hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2016 Cumartesi

Temmuz sıcağına özlem

Son yazıyı yazdığımdan beri, iki takipçim arazi olmuş. Sebebini tahmin ediyorum. O arada neler olup bitti, biliyorsunuz. Keşke tahminimde yanılmış olsam. Yazık, çok yazık...

Son zamanlarda sohbetlerine kulak kabarttığım kalabalıklar içinde kendimi sık sık Ezginin Günlüğü'nün şu şarkısını mırıldanırken buluyorum: "Ah efendim, bırak beni/Bir başım var alıp gideyim/Ah efendim, bırak gideyim/Sen kazandın ama ben haklıydım".

Hem bir avucuz, hem de arada kalıp sıkıştık. Höf!

Neyse, kalan sağlar bizimdir. Bakalım Temmuz okumaları nelermiş.

Mutfakta bir şeylerle uğraşırken NTV Radyo dinlediğimi daha önce söylemiştim. Radyoda Adnan Bostancıoğlu "Köşedeki Kitapçı" diye bir kitap tanıtım programı hazırlıyor. Programın adı zaten güzel. Bazen çok hoş kitaplarla Bostancıoğlu sayesinde buluşuyorum.

Akhil Sharma'nın Aile Hayatı adlı kitabından da o programlardan birinde bahsetti Bostancıoğlu. Çocuklarının geleceği daha iyi olsun ve daha müreffeh yaşasınlar diye ABD'ne göçen binlerce Hintli aileden birinin hikayesi anlatılıyor kitapta. Hikaye Akhil Sharma'nın kişisel hikayesiyle büyük ölçüde örtüşüyor.

Aile daha ABD'ne gider gitmez, parlak bir zekaya sahip ve iyi bir eğitim olanağı yakalayan büyük oğulları bir havuz kazası geçirerek komaya girer. Bu travma bundan sonraki hayatlarını şekillendirecektir. Hint kültüründe ebeveynlik halleri, gündelik hayat, sosyal ilişkiler hakkında da konuşuyor Aile Hayatı. Mutlaka okuyun.

Hintlilerle kültürel akrabalığımız var bence.


Chuck Plunhink'i Dövüş Kulübü filmiyle tanımıştım. Daha doğrusu filmi ve bir romandan uyarlandığını biliyordum da, zor isimli yazarının adını aklımda tutmamışım. Ayıp olmuş.

Dövüş Kulübü'nün rüzgarıyla yola çıkan son romanı Bir Haz Markası: Beautiful You, keşke sadece edebi bir hayal kırıklığı olsaydı. Aynı zamanda cinsiyetçi klişelerle örülü, cinsellik ve tüketim kültürünü birleştiren fantastik bir anlatı. Kadınlara kendi başlarına cinsel haz sağlama vaadinde bulunan birtakım fantazi ürünler pazarlayan Linus Maxwell yaygın tabirle gözde bir bekardır aynı zamanda. Beautiful You markasıyla pazarlanan ürünleri önce genç, hırslı ama sıradan bir fiziksel görünüşe sahip taşralı avukat Penny üzerinde dener. İşe onu kendine aşık ederek başlar.

Devamını okumak isteyen görür. Ama "Kadınlar ne ister?" sorusunun cevabını en iyi kendisinin bildiğine emin Plunhink'e tahammül edebilirse...

Bu kitabı okuyan bazı arkadaşlarla hayal kırıklığımı paylaştım. Kimi bana hak verdi, kimi vermedi. Önemli bir kısmı da Plunhink'i bir kalemde silip atmamamı, diğer romanlarının çok daha okunası olduğunu söylediler. Şahika, Gösteri Peygamberi'ni verdi. Gösteri Peygamberi, yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret merakı hakkındaymış. Bakalım...

Bizi bizden iyi tanıyan Bay Çok Bilmiş.


Ağzımda kötü bir tad bırakan Plunhink'ten sonra garantili bir okuma yapayım, diye bakınırken, yıllardır rafta bekleyen, ablamdan ödünç aldığım ve okumayanın öbür dünyada cenneti göremeyeceği Sahilde Kafka'yı elime aldım.

İyi ki de almışım. Bu kadar hacimli bir romanı, sonlarına doğru, "Artık uzatmasan!" diye söylenmiş olsam da, sıkılmadan okudum. Murakami'yi Yaban Koyununun İzinde ile çok sevmiştim. Sahilde Kafka da okuduğum çer çöp kitaplar içinde parıldayan bir roman oldu. Kafka Tamura'nın hikayesini hiç unutmayacağımı varsayıyorum.

Tüm hayatımız bir evden kaçma ve eve dönüş hayali ile örülüyse eğer, Kafka Tamura bize bunu yaşayarak gösteriyor. Bu arada Japon kültürüne dair bilgi sahibi de oluyoruz.

Koşan, müzik yapan ve yazan bir adam.




Aile Hayatı, Akhil Sharma, Çev. Ergin Kaptan, April
Bir Haz Markası: Beautiful You, Chuck Plunhink, Çev. Ahmet Aybars Çağlayan, Ayrıntı

Sahilde Kafka, Haruki Murakami, Hüseyin Can Erkin, DK

28 Eylül 2014 Pazar

Bu mesleğe giriş maceram ve bunalımlı yıllar

Erken denebilecek bir yaşta (24) devlet kapısında çalışmaya başladım. Şanslıydım, hedeflediğim, hatta takıntı haline getirdiğim bir mesleğin mensubu olarak girmiştim devlet kapısına, akademisyenlik... Ama şanssız olduğum ve meslek hayatım boyunca peşimi bırakmayan taraf, bir "haksızlığa uğrama" hali, "sırtını dayayacak kimsesi bulunmama" hali ile yaşamamdı.

Aslında fakülteyi 22 yaşında bitirmiştim. Hemen o yıl da yüksek lisansa başlamıştım. Daha öğrenciyken sebatla ve inatla denediğim gazetecilik işinde başarılı olamayacağım anlaşılmıştı. Kan uyuşmazlığı vardı bu meslekle benim aramda. Halbuki daha çocukken karar verdiydim gazeteci olmaya. Ama benim kararlılığım yetmiyormuş demek ki, mesleğin de beni sevmesi gerekiyormuş.

Neyse efendim, gazeteci olamayacağımı anlayınca, gazetecilik pratiğindeki işleyişi de deneyimlediğim için, ben bu işe uzaktan bakıp teorisini yapayım diye karar verdim. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seven biri başka ne karara varsın? Bu kararı verince de hemen yüksek lisansa başvurdum kendi fakültemde.

Bizim hayata atıldığımız yıllarda bir işe girmek, haliyle araştırma görevlisi olmak da, sınav kabusu görmek anlamına gelmiyordu. ALES males yoktu. Var olmaya başladığında da göstermelik bir sınav olmaktan öteye geçmedi uzun süre. Tek kabusumuz yabancı dil sınavları oluyordu devlet liselerinden mezun çocuklar olarak. O sınavlar bile şimdiki kadar acımasız değildi. Kendi kendinize çalışarak alıyordunuz yeterli notu.

Ben yüksek lisansa başlar başlamaz, çeşitli iletişim fakültelerinin kapılarını zorlamaya başladım. Takıntılı bir insan olarak yılmamaya kararlıydım. Önce kendi fakültemi denedim. Hem de birkaç bölümü birden. Derdim neyse? Ben jüri üyesi olsam, iki ayrı bölüme başvurmuş bir adaya iyi gözle bakmam. Birinci denemenin başarısızlıkla sonuçlanması hiç moralimi bozmadı. İkincide ise sürpriz! Kazanmıştım araştırma görevliliği sınavını. Akşama kadar bekleyip sonuçların asıldığını ve orda, "kazananlar" başlığı altında adımı gördüm ve tüy kadar hafif, esrik bir şekilde eve gittim. Babam ve annem de en az benim kadar sevindiler. Babamın, "İyi oldu kızım, bir kadın için en ideal meslek öğretmenliktir" cümlesinde somutlaşan muhafazakarlığını bile görmezden geldim.

Ertesi gün gerekli evraklar nelermiş, diye öğrenmek üzere babamla fakülteye gittik. Ta ta! O da ne? Adımın "kazananlar" başlığı altında yer aldığı listeyi indirmiş, yeni bir kazananla başka bir liste asmışlardı. Ben en çok babamın kederine ve öfkesine takılıp kalmıştım. Gidip sekreterlikle konuşmasına, sesini yükseltmesine engel olamadım. "Hocalar sonradan karar değiştirdiler" diyordu sekreter. Ben ise elim ayağım boşalmış, konuşulanların geri kalanını duyamaz halde kapı eşiğinde bekliyordum. Herkesin şimdiki aklı daha akıllıdır ya! Şimdiki aklım olsa, dava açardım. Kazanırdım da. Geçmiş gitmiş işte! Sonra babam kırık dökük dönüş yolunda bana "Her işte bir hayır vardır kızım, şerde bile hayır vardır" dedi. Bu bana teselli olabilir miydi o anda? Sonradan kıymetini anladım ama bu sözün. Yine de söylendiği anda hiçbir hükmü olmuyor. İkimiz bir olup küfretsek bunu yapanlara daha fazla sevinecektim o gün.

Ama tabii ben yılmadım. Konya'da açılan sınava başvurdum ertesi yıl. Bu sefer de, mülakata kadar geldiğim halde yine başarısız oldum. Hemşehrilik ve eski öğrencilik kontenjanından başka birisinin alındığını beyan ettiler. Birlikte sınava gittiğimiz iki arkadaşım da aynı durumdaydı. Yükü sırtlamak kolay oldu bu sefer. Hem şehri de sevmemiştik. Kazansaydık napıcaktık ki orda? Böyle konuşa konuşa, kendimizi rahatlatarak geri döndük. Haliyle o kadar koymadı kaybetmek. Hem yine bugünkü aklım ve tecrübemle değerlendirdiğimde durumu, bir hocanın yıllardır tanıdığı öğrencisini asistan olarak almasının makul olduğu hükmüne varıyorum.

Sonra sıra Ankara'daki ikinci İletişim fakültesine geldi. O da Gazi Üniversitesi'ndeydi. Habire de sınav açıyordu. Görece yeni olduğu için elemana ihtiyacı vardı. Her sınava başvurdum. Hepsinde mülakata kadar geldim. İlkinde üniversitenin hocalarından birinin, başka bir uzmanlık alanında çalışan yeğenine söz verilmişti, geri çevrildim. İkincisinde, alınması istenen kişiye takoz olmayalım diye, diğer adaylara sınav yapıldıktan bir gün sonra çağrı gönderilmişti. İşte yeni bir dava konusu. Bugünkü akıl, nerdesin?

Son sınavda, artık ümitlerim tükeniyordu. Yine Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'ndeydim. Mülakata kadar geldim yine. Elim güçlüydü, yabancı dil ve bilim sınavı notlarım iyiydi. Mülakat salonuna girdiğimde, o zamanki dekan bana: "Yine mi sen? Bıktım senden. Ne inatçıymışsın. Şansın yok işte, anlamıyor musun?" dedi. Tuhaf bir inattı bendeki. Başkası olsa o an çıkıp gider. Ağzına geleni söyler. Nasıl olsa kaybedecek bir şeyi yoktur. Ama beni şeytan dürtmüştü herhalde. Sesimi çıkarmadan bekledim. Sorular başladı. Hepsini iyi cevapladığımı düşündüm daha cevaplarken. Halbuki panikleyen bir insanımdır. Hele mülakatlarda.



Mülakatı yapan jüride, Türkiye'de bilişim alanının gelişmesine öncülük etmiş kıdemli ve de çok iyi niyetli bir hoca vardı. Bir de neşeli bir iktisat hocası. Dekanın öfkesi ve hırçınlığını törpülediler. Bana hiç de haketmediğim övgüler yağdırdılar ve ben o sınavı kazandım. Kazasız belasız da işe başladım.

Başladım ama üvey evlat olarak başladığım işte, her türlü alet edevattan mahrum bırakıldığım kalabalık bir odada dünya kadar angarya iş yapmaya mahkum edildim. Sekreterlerin yapması beklenen, davetiye yazma, gidip dağıtma gibi işleri de ben yapıyordum. Tezimi yazdığım halde bir tek benim daktilom yoktu. Odada sadece yönetime yakın olan bir kişide telefon vardı. Biri bizi ararsa kalkıp onun masasına gidiyorduk. O da bu durumdan hiç hoşlanmıyordu. Gidip hamisi olan dekana şikayet edince, o hakkımız da elimizden alındı. Bir tek onun kitaplığı vardı ama hiç kitabı yoktu. Oraya biblolar falan koyuyordu. Bizim kitaplarımız yerde veya masamızın üstünde yığılı duruyordu. Biz, diye bahsettiğim solcu ve inatçı olduğum için sevilmeyen ben ile ülkücü oldukları ve yönetime ters düştükleri için sevilmeyen birkaç araştırma görevlisi ve uzman.

Beni mecbur kalarak kuruma alan ve bu yüzden de benden nefret eden dekan, zırt pırt odasına çağırıyor, saçma sapan gerekçelerle azarlıyor, "Bugün niye uğramadın?" deye kafa tutuyor, sürekli iş yığıyordu. Ayaklarım geri geri gidiyordu her gün işe gelirken.




Kitap dizmekte ne var ki? diyesim geliyor. O derece bezdirilmiştim yani.

Neyse günü geldi malum dekan gitti. Biraz rahatladım. Yeni elemanlar alındı. İşbölümü oldu, arkadaşlıklar kuruldu. Ama bugün adına mobbing denilen, ayrımcılık, kötü muamele ve baskı dönem dönem azalmakla birlikte hiç bitmedi. 2010 yılında ordan ayrılana kadar hakettiğim hiçbir kadroyu alamadım. Ruh ve beden sağlığımın bozulmasının yanı sıra hakettiğim maaş artışını da, kadrosuzluk sebebiyle elde edemedim. Ama babamın yıllar önce sarfettiği, "şerde bile hayır vardır" sözü bu baskıcı ortamdan kurtulmamı sağlayan olaylar gerçekleştiğinde gözle görülür hale geldi.

Bütün bunlar, Gazi Üniversitesi'nin Türkiye'nin ilk mobbing merkezini açtığı haberini duyduktan sonra kafama üşüştü. Yazıp sizinle paylaşayım dedim.

19 Eylül 2014 Cuma

Çantalar bizi söyler

Sözlerden Kaçış Çantası


Yıllardır sıkı takipçisi olduğum 5harfliler.com sitesinden kızlar, "Hadi Ben Kaçtım" adı altında, kadın çantalarının içindekileri sergiliyorlar. Sergiye ilişkin bilgi şu linkte:
http://www.5harfliler.com/hadi-ben-kactim-sergiye-davetlisiniz/

"İçinde bütün dünyayı taşıyan, ağır, tedarikli çantalar"dan yola çıkarak hazırlamışlar bu sergiyi. Çok yerinde bir tespit olmuş çantalarla ilgili yaptıkları. Kendi çanta hazırlama ve kullanma tecrübemi gözümün önüne getirdim bu sergi davetini görünce.

Çantalarımızın içine tıkıştırdıklarımızı hiç de öylesine tıkıştırmadığımızı hatırlatıyorlar bize. Çantalarımızdaki tüm o şeyler olmasa kendimizi eksikli, güvencesiz ve zayıf hissedeceğiz diye düşünüyorum. Ne kadar ağır çekerse çeksin, o şeyler olmadan evden adım atamıyoruz.

Ben çantama doldurduklarımla nam salmış biriyim yakın çevremde. Hava hafif serinse hırkalar, şapkalar, her türlü ağrı kesici ve soğukalgınlığı ilacı, kağıt ve ıslak mendiller, kağıt, kalem, fotoğraf makinesi; hava sıcaksa yine şapka, yelpaze, güneş gözlüğü, her daim kitap ve daha neler...

Öylesine değil bu obje bolluğu. Nelerden kaçtığımızı, neleri dayanak yaptığımızı, nelere mecbur, nelere meftun olduğumuzu da gösteriyor. Bizi, çantamızı afet çantası hazırlar gibi hazırlamaya mecbur eden "kutsal" rol dağılımını görünür kılıyor. İstanbul'da olan görse bu sergiyi ne güzel olur. Bize de anlatır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Evini valize sığdırmak

Dün, İstanbul'dan Ankara'ya gelen "20 dolar, 20 kilo: İstanbullu Rumların Sürülmesinin 50. Yıldönümü" sergisini görmeye gittik. Mimarlar Derneği'ndeydi. Şu linkte serginin tanıtım filmi var:

http://1964.babilder.org/20-dolar-20-kilo-tanitim-filmi/

Geçmişle hesaplaşma pratiğinden söz etmek, tehlikeli sularda yüzmek oluyor ülkemizde. Ayvalık'taki Rum evlerinin eski sahiplerinden bahseden yazım üzerine "ağzımın payını vermeye" yeltenen milli duygularla coşmuş ve anonim kimliklerin arkasına sığınmış okurlarla karşılaştım. Blog yazarlığı yapmaya karar verdiğimde bunların olacağına dair uyarmıştı arkadaşlarım. Her neyse...

Serginin meramına gelelim: Babil Derneği, 1964'te sınırdışı edilen çok sayıda Rum kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hüzünlü hikayesini sözlü tarih görüşmeleri ve gazete arşivleri aracılığıyla, birinci ağızdan anlatmak istemiş. O dönemde çocuk ve genç olan birçok Rum'la yapılmış görüşmelerde, toprağından, evinden, ailesinin bazı fertlerinden ve içine doğduğu, alıştığı hayattan koparılmış insanların kırgınlığı insanın içine işliyor. Geride bıraktıkları, tamamen yitirdikleri, değiştirmek, dönüştürmek zorunda kaldıkları hayatları sükunetle ama hüzünle anlatıyorlar. Bunca yıl ve bunca yaşanmışlık sonrasında bile İstanbul'a duydukları bağlılığı, özlemi dile getiriyorlar. Sergi mekanına yerleştirilmiş ekranlardan bu görüşmeleri izleyebiliyor, kulaklıklarla dinleyebiliyorsunuz. Fotoğraflar ve altlarındaki Rumca ve Türkçe alıntıları yeniden yeniden okuyup dehşete kapılıyorsunuz. 1964 yılında iktidar partisinin CHP ve başbakanın da İnönü olduğunu hatırlatmak isterim.


Göçmek kaldırılması ağır bir yük, hele de göçe zorlanmak bir insan hakkı ihlali. İrini'nin hikayesi ve "bir evi tek bir valizin içine sığdırma" metaforu insanın içini burkuyor. Çocuklar için bir çok şeyin daha kolay olduğuna dair saptamayı sergideki şu fotoğraf doğrular göründü bana:

Bir eylemlilik, uçak yolculuğu, hele de yanında ailen varsa yeni maceralar vaad eder. Hatırlarsınız çocukluğunuzdan. Ama yaşlılar... Hayatının son günlerinde yeni bir hayat kurmaya zorlananlar... Mesela şu kadın:


Bir gün devlet karşına dikilip, "Artık bizim vatandaşımız değilsin! 20 dolar para, 20 kilo da eşya al ve çek git burdan!" dediğinde, nihayetinde her insanın vatanının ve sığınağının kendi bedeni ve ruhu olduğu gerçeğiyle yüzleşmek ne travma!
Serginin açılışında konuşma yapan Rum cemaati temsilcilerinden biri, "bundan on yıl önce böyle bir sergi açılacağını söyleseler bana, ona akıl hastanesine gitmesini söylerdim" dedi. Geçmişle hesaplaşma pratiğinin hayalinin bile delilik olduğu günlerden bu günlere... Ötekini dinleme, onunla empati kurma ihtimalinin hükümetlerin taktiklerine kurban gitmemesini sağlamak, sıradan insanlar olyarak bizim elimizde.

15 Ağustos 2014 Cuma

Çakıl taşları suyla birleşince



Çakıl taşlarını çok severim. Ne zaman deniz kıyısına gitsem, gözüme kestirdiklerimi toplar yanımda getiririm. Gel gelelim, sahilde, suyun içinde parlak ve neşeli olan taşlar eve gelince mahzunlaşır, sararır solarlar.


 Çakıl taşlarını güzelleştiren sudur. Başka bir deyişle, "Güzelliğin on pare etmez, bu bendeki aşk olmasa".

İşte bazı insanlar, bazı kitaplar, bazı mekanlar, bazı müzikler, bazı kokular, bazı şarkılar bünyemde çakıl taşının suyla birleşmesinin yarattığı etkiyi yaratıyorlar. E bazen de sular çekiliyor tabii...

8 Ağustos 2014 Cuma

Suriyeliler ile imtihanımız

Göç en çok kadınları ve çocukları mağdur ediyor. Dilini konuşamadıkları, iklimine alışkın olmadıkları, yol-iz bilmedikleri, dini-ırkı, duruşu-bakışı farklı olan insanların arasına düştülerse hele...

Erkekler sokağa çıkabilir, iyi kötü iş bulabilirken, kadınlar ve çocuklar eşsiz-dostsuz, okulsuz ve hatta düşmanca muameleye maruz kaldıkları, derme çatma evlerin, bazen çadırların içinde hapisler. Endişeli, giderek umarsız ve bitkin.

Türkiye'ye kaçan "Suriyeli mülteciler", "Suriyeli dilenciler" olarak nitelendirilerek hayatımıza girdiklerinden beri hep aklımdalar. Oysa hep gözümüzün önünde olan aklımızdan kaçar. Benim aklımdan kaçmıyorsa, onlara yönelik kitlesel nefretin tezahürlerini hemen her ortamda göğüslemek zorunda kaldığım içindir.

Suriye'den kaçmak zorunda kalan insanların yoksul olanları Türkiye şehirlerinde dilenerek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Nerelerde ve ne koşullarda barındıklarını, arkadaşım Sibel Durak'ın şu yazısından bir ölçüde öğrenebilirsiniz:
http://bianet.org/biamag/diger/157137-sokakta-kalmaktan-multeci-olmaya

Geceleri parklarda, sokaklarda, otogarlarda geçiren mülteciler, gündüzleri şehrin hemen hemen her yerindeler. Dil bilmedikleri için önlerinden gelip geçenlerden gözleriyle diliyor, dalgın ve çok mutsuz görünüyorlar. Hatta çoğu artık dilemiyor bile. Duvar diplerinde oturmakla ve uzaklara bakmakla yetiniyorlar. Hayatta kalmalarını sağlayacak kadar yiyip içiyorlardır muhtemelen. Ama onun dışında hiçbir şeye sahip değiller. Hiçbir beklentileri yok. İçinde bulundukları kötü koşullar, beslenme bozuklukları, iklimin zorlayıcılığı, barınma sorunları bedensel sağlıklarının bozulmasına sebep oluyor. Bulaşıcı hastalıklar, zafiyet, diş hastalıklarına maruz kalıyorlar. Özellikle de çocuklar. Ama bunun ötesinde, kendilerine yönelik nefret ve hatta şiddet ruh sağlıklarını da ortadan kaldırıyor belli ki. Hırsız oldukları, kendilerini olduğundan yoksul gösterdikleri ve en çok da AKP desteğiyle geldikleri için nefret söylemine maruz kalıyorlar. Kaldıkları evler yakılıyor, dövülüyorlar.

Katıldığım bir toplantıda Suriyeli mültecilere yardım ve sağlık taraması önerdiğim için bir öfke patlamasının hedefi oldum geçenlerde. Önce kendi milletimizi düşünmemiz gerektiğinden tutun da, bunların hepsinin hırsız ve dilenci olduğuna kadar çok sayıda gerekçe gösterildi yardım edilmemesi için. Toplantıya katılanlardan biri, aynı parkta oynadıkları için oğlunun Suriyeli çocuklardan bulaşıcı hastalık kaptığını bile söyledi. Ama asıl tepki, AKP tarafından getirilmiş olmalarınaydı. AKP iktidarını güçlendirecek yedek kuvvetlerdi Suriyeli mülteciler onlar için.

Reel politikaya ilişkin bu tür eleştiriler tabii ki yapılacak. Ama özellikle kadın ve çocukların, üstelik tetikleyicisi ve aktörü olmadıkları bir savaşın ortasında kaderlerine terk edilmelerini benim anlamam mümkün değil. Kadınlar anadır, barışçıdır ve benzeri argümanların indirgemeci olduğuna hep inanmışımdır. Bunu bir kez daha tecrübe etmiş oldum. Yanı başımızda aç bir kadın bebeğini emzirmeye çalışırken, bir çocuk kalıcı hasarlara sebep olacak bulaşıcı hastalıklarla mücadele ederken, onların nerden ve niçin geldiklerini, kimin tarafından getirildiklerini sorgulayan bir din, bir vicdan, bir ideoloji, bir kültür veya her neyse benim inanacağım ve değer vereceğim bir dünya bilgisi olamaz.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Yürüyen Bir Kadının Soruları (?)

Hiç aklınıza takıldı mı sizin de?

İtfaiye erleri neden voleybolda başarılılar? (Cevabı azıcık biliyorum canım. Formda olmak için ispor yapmak zorundalar da, niye voleybol? Bugün önünden geçtim Kurtuluş İtfaiyesi'nin. Annanem Etfaiye Meydanı derdi. Oraya mı derdi bilmiyorum. Çoğu Hulusi Kentmen kılıklı, göbekli abiler itfaiyecilerin)

Dolmuşçuların (e tabii diğer  toplu taşımcıların da) çişi geldiğinde nereye yapıyorlar? (Ya bi de bağırsakları bozduysa veya midesi bulanıyorsa. Şehirlerarası yolculuklarda yanında poşet taşıyan biri olarak soruyorum bunu)

Marketler, günlük mal girişini nasıl yapıyorlar? (Bugün o marketlerden birinin önünden geçerken, dıt dıt aletiyle tek tek malları kodladıklarını gördüm. Deli bir çaba. Peki, bir günlüğüne markette kasiyerlik yapmak istediğimi söylemiş miydim? O mallar önümden geçsin istiyorum. Tüketim kültürü beni esir ediyor)

Peki ay/yıl sonu sayımı denilen şey nasıl yapılıyor? (Yine marketlerde ve diğer mağazalarda tabii. O deli değil, mecnun edici bişi olmalı)

Asgari ücretle dört kişilik bir aile nasıl geçinir? (Zoraki ve beceriksiz bir apartman yöneticisi olduğum için asgari ücretin üç kuruş zamla 970 TL'ye yakın bişi haline gelebildiğini biliyorum da, ondan soruyorum. Bi de tabii, kampüsün kapısındaki şen şakrak özel güvenlikçileri gördüğümden. Herkesle tokalaşıp bayram kutluyorlardı. Kendilerine kategorik olarak karşıyım, o ayrı)






30 Temmuz 2014 Çarşamba

Dantel hiç de masum değil...



Şehirde geçirilen uzun ve sıcak yaz tatillerinde çocuklar hep sorun olurlar. Anneler çalışmasalar bile çocukları günün üçte ikisinde oyalayacak okul ve ödevler yoktur artık. Ya sokakta oynamaya müsait değildir oturulan semt ya da hava öyle sıcaktır ki sokağa salınan bebeyi hasta eder. En azından anneler, nineler ve komşu teyzeler öyle düşünürler. E kendileri de oyalayamaz çocuklarını, yoktur öyle bir alışkanlıkları. Oyun mu oynasınlar onlarla, sohbet mi etsinler, parka mı gitsinler? Evde yapılacak dünya kadar iş vardır. İş olmasa, komşu sohbetleri daha tatlı gelir.

Hal böyle olunca, belli saatlerde sokağa salınan çocuk bile öğle oldu mu, uykuya yatmaya zorlanır. Öğle uykusuna zorlanmayan var mı aranızda? Kimi vaadlerle veyahut tehditler, tokatlarla...

Yaz tatillerinde uykunun neşeli kardeşi Kur'an kursudur. Şehirlerde de... Benim çocukluğumda Kur'an kursuna gitmenin dini, ırkı, sınıfı, kültürü yoktu. Bir nev'i yaz okuluydu Kur'an kursu. Süslenir, püslenir, Kur'an-ı Kerim'imizi koltuğumuzun altına sıkıştırır, en yakın mahalle camisine akın ederdik. Girişte kızlar başlarını örterlerdi. Bu kurslarda tam olarak neler öğrendiğimizi hatırlamıyorum. Çünkü, daha ilk derste hoca uzun sopasıyla kafama vurunca çok korkmuş, "bir daha gitmicem" diye tutturmuştum.

Sen misin gitmeyen? 8-9 yaşını geçmiş bir kız çocuğunun sokakta geçireceği vakit kısıtlıdır. Hele öyle erkeklerle, top peşinde felan.

Annem, annanem ve komşu teyzelerin işbirliğiyle dantel öğrenmeye teşvik edildim. Tabii teşvik biraz iyimser bir fiil, zorlandım da diyebiliriz. "Zincir çekmek", "batmak" gibi dantel terminolojisine ait terimlere kısa sürede vakıf oluverdim. Önce beni sokaktan alıkoyan bir domestik faaliyet olarak gördüğüm dantelden tiksinmiş, baya ayak diremiştim. Ama sonradan sardı bu iş beni. Şimdi görsen, her modeli çıkarırım, iddialıyım.

Dantel öğrenmek fena bişi değildi tabii de, yaşıtım erkekler sokakta adeta hazdan anırarak oynarlarken, ben, naylon çoraplarının lastiğinden boğum boğum olmuş bacaklarını altlarına alarak oturan annanemin arkadaşlarıyla, devamlı kocalarını ve kaynanalarını çekiştiren annemin komşularıyla evde kalıp, sessizce el işi yapmaya zorlanmama çok içerliyordum. Gerçi yaşıtım kızların çoğu aynı durumdaydı. Ama bu teselli olmuyordu tabii. Bizim çevremizde bir kız çocuğu hem okumalı, hem de ev-el işinin ortalamanın üstünde bir beceriyle yapabilmeliydi. Annem hem okulda başarılı olmamızı bekler, hem de komşuların, akrabaların hamarat kızlarını emsal gösterirdi. İşte dantel örmeyi öğrenmek de, ustadan çırağa aktarılan bir zanaat olarak ailenin kadınlarından miras kalacak bir altın bilezikti. Dile getirilmeyen faydası ise bu deneyimin, ergenlik arifesindeki kız çocuğunun sokaktan uzaklaştırılıp evin çeperine yakınlaştırılmasıydı. "Yobazlar gibi", belli bir yaşı geçen kızı eve kapatacak halleri yoktu ya. Ama sokağın akışına da bırakamazlardı. Çok gezen kadınlar için "keliği (ayakkabısı) sokakta kalmış" diyen bir annanem de vardı, hem de otoriterdi. Kendisi nasıl gezerdi bilseniz. Ama ekber kadındı o artık. Gezmekle kaybedecek bir şeyi yoktu.

Annem dantelde kabiliyetli, çeyiz hazırlamakta namlı ve "namus ehli" bir kadın olarak daha ilkokula gitmezden evvel benim çeyizim için dantel örmeye başladı. O kadar çok ve çeşitli ördü ki, giderek dantelden bir dağ oluştu evin içinde. Henüz evlenmek aklımdan bile geçmezken örülen işlevsiz ve gösterişli parçaları gördükçe hafakanlar basardı. Ne karanlık bir hayatı temsil ederdi bunlar.

Bundan kaçış olmadığını ve bunun annem için bir nevi terapi, bir nevi kariyer olduğunu anlayınca, bari işime yarayabilecek parçalar olsun diye perde örmesini istedim ondan. O koca koca parçaları sabırla ördü. Görüş kabiliyeti azalmışken bile örmekten vazgeçmediği dantellerden yükselen dağ, ailemle birlikte yaşarken hayatı zorlaştıran ev eşyaları olarak; evlendikten sonra ise kendi evimde annemin göz nuru dantelleri kullanmadığım için etraftan gelen teessüflerle üzerime yıkıldı hep. Yaşlandıkça annemi anlamaya çalıştım. Dantelden bir denizin içinde yüzmenin zorluklarıyla, annemin dantelle kurduğu ilişki hakkında düşünme çabası içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şükrü Özçelik de bunun hakkında düşünmüş. Anne-babasına, kardeşlerine sormuş. İzlerken, yer yer "annesine haksızlık etmiş", yer yer de, "e haklı çocuk" dedim ben. Belki görmemişsinizdir. İşte:
http://www.youtube.com/watch?v=ABtx9DUDE_o

29 Temmuz 2014 Salı

Annem "Erkek Fatma" iken...





Fotoğraftaki kadınlardan biri annem. Erkek kılığında olan. Kendimi bildim bileli, bu fotoğraf aile albümünde var. Ama son on yıldır dönüp dönüp bakıyorum. Fotoğrafın çekildiği tarih Kırklar’ın sonu veya Elliler'in başı olmalı. Annem henüz evlenmemiş. Bu fotoğraf hakkında düşünmeme sebep olan bir başkası ise birkaç yıl önce, bir başka ailenin albümünde rastladığım iki erkek arkadaşın fotoğrafı. Muhtemelen aynı yıllarda çekilmiş. Bu kez erkeklerden biri kadın kılığına girmiş, diğeri bir Arap erkeği olmayı tercih etmiş. 
Annemin bu fotoğrafı bizi hiç rahatsız etmedi haliyle. İki genç kadın "biraz eğlenmek", biraz da arkadaşlıklarını ölümsüzleştirmek için bir fotoğraf stüdyosuna girmişler, diye düşündük hep. Üstelik annem, kendisine gençliğinde "Erkek Fatma" dendiğini, bunu da "külhani" tavırlarına borçlu olduğunu söylerdi gururla. Ne de olsa erkekliğe öykünmek, belli yaşlarda ve belli sınırlar içinde makbul bir itiyad. Üstelik genç kadını, "kadınsı" olmaktan alıkoyarak, arzu nesnesine dönüşmesini engellediği düşünülüyor sanırım. 
Ama diğer ailenin albümünde bulduğum iki genç erkeğin fotoğrafı, kadın kılığındaki erkeğin ailesinin kimi üyelerini çok rahatsız etti. Öyle ki, fotoğrafı sertçe elimden çekip küçük parçalara böldü ailenin kadın fertlerinden biri. Şok edici tepkinin şaşkınlığını savuşturur savuşturmaz gidip bu parçaları çöpten topladığım ve başarıyla birleştirip dosyamda sakladığım aramızda kalsın. Homofobinin aile yadigarı bir fotoğrafa yönelik şiddete ve tahammülsüzlüğe dönüşmesi beklendik bir durum. Hele de kalabalık bir ortamda arz-ı endam ederse bu fotoğraf.
Eril veya dişil imgenin kısa süreli de olsa takas edilmesi pratiği muhafazakar toplumumuzun bir dönem hiç de rahatını kaçırmamış anlaşılan. Şu fotoğrafta olduğu gibi:



Bir erkek çocuğun stüdyo çekiminde bir kız çocuğu görünümüne büründürülmesi günümüzde pek rastlanacak bir durum değil. Fotoğraftaki oğlan, belki ailesinin kız çocuk beklentisini karşılamadığı, belki bir kız çocuk kadar güzel bulunduğu, belki de ailesinden biri evcilik oynamayı sevdiği için böyle bir fotoğrafa malzeme teşkil etmiş. Pek de mutlu görünmüyor üstelik! 
Gülderen Bölük’ün Fotoğrafın Serüveni (Kapı Yayınları, İstanbul, 2014), kitabını okuduktan sonra Türkiye’de stüdyo fotoğrafçılığının birçok ayrıntısına ve kısa tarihine vakıf oldum. Ama kadınlık ve erkeklik imgelerinin bir fotoğraf için bile olsa takas edildiği örneklere hiç rastlamadım. Tam da tersine Bölük, hemcinslerin samimi (elele, kolkola) pozlar verdikleri fotoğrafları "temize çekmek" için, bu tür pozların yanlış anlaşılmaması, iki kadın veya erkek arasındaki derin dostluğun nişanesi olarak görülmesi gerektiğini vurgulamış ısrarla. 
Bununla da yetinmemiş, Oryantalist diye nitelediği fotoğrafçıların Osmanlı veya Türk kadınını "aşağılayan" fotoğraflarından örnekler sunmuş okura. Bu fotoğraflarda kadınlar ellerinde sigara ile, fal bakarken, uzanmış yatarken veya dekolte kıyafetlerle görünüyorlar. Yazarın aslından "hanım" olarak bahsettiği Osmanlı kadınlarının, bu fotoğraflarda "kadın"a dönüştüğüne de şahit oluyoruz. E tabii, kadınlık halleri de her türlü suistimale gebe! Oysa bence, kitabın en neşeli, hayat dolu fotoğrafları bunlar ve benzerleri. 
Gülderen Bölük, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e stüdyo fotoğrafçılığının gelişimini, elindeki çok zengin görsel malzeme ile anlatıyor. Ama kitabı okuyunca aklıma gelen şu oldu: Keşke yanına bir sosyolog alsaydı, bu malzemeyi birlikte yorumlasalardı. 
Not: Aşağıdaki fotoğraflar Gülderen Bölük'ün kitabından değil. Kendi arşivimden.




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...