görüşleri (E.T.A. Hoffmann). Alman romantik edebiyatının zirvesi sayılıyormuş. Diğeri ise yazmakta olduğum, Robert Kolej hakkında bir makale için: Pervaneler (Müfide Ferit Tek). 

Hoffmann çok yönlü bir aydın. Hatta bence bir deha. Bir kedinin kaleminden tüm bir dünya tarihini, felsefeyi, siyaseti, duygusal ilişkileri ti'ye alıyor. Müfide Ferit ise tanısam tahammül edemeyeceğim zehirli bir kafaya sahip fakat hayranlık uyandıran bir kalemi var. 

Şimdi onlardan uzun uzun bahsetmeyeyim ama. Kitap dörtlemeleri serisine devam edeyim. 

Eyüp Aygün Tayşir'i 4 Hane 1 Teslim ile tanımış ve çok sevmiştik. Bana, Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ünü okurken hissettiklerimi hissettirmişti. Tuhaflıklar Fabrikası ikinci kitabı. Bir distopya bu. İlk kitaptan sonra okuru bambaşka bir yere savuruyor. Bilinmeyen bir ülkede,  eski düzen yıkılıp yenisi kurulduktan sonra bir akademik kurumda yaşanan tuhaflıklar anlatılıyor. Etik dışı ve akıl dışı olaylar üniversite ortamına hakim oluyor. Üniversite camiasını, akademisyenlik kurumunu, siyasette otoriteryanizm ve klientalizimi eleştiren bir roman bu. Bilinmeyen ülkenin Türkiye olduğuna şüphe var mı? Bence mutlaka okuyun. (Kitap yayımlandıktan sonra bununla ilgili ayrıntılı bir yazı yazmıştım gazeteduvar'a: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/11/08/bir-tuhafliklar-fabrikasi-olarak-universite/)

Sadece iyi bir yazar değil, tanısanız sevebileceğiniz bir adam Tayşir


Çocukken Mihail Zoşçenko'dan Lastik Pabuçlar'ı okumuştum. Kitaptaki hikayelerin politik mesajlar taşıdığını o kafayla bile anlamıştım. Küçük Kara Balık ile birlikte bu kitap ta, statükocu ailelerin yan gözle baktıkları yayınlardı, çocuklara özgürlük ve otoriteye boyun eğmeme fikrini aşılayan eserlerdi. Yıllar yıllar sonra, kitaplığımdaki eskiden kalma kitapları hayata döndürme operasyonuyla elime aldığım Sinirli İnsanlar, Sovyet sisteminin aksayan yanlarını, baskıcı yönünü alaycı bir üslupla eleştiren öykülerden oluşuyor yine Öykülerde sıradan insanlar, günlük hayatın basitliği içinde sistemin zorbalığını görüyorlar. Bunun yanında, aristokrasi eleştirisi de yok değil. Ancak Ülkü Tamer çevirisine rağmen, dil çok aksıyor. Akmıyor anlatı. Yayıncılıkta editoryal mühadalenin önemini hatırlamakta yarar var.

Zoşçenko: böyle bir fotoğraf çektiren yazarı da tanımak isterdim


Sanırım ilk kez Müge İplikçi okudum. Çok Özel İsimler Sözlüğü'nü, bir Ankara kitap fuarında İplikçi'ye başlangıç kitabı olarak satın almıştım. Hem kitabın ismi, hem de arka kapak yazısı bunu seçmeme sebep olmuştu. Kitaptaki kısa öykülerin her birinde bir ismin peşine takılıp o kişinin etrafında örülen hikayeler anlatılıyor. Bu tür bir kurgu çok çekici. Şiddet, aşk, dostluk, eşyalarla ilişkiler, gündelik hayat, ebeveynlik, meslekler. Fakat hikayelerin dili çok sarsak. Edebi tat vermiyor. Oysa bazı hikayeler konuları bakımından çok cazip, keşke uzasa, hatta  romana dönüşse diye düşündürüyor. Ama işte bu kadar.

Kapak güzel


Arne Bellstrof'un yazıp çizdiği Alman Sevgili bir çizgi roman. Beatles’la müzik hayatına başlayan Stuart Sutcliffe’in, grup henüz ünlü değilken ve Hamburg’daki salaş meyhanelerde çalıyorken tanıştığı Astrid Kirchherr ile aşkını, gruptan ayrılıp Almanya’ya yerleşmesini ve erken ölümünü anlatıyor. Aynı zamanda grubun ilk yıllarını ve dönemin kültürel atmosferini, gündelik hayatı anlatıyor. Mutlaka okuyun, derim. 

Tanıl Bora'nın çok iyi çevirisiyle...


Tuhaflıklar Fabrikası, Eyüp Aygün Tayşir, İletişim.
Sinirli İnsanlar, Mihail Zoşçenko, Çev. Ülkü Tamer, Milliyet Yayınları.
Çok Özel İsimler Sözlüğü, Müge İplikçi, Can.
Alman Sevgili, Arne Bellstorf, Çev. Tanıl Bora, İletişim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...