Göç en çok kadınları ve çocukları mağdur ediyor. Dilini konuşamadıkları, iklimine alışkın olmadıkları, yol-iz bilmedikleri, dini-ırkı, duruşu-bakışı farklı olan insanların arasına düştülerse hele...
Erkekler sokağa çıkabilir, iyi kötü iş bulabilirken, kadınlar ve çocuklar eşsiz-dostsuz, okulsuz ve hatta düşmanca muameleye maruz kaldıkları, derme çatma evlerin, bazen çadırların içinde hapisler. Endişeli, giderek umarsız ve bitkin.
Türkiye'ye kaçan "Suriyeli mülteciler", "Suriyeli dilenciler" olarak nitelendirilerek hayatımıza girdiklerinden beri hep aklımdalar. Oysa hep gözümüzün önünde olan aklımızdan kaçar. Benim aklımdan kaçmıyorsa, onlara yönelik kitlesel nefretin tezahürlerini hemen her ortamda göğüslemek zorunda kaldığım içindir.
Suriye'den kaçmak zorunda kalan insanların yoksul olanları Türkiye şehirlerinde dilenerek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Nerelerde ve ne koşullarda barındıklarını, arkadaşım Sibel Durak'ın şu yazısından bir ölçüde öğrenebilirsiniz:
http://bianet.org/biamag/diger/157137-sokakta-kalmaktan-multeci-olmaya
Geceleri parklarda, sokaklarda, otogarlarda geçiren mülteciler, gündüzleri şehrin hemen hemen her yerindeler. Dil bilmedikleri için önlerinden gelip geçenlerden gözleriyle diliyor, dalgın ve çok mutsuz görünüyorlar. Hatta çoğu artık dilemiyor bile. Duvar diplerinde oturmakla ve uzaklara bakmakla yetiniyorlar. Hayatta kalmalarını sağlayacak kadar yiyip içiyorlardır muhtemelen. Ama onun dışında hiçbir şeye sahip değiller. Hiçbir beklentileri yok. İçinde bulundukları kötü koşullar, beslenme bozuklukları, iklimin zorlayıcılığı, barınma sorunları bedensel sağlıklarının bozulmasına sebep oluyor. Bulaşıcı hastalıklar, zafiyet, diş hastalıklarına maruz kalıyorlar. Özellikle de çocuklar. Ama bunun ötesinde, kendilerine yönelik nefret ve hatta şiddet ruh sağlıklarını da ortadan kaldırıyor belli ki. Hırsız oldukları, kendilerini olduğundan yoksul gösterdikleri ve en çok da AKP desteğiyle geldikleri için nefret söylemine maruz kalıyorlar. Kaldıkları evler yakılıyor, dövülüyorlar.
Katıldığım bir toplantıda Suriyeli mültecilere yardım ve sağlık taraması önerdiğim için bir öfke patlamasının hedefi oldum geçenlerde. Önce kendi milletimizi düşünmemiz gerektiğinden tutun da, bunların hepsinin hırsız ve dilenci olduğuna kadar çok sayıda gerekçe gösterildi yardım edilmemesi için. Toplantıya katılanlardan biri, aynı parkta oynadıkları için oğlunun Suriyeli çocuklardan bulaşıcı hastalık kaptığını bile söyledi. Ama asıl tepki, AKP tarafından getirilmiş olmalarınaydı. AKP iktidarını güçlendirecek yedek kuvvetlerdi Suriyeli mülteciler onlar için.
Reel politikaya ilişkin bu tür eleştiriler tabii ki yapılacak. Ama özellikle kadın ve çocukların, üstelik tetikleyicisi ve aktörü olmadıkları bir savaşın ortasında kaderlerine terk edilmelerini benim anlamam mümkün değil. Kadınlar anadır, barışçıdır ve benzeri argümanların indirgemeci olduğuna hep inanmışımdır. Bunu bir kez daha tecrübe etmiş oldum. Yanı başımızda aç bir kadın bebeğini emzirmeye çalışırken, bir çocuk kalıcı hasarlara sebep olacak bulaşıcı hastalıklarla mücadele ederken, onların nerden ve niçin geldiklerini, kimin tarafından getirildiklerini sorgulayan bir din, bir vicdan, bir ideoloji, bir kültür veya her neyse benim inanacağım ve değer vereceğim bir dünya bilgisi olamaz.
8 Ağustos 2014 Cuma
6 Ağustos 2014 Çarşamba
Sefertası
![]() |
Sefertası (Lunchbox) bir Hint filmi. Bana göre filmin, kelimenin her iki anlamında da kahramanı İla. Yukarıdaki fotoğrafta görüyorsunuz, kocasının ilgisizliğinden muzdarip birçok evli kadın gibi. Bu ilgisizliğin işareti de, öğlen için özene bezene hazırlayıp, kocasının işyerine yolladığı sefertaslarının yarı dolu gelmesi. Tabii tek gösterge bu değil. Ama İla için çok önemli. Çünkü sefertaslarına koyacağı yemekleri üst katında oturan ve yatalak kocasına yıllardır bakan "Teyze" ile tam karşıda gördüğünüz pencereden istişarede bulunarak hazırlıyor. Sadece istişarede bulunmuyor. Teyze ona, yemeklere tad katması için kimi baharatlar, sebzeler sarkıtıyor sepetle. Olayların ilginçleşmeye başladığı nokta, İla'nın hazırladığı sefertaslarının yanlışlıkla başka bir adama gitmesi. Gerisini izleyince görürsünüz.
Burada bence iki nokta önemli. Birincisi malumunuz, bizim kültürümüzde de olduğu gibi, kadınların pencereden pencereye veya balkondan balkona yahut bir kapı eşiğinden diğerine seslenerek sohbet etmeleri, istişarede bulunmaları, dalaşmaları, gülüşmeleri... Kadınlar için hem sağaltıcı, hem de denetim altında olduklarını düşündürdüğünden daraltıcı bir durum bu. Ama Yenimahalle'deki yan ve can komşularından ayrıldığı için günlerce ağlayan annemi düşününce, sağaltıcı tarafı, özellikle belli bir yaşın üzerindeki evli kadınlar için daha baskın sanki.
Teyze, İla'nın istediği üzerine teybe bir kaset koyarak ona dinletiyor mesela. İla'nın kıkırdadığını işitiyor ve sebebini soruyor. İla, kadınlık halleriyle ilgili deneyimlerini, sırlarını teyzeyle paylaşıyor, akıl istiyor ondan. Ev ahalisi duymasın diye musluğu açarak yapıyor bunu kimi zaman.
Teyze de başlıbaşına bir karakter ve İla'nın kanser hastası babasına bakan annesi ile benzer kaderi paylaşıyorlar. Bakım zorunluluğu ortaya çıktığında kadınların nelerle karşılaştıkları, iç hesaplaşmaları, dışsal faktörler v.s. hakkında düşünmek için birebir.
İkinci dikkate değer bulduğum nokta, bizdeki tabldot ve yemekhane kültürünün Hindistan'da farklı biçimde de olsa sürmesi. Her çalışanın sefertasları, evlerinden veya özel şirketlerden, özel kılıfları içinde geliyor ve hademeler tarafından öğlen saatinde dağıtılıyor. Bunları açıp yemekhane masalarında yiyorlar. Boşlar toplanıp çıkış noktasına geri götürülüyor. Bunları yapan, karmaşık bir sefertası trafiğini maharetle yöneten şirketler. Yönetmen biraz da bu sistemi tanıtmak istemiş gibi. Hatta sefertası şirketi görevlilerinden biri İla'ya: "Bizim karmaşık sistemimiz öyle kusursuz işliyor ki, taa Harvard'dan gelip incelediler" diyor.
Filmi izledikten sonra babamın sefertaslarını düşündüm. Gri, parlak metalden, soğuk yüzlü. Muhtemelen yiyecekleri sıcak ve soğuk tutan, kapakları sıkı kapanan mutfak araçları. Ama bunlar bizim mutfağın hep üvey çocukları oldular. Evin sıcaklığına ve beraber yenen yemeklere ters düştükleri ve evdeki kadına fazladan mesai yaptırdıkları için herhalde.
4 Ağustos 2014 Pazartesi
Yürüyen Bir Kadının Soruları (?)
Hiç aklınıza takıldı mı sizin de?
İtfaiye erleri neden voleybolda başarılılar? (Cevabı azıcık biliyorum canım. Formda olmak için ispor yapmak zorundalar da, niye voleybol? Bugün önünden geçtim Kurtuluş İtfaiyesi'nin. Annanem Etfaiye Meydanı derdi. Oraya mı derdi bilmiyorum. Çoğu Hulusi Kentmen kılıklı, göbekli abiler itfaiyecilerin)
Dolmuşçuların (e tabii diğer toplu taşımcıların da) çişi geldiğinde nereye yapıyorlar? (Ya bi de bağırsakları bozduysa veya midesi bulanıyorsa. Şehirlerarası yolculuklarda yanında poşet taşıyan biri olarak soruyorum bunu)
Marketler, günlük mal girişini nasıl yapıyorlar? (Bugün o marketlerden birinin önünden geçerken, dıt dıt aletiyle tek tek malları kodladıklarını gördüm. Deli bir çaba. Peki, bir günlüğüne markette kasiyerlik yapmak istediğimi söylemiş miydim? O mallar önümden geçsin istiyorum. Tüketim kültürü beni esir ediyor)
Peki ay/yıl sonu sayımı denilen şey nasıl yapılıyor? (Yine marketlerde ve diğer mağazalarda tabii. O deli değil, mecnun edici bişi olmalı)
Asgari ücretle dört kişilik bir aile nasıl geçinir? (Zoraki ve beceriksiz bir apartman yöneticisi olduğum için asgari ücretin üç kuruş zamla 970 TL'ye yakın bişi haline gelebildiğini biliyorum da, ondan soruyorum. Bi de tabii, kampüsün kapısındaki şen şakrak özel güvenlikçileri gördüğümden. Herkesle tokalaşıp bayram kutluyorlardı. Kendilerine kategorik olarak karşıyım, o ayrı)
İtfaiye erleri neden voleybolda başarılılar? (Cevabı azıcık biliyorum canım. Formda olmak için ispor yapmak zorundalar da, niye voleybol? Bugün önünden geçtim Kurtuluş İtfaiyesi'nin. Annanem Etfaiye Meydanı derdi. Oraya mı derdi bilmiyorum. Çoğu Hulusi Kentmen kılıklı, göbekli abiler itfaiyecilerin)
Dolmuşçuların (e tabii diğer toplu taşımcıların da) çişi geldiğinde nereye yapıyorlar? (Ya bi de bağırsakları bozduysa veya midesi bulanıyorsa. Şehirlerarası yolculuklarda yanında poşet taşıyan biri olarak soruyorum bunu)
Marketler, günlük mal girişini nasıl yapıyorlar? (Bugün o marketlerden birinin önünden geçerken, dıt dıt aletiyle tek tek malları kodladıklarını gördüm. Deli bir çaba. Peki, bir günlüğüne markette kasiyerlik yapmak istediğimi söylemiş miydim? O mallar önümden geçsin istiyorum. Tüketim kültürü beni esir ediyor)
Peki ay/yıl sonu sayımı denilen şey nasıl yapılıyor? (Yine marketlerde ve diğer mağazalarda tabii. O deli değil, mecnun edici bişi olmalı)
Asgari ücretle dört kişilik bir aile nasıl geçinir? (Zoraki ve beceriksiz bir apartman yöneticisi olduğum için asgari ücretin üç kuruş zamla 970 TL'ye yakın bişi haline gelebildiğini biliyorum da, ondan soruyorum. Bi de tabii, kampüsün kapısındaki şen şakrak özel güvenlikçileri gördüğümden. Herkesle tokalaşıp bayram kutluyorlardı. Kendilerine kategorik olarak karşıyım, o ayrı)
3 Ağustos 2014 Pazar
MUHALLEBİ
Onunla tanışıyorduk ama henüz çok yakın değildik. Birbirimizi yokluyorduk mesafeli durarak. O daha cüretkardı. Tanımak istediği birisine rahatça yaklaşıyordu. Bu haliyle biraz buralı, biraz batılı bir havası vardı. Niye, derseniz. Çok sıcakkanlı değildi her zaman ama çok rahattı ortaklaşmak, tanışıklık edinmek konusunda. Acaba anlatabildim mi ne demek istediğimi? Her neyse...
İkinci bebeğini doğurduğunda birkaç kadın toplaşıp, evine gittik. Oğlanı sevdik, kızla oynadık. Derken o bize biraz ikram yaptı. İkram yapmak, fiili de ne tatlıdır. Muhallebi gibi.
Derken, muhallebi geldi ortaya. Yıllardır muhallebi yememiştim. Hele okur-yazar, şehirli birinin evinde. Halbuki muhallebi pudingden de, suptan da, hatta hatta sütlaçtan da leziz bir şeydi. Benim için en azından.
Muhallebi yapan, iki çocuğu olan, balkon, hamam ve türbe teyzelerini seven bir arkadaşım olmuştu artık. Dünyadaki yerini, haddini bilen, doğal olanı seven, her konuda alternatif bir yorumu bulunan, bildiklerini yeri geldiğinde mütevazı bir edayla günışığına çıkaran biriydi o. Yer yer kırgın ve öfkeli de oluyordu tabii.
Ara sıra kapışacak, çekişecek ama ona anlatmak için anı ve sormak için soru biriktirdiğim bir arkadaşım vardı artık.
Muhallebinin konuyla ilgisi anlaşılmıştır umarım. Muhallebi, hazır toz pudingler dünyasında emeğin, özenin ve yaşama sevincinin sembolü. Bir şey olmanın, başka bir şey daha olmaya engel olmadığının göstergesi.
O kendini biliyor.
Bu arada, 4 kişi ortak bir blog açtık. Her birimizin kendi blogunda yayınlanacak yazısı, o ortak bloga akacak:
http://www.feministutopyacilar.com/
http://www.feministutopyacilar.com/
30 Temmuz 2014 Çarşamba
Dantel hiç de masum değil...
Şehirde geçirilen uzun ve sıcak yaz tatillerinde çocuklar hep sorun olurlar. Anneler çalışmasalar bile çocukları günün üçte ikisinde oyalayacak okul ve ödevler yoktur artık. Ya sokakta oynamaya müsait değildir oturulan semt ya da hava öyle sıcaktır ki sokağa salınan bebeyi hasta eder. En azından anneler, nineler ve komşu teyzeler öyle düşünürler. E kendileri de oyalayamaz çocuklarını, yoktur öyle bir alışkanlıkları. Oyun mu oynasınlar onlarla, sohbet mi etsinler, parka mı gitsinler? Evde yapılacak dünya kadar iş vardır. İş olmasa, komşu sohbetleri daha tatlı gelir.
Hal böyle olunca, belli saatlerde sokağa salınan çocuk bile öğle oldu mu, uykuya yatmaya zorlanır. Öğle uykusuna zorlanmayan var mı aranızda? Kimi vaadlerle veyahut tehditler, tokatlarla...
Yaz tatillerinde uykunun neşeli kardeşi Kur'an kursudur. Şehirlerde de... Benim çocukluğumda Kur'an kursuna gitmenin dini, ırkı, sınıfı, kültürü yoktu. Bir nev'i yaz okuluydu Kur'an kursu. Süslenir, püslenir, Kur'an-ı Kerim'imizi koltuğumuzun altına sıkıştırır, en yakın mahalle camisine akın ederdik. Girişte kızlar başlarını örterlerdi. Bu kurslarda tam olarak neler öğrendiğimizi hatırlamıyorum. Çünkü, daha ilk derste hoca uzun sopasıyla kafama vurunca çok korkmuş, "bir daha gitmicem" diye tutturmuştum.
Sen misin gitmeyen? 8-9 yaşını geçmiş bir kız çocuğunun sokakta geçireceği vakit kısıtlıdır. Hele öyle erkeklerle, top peşinde felan.
Annem, annanem ve komşu teyzelerin işbirliğiyle dantel öğrenmeye teşvik edildim. Tabii teşvik biraz iyimser bir fiil, zorlandım da diyebiliriz. "Zincir çekmek", "batmak" gibi dantel terminolojisine ait terimlere kısa sürede vakıf oluverdim. Önce beni sokaktan alıkoyan bir domestik faaliyet olarak gördüğüm dantelden tiksinmiş, baya ayak diremiştim. Ama sonradan sardı bu iş beni. Şimdi görsen, her modeli çıkarırım, iddialıyım.
Dantel öğrenmek fena bişi değildi tabii de, yaşıtım erkekler sokakta adeta hazdan anırarak oynarlarken, ben, naylon çoraplarının lastiğinden boğum boğum olmuş bacaklarını altlarına alarak oturan annanemin arkadaşlarıyla, devamlı kocalarını ve kaynanalarını çekiştiren annemin komşularıyla evde kalıp, sessizce el işi yapmaya zorlanmama çok içerliyordum. Gerçi yaşıtım kızların çoğu aynı durumdaydı. Ama bu teselli olmuyordu tabii. Bizim çevremizde bir kız çocuğu hem okumalı, hem de ev-el işinin ortalamanın üstünde bir beceriyle yapabilmeliydi. Annem hem okulda başarılı olmamızı bekler, hem de komşuların, akrabaların hamarat kızlarını emsal gösterirdi. İşte dantel örmeyi öğrenmek de, ustadan çırağa aktarılan bir zanaat olarak ailenin kadınlarından miras kalacak bir altın bilezikti. Dile getirilmeyen faydası ise bu deneyimin, ergenlik arifesindeki kız çocuğunun sokaktan uzaklaştırılıp evin çeperine yakınlaştırılmasıydı. "Yobazlar gibi", belli bir yaşı geçen kızı eve kapatacak halleri yoktu ya. Ama sokağın akışına da bırakamazlardı. Çok gezen kadınlar için "keliği (ayakkabısı) sokakta kalmış" diyen bir annanem de vardı, hem de otoriterdi. Kendisi nasıl gezerdi bilseniz. Ama ekber kadındı o artık. Gezmekle kaybedecek bir şeyi yoktu.
Annem dantelde kabiliyetli, çeyiz hazırlamakta namlı ve "namus ehli" bir kadın olarak daha ilkokula gitmezden evvel benim çeyizim için dantel örmeye başladı. O kadar çok ve çeşitli ördü ki, giderek dantelden bir dağ oluştu evin içinde. Henüz evlenmek aklımdan bile geçmezken örülen işlevsiz ve gösterişli parçaları gördükçe hafakanlar basardı. Ne karanlık bir hayatı temsil ederdi bunlar.
Bundan kaçış olmadığını ve bunun annem için bir nevi terapi, bir nevi kariyer olduğunu anlayınca, bari işime yarayabilecek parçalar olsun diye perde örmesini istedim ondan. O koca koca parçaları sabırla ördü. Görüş kabiliyeti azalmışken bile örmekten vazgeçmediği dantellerden yükselen dağ, ailemle birlikte yaşarken hayatı zorlaştıran ev eşyaları olarak; evlendikten sonra ise kendi evimde annemin göz nuru dantelleri kullanmadığım için etraftan gelen teessüflerle üzerime yıkıldı hep. Yaşlandıkça annemi anlamaya çalıştım. Dantelden bir denizin içinde yüzmenin zorluklarıyla, annemin dantelle kurduğu ilişki hakkında düşünme çabası içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şükrü Özçelik de bunun hakkında düşünmüş. Anne-babasına, kardeşlerine sormuş. İzlerken, yer yer "annesine haksızlık etmiş", yer yer de, "e haklı çocuk" dedim ben. Belki görmemişsinizdir. İşte:
http://www.youtube.com/watch?v=ABtx9DUDE_o
29 Temmuz 2014 Salı
Annem "Erkek Fatma" iken...
![]() |
Fotoğraftaki kadınlardan biri annem. Erkek kılığında olan. Kendimi bildim bileli, bu fotoğraf aile albümünde var. Ama son on yıldır dönüp
dönüp bakıyorum. Fotoğrafın çekildiği tarih Kırklar’ın sonu veya Elliler'in başı olmalı. Annem henüz evlenmemiş. Bu fotoğraf hakkında düşünmeme sebep olan bir başkası ise birkaç yıl önce, bir başka ailenin albümünde rastladığım iki erkek arkadaşın fotoğrafı. Muhtemelen aynı yıllarda çekilmiş. Bu kez erkeklerden biri kadın kılığına girmiş, diğeri bir Arap erkeği olmayı tercih etmiş.
Annemin bu fotoğrafı bizi hiç rahatsız etmedi haliyle. İki genç kadın "biraz eğlenmek", biraz da arkadaşlıklarını ölümsüzleştirmek için bir fotoğraf stüdyosuna girmişler, diye düşündük hep. Üstelik annem, kendisine gençliğinde "Erkek Fatma" dendiğini, bunu da "külhani" tavırlarına borçlu olduğunu söylerdi gururla. Ne de olsa erkekliğe öykünmek, belli yaşlarda ve belli sınırlar içinde makbul bir itiyad. Üstelik genç kadını, "kadınsı" olmaktan alıkoyarak, arzu nesnesine dönüşmesini engellediği düşünülüyor sanırım.
Ama diğer ailenin albümünde bulduğum iki genç erkeğin fotoğrafı, kadın kılığındaki erkeğin ailesinin kimi üyelerini çok rahatsız etti. Öyle ki, fotoğrafı sertçe elimden çekip küçük parçalara böldü ailenin kadın fertlerinden biri. Şok edici tepkinin şaşkınlığını savuşturur savuşturmaz gidip bu parçaları çöpten topladığım ve başarıyla birleştirip dosyamda sakladığım aramızda kalsın. Homofobinin aile yadigarı bir fotoğrafa yönelik şiddete ve tahammülsüzlüğe dönüşmesi beklendik bir durum. Hele de kalabalık bir ortamda arz-ı endam ederse bu fotoğraf.
Eril veya dişil imgenin kısa süreli de olsa takas edilmesi pratiği muhafazakar toplumumuzun bir dönem hiç de rahatını kaçırmamış anlaşılan. Şu fotoğrafta olduğu gibi:
Bir erkek çocuğun stüdyo çekiminde bir kız çocuğu görünümüne büründürülmesi günümüzde pek rastlanacak bir durum değil. Fotoğraftaki oğlan, belki ailesinin kız çocuk beklentisini karşılamadığı, belki bir kız çocuk kadar güzel bulunduğu, belki de ailesinden biri evcilik oynamayı sevdiği için böyle bir fotoğrafa malzeme teşkil etmiş. Pek de mutlu görünmüyor üstelik!
Gülderen Bölük’ün Fotoğrafın
Serüveni (Kapı Yayınları, İstanbul, 2014), kitabını okuduktan sonra Türkiye’de stüdyo fotoğrafçılığının birçok
ayrıntısına ve kısa tarihine vakıf oldum. Ama kadınlık ve erkeklik imgelerinin bir fotoğraf için bile olsa takas edildiği örneklere hiç rastlamadım. Tam da tersine Bölük, hemcinslerin samimi (elele, kolkola) pozlar verdikleri fotoğrafları "temize çekmek" için, bu tür pozların yanlış anlaşılmaması, iki kadın veya erkek arasındaki derin dostluğun nişanesi olarak görülmesi gerektiğini vurgulamış ısrarla.
Bununla da yetinmemiş, Oryantalist diye nitelediği fotoğrafçıların Osmanlı veya Türk kadınını "aşağılayan" fotoğraflarından örnekler sunmuş okura. Bu fotoğraflarda kadınlar ellerinde sigara ile, fal bakarken, uzanmış yatarken veya dekolte kıyafetlerle görünüyorlar. Yazarın aslından "hanım" olarak bahsettiği Osmanlı kadınlarının, bu fotoğraflarda "kadın"a dönüştüğüne de şahit oluyoruz. E tabii, kadınlık halleri de her türlü suistimale gebe! Oysa bence, kitabın en neşeli, hayat dolu fotoğrafları bunlar ve benzerleri.
Gülderen Bölük, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e stüdyo fotoğrafçılığının gelişimini, elindeki çok zengin görsel malzeme ile anlatıyor. Ama kitabı okuyunca aklıma gelen şu oldu: Keşke yanına bir sosyolog alsaydı, bu malzemeyi birlikte yorumlasalardı.
Not: Aşağıdaki fotoğraflar Gülderen Bölük'ün kitabından değil. Kendi arşivimden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)