19 Eylül 2014 Cuma

Çantalar bizi söyler

Sözlerden Kaçış Çantası


Yıllardır sıkı takipçisi olduğum 5harfliler.com sitesinden kızlar, "Hadi Ben Kaçtım" adı altında, kadın çantalarının içindekileri sergiliyorlar. Sergiye ilişkin bilgi şu linkte:
http://www.5harfliler.com/hadi-ben-kactim-sergiye-davetlisiniz/

"İçinde bütün dünyayı taşıyan, ağır, tedarikli çantalar"dan yola çıkarak hazırlamışlar bu sergiyi. Çok yerinde bir tespit olmuş çantalarla ilgili yaptıkları. Kendi çanta hazırlama ve kullanma tecrübemi gözümün önüne getirdim bu sergi davetini görünce.

Çantalarımızın içine tıkıştırdıklarımızı hiç de öylesine tıkıştırmadığımızı hatırlatıyorlar bize. Çantalarımızdaki tüm o şeyler olmasa kendimizi eksikli, güvencesiz ve zayıf hissedeceğiz diye düşünüyorum. Ne kadar ağır çekerse çeksin, o şeyler olmadan evden adım atamıyoruz.

Ben çantama doldurduklarımla nam salmış biriyim yakın çevremde. Hava hafif serinse hırkalar, şapkalar, her türlü ağrı kesici ve soğukalgınlığı ilacı, kağıt ve ıslak mendiller, kağıt, kalem, fotoğraf makinesi; hava sıcaksa yine şapka, yelpaze, güneş gözlüğü, her daim kitap ve daha neler...

Öylesine değil bu obje bolluğu. Nelerden kaçtığımızı, neleri dayanak yaptığımızı, nelere mecbur, nelere meftun olduğumuzu da gösteriyor. Bizi, çantamızı afet çantası hazırlar gibi hazırlamaya mecbur eden "kutsal" rol dağılımını görünür kılıyor. İstanbul'da olan görse bu sergiyi ne güzel olur. Bize de anlatır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Evini valize sığdırmak

Dün, İstanbul'dan Ankara'ya gelen "20 dolar, 20 kilo: İstanbullu Rumların Sürülmesinin 50. Yıldönümü" sergisini görmeye gittik. Mimarlar Derneği'ndeydi. Şu linkte serginin tanıtım filmi var:

http://1964.babilder.org/20-dolar-20-kilo-tanitim-filmi/

Geçmişle hesaplaşma pratiğinden söz etmek, tehlikeli sularda yüzmek oluyor ülkemizde. Ayvalık'taki Rum evlerinin eski sahiplerinden bahseden yazım üzerine "ağzımın payını vermeye" yeltenen milli duygularla coşmuş ve anonim kimliklerin arkasına sığınmış okurlarla karşılaştım. Blog yazarlığı yapmaya karar verdiğimde bunların olacağına dair uyarmıştı arkadaşlarım. Her neyse...

Serginin meramına gelelim: Babil Derneği, 1964'te sınırdışı edilen çok sayıda Rum kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hüzünlü hikayesini sözlü tarih görüşmeleri ve gazete arşivleri aracılığıyla, birinci ağızdan anlatmak istemiş. O dönemde çocuk ve genç olan birçok Rum'la yapılmış görüşmelerde, toprağından, evinden, ailesinin bazı fertlerinden ve içine doğduğu, alıştığı hayattan koparılmış insanların kırgınlığı insanın içine işliyor. Geride bıraktıkları, tamamen yitirdikleri, değiştirmek, dönüştürmek zorunda kaldıkları hayatları sükunetle ama hüzünle anlatıyorlar. Bunca yıl ve bunca yaşanmışlık sonrasında bile İstanbul'a duydukları bağlılığı, özlemi dile getiriyorlar. Sergi mekanına yerleştirilmiş ekranlardan bu görüşmeleri izleyebiliyor, kulaklıklarla dinleyebiliyorsunuz. Fotoğraflar ve altlarındaki Rumca ve Türkçe alıntıları yeniden yeniden okuyup dehşete kapılıyorsunuz. 1964 yılında iktidar partisinin CHP ve başbakanın da İnönü olduğunu hatırlatmak isterim.


Göçmek kaldırılması ağır bir yük, hele de göçe zorlanmak bir insan hakkı ihlali. İrini'nin hikayesi ve "bir evi tek bir valizin içine sığdırma" metaforu insanın içini burkuyor. Çocuklar için bir çok şeyin daha kolay olduğuna dair saptamayı sergideki şu fotoğraf doğrular göründü bana:

Bir eylemlilik, uçak yolculuğu, hele de yanında ailen varsa yeni maceralar vaad eder. Hatırlarsınız çocukluğunuzdan. Ama yaşlılar... Hayatının son günlerinde yeni bir hayat kurmaya zorlananlar... Mesela şu kadın:


Bir gün devlet karşına dikilip, "Artık bizim vatandaşımız değilsin! 20 dolar para, 20 kilo da eşya al ve çek git burdan!" dediğinde, nihayetinde her insanın vatanının ve sığınağının kendi bedeni ve ruhu olduğu gerçeğiyle yüzleşmek ne travma!
Serginin açılışında konuşma yapan Rum cemaati temsilcilerinden biri, "bundan on yıl önce böyle bir sergi açılacağını söyleseler bana, ona akıl hastanesine gitmesini söylerdim" dedi. Geçmişle hesaplaşma pratiğinin hayalinin bile delilik olduğu günlerden bu günlere... Ötekini dinleme, onunla empati kurma ihtimalinin hükümetlerin taktiklerine kurban gitmemesini sağlamak, sıradan insanlar olyarak bizim elimizde.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir...

Bir şarkının kıyısında durup, onun anıları dalga dalga getirmesini beklediğiniz oluyordur, değil mi?




Ya da bir kokunun peşine takılıp giden ruhunuz...

Peki ya beklenmedik bir anda aklınıza düşenler?

Hafızanın bir tiran olduğu hep söylenir. Başına buyruktur. Ne zaman, ne yapacağı, sizi nereye götüreceği, ne hatırlatacağı kestirilemez.

Hafızayı harekete geçiren dışsal unsurlar olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış. "Proust etkisi"ni de çoğunuz biliyorsunuzdur. Ama bunu tahmin etmek için bu çalışmaların sonuçlarını bilmeye ihtiyacımız da yok. Herkes kendi deneyiminden bilir bunun böyle olduğunu. Bu dışsal unsurlara "nişane deniyor. İşte, koku, ses, renk, görüntü aklınıza ne gelirse o size belleğinizden kötü veya iyi bir anıyı çıkarttırabilir. Unuttuğunuzu sandığınızı hatırlatabilir. Mesela, şu tepsi bana çocukluğumu hatırlattı birkaç gün önce. Bizimkinin altında metal ayaklar da vardı. Tepsiyken sehpa olabiliyordu. Ona bakıp az mı hayal kurmuştum?


Bir de, daha önceki sayfiye yazımda bahsettiğim Karpuzkaldıran Kampı günlerinden kalma ergenlik şarkım var. Onu da ne zaman dinlesem tatlı bir hüzne kapılırım. Bir ergen için yakışıksız bir şarkı. Çünkü, ağır bir sanat müziği parçası. Nası bi ergensem artık:


Ahmet Özhan'a bayıldığım belli oldu değil mi? Aslında çocukken bayılırdım tabii. Hep onunla evlenmek istediğimi söylerdim. Bizimkiler dalga geçerek: "Ama o evli Hale Soygazi ile" derlerdi. Ben de cevaben: "Ben büyüyene kadar boşanırlar" derdim. Yalan değilmiş :) Şimdi sadece eski şarkılarını dinlemek isterim. Yüzünü yeni karısı görsün :)

Hep güzel anıları hatırlayalım isteriz. O yüzden de unutmak istediğimiz şeyleri hatırlatma ihtimali olan objeleri yaşadığımız mekanlardan uzaklaştırırız. O günlere şahit olan arkadaşlarla görüşmeyiz. Vesaire...

Ama bellek denen tirandan kaçmak da, nişanelere rast gelmemek de mümkün değil. Yolda yürürken burnumuza bir koku gelir, direğini sızlatır. Televizyondan bir melodi yayılır, yüzümüzü güldürür. Bir obje geçer elimize çocukluğumuza döndürür.

Ara sıra iyi huylu da olabilir bir tiran. Güzel anılar, sevilmiş insanlar, eşyalar, bunlar da çıkabilir hafızanın derinliklerinden. En çok onlarla karşılaşmamız dileğiyle...


5 Eylül 2014 Cuma

Bugünlerde Ankara...

Bu günlerde Ankara her zamankinden fazla memur ve öğrenci şehri görünümünde.

Yaz tatilinden dönüp şehre uyum sağlamaya çalışan kayış gibi yanmış, sayfiyelerdeki sokak tezgahlarından aldıkları incik boncuğu takmış, mahmur ve "kürkçü dükkanına döndük" bakışlarla çevreyi süzenler...

Kurşun gibi bavullarını zorlukla sürükleyerek, endişeli anne-babalarının ardı sıra yürüyen, uygun bir yurt için ordan oraya koşturan çaylak üniversite öğrencileri.




Baba evi kadar güvenli, anne eli kadar şefkatli olmayı vaad eden yurtların ilanları. 

 


Onları özel yurtlara çekmekle görevlendirilmiş, muhtemelen üç kuruşa çalışan genç kadın ve erkekler.


 

Uzun bir kış mesaisinin yükünü şimdiden sırtında hisseden keyifsiz kalem efendileri.




3 Eylül 2014 Çarşamba

Bir hafiflik hayali olarak sayfiye


Hiç yazlığımız olmadı. Çevremizde yazlığı olan birkaç aile vardı. Arada giderdik onlara, günübirlik veya birkaç günlük. Ama bizim olmadı. Çocuk ve ergenken ne kadar iç kamaştırıcı gelirdi yazlığa gitme fikri. Niye ki? Niye olacak, yaz aşkları, bronz bir ten, geç uykular ve tabii hafiflik hayali...

Ailesinin yazlığı olan arkadaşlarımız okul biter bitmez ortadan kaybolur, okul alışverişi yapmak için birkaç gün önce gelmek kaydıyla, okul açılana kadar yazlıkta kalırlardı. Bazen ebevynleri ve kardeşleriyle, bazen dedeler ve ninelerle, teyzeler ve eniştelerle. Belki de kimi için, özellikle de yaşlı akrabalarla gidenler için çok keyifli ve özgürlük vaad eden tatiller değildi onlar. Ama o günlerde kim bilebilirdi ki bunu ve de hangisi itiraf ederdi ki?

Yazları apartman hayatı daha çekilmez olurdu. Her fırsatta sokağa indiğiniz, futbol, kukalı saklambaç, kovalamaca, yakan top, misket vesaire oynadığınız arkadaşlarınız hafiflik hayallerini gerçeğe dönüştürmüş olurlardı size göre. Siz ise boş arka bahçede, öksüz kömürlüklerin tepesinde iki dolanır, kös kös eve dönerdiniz.

Ama haksızlık da etmeyeyim, dar gelirli bir memur ailesine mensup olsam da, babamın bağlı olarak çalıştığı kurumun, yani Sağlık Bakanlığı'nın birkaç sahil şehrinde kampı vardı. Biz Antalya'ya giderdik mesela. Hem de kalabalık bir ekiple. Tarifsiz bir eğlence ve coşku deneyimi idi bu. Çocuklar, gençler, anne-babalar, hatta nineler. Ha, bir de Amasra. Ankara'ya yakın diye. Ama Ankara'nın resmi sayfiyesi önce Erdek ve Amasra, giderek Didim oldu.



Kamp tecrübesi bizim kuşağın aşina olduğu bir tecrübe. Askeri kamplar başta olmak üzere, öğrenci kampları ve yukarıda sözünü ettiğim ailece gidilen kamu kuruluşlarının kampları yazlıklara, köhne pansiyonlara ve lüks otellere alternatif teşkil ederdi. Çoğu zaman bir turizm ve otelcilik okulu veya bir ilköğretim okulu/lise birkaç aylığına otele dönüştürülür, tüm aile bireyleri aynı odada kalır, birden çok aile aynı tuvaleti ve banyoyu kullanırdı. 

Ablam evlenip yine Antalya'ya yerleşince, bu sefer onların evine kamp kurmaya başladık. İşte o zamanlar ben ergendim ve saati kurarak ön ve arka nahiyelerimi eşit ölçüde yakmaya, güneş yağı yerine - ki çok pahalıydı - kola sürerek bronzlaşmaya girişirdim. Gençlik hataları :)

Subay olan dayımın, akranım sayılan kızıyla birlikte beni de Karpuzkaldıran (Antalya) askeri kampına götürmeleri, orda geceleri kızlı-erkekli sahilde toplaşıp flört eden, öpüşen çiftleri şaşkınlık ve arzuyla süzmem de yine aynı yıllara tarihlenir. 

Benim çocukluğum ve gençliğimin sayfiyelerinde gazoz ve koyu meyve suyu şişeden pipetle (ki biz o zaman kamış derdik) içilir; sahilde şezlong yerine havlu üzerine uzanılır; önceden güneş yağı ile sıvanmak yerine, suda geçirilen saatlerde kavrulan deriye yoğurt veya dişmacunu sürülür ve de acıkınca evden getirilen nevale yenirdi. Şimdi de yapılıyordur tabii, üstüne akşamları sahilde dolaşılıp çekirdek çitlenirdi. Erkeklerin beyaz atletle dolaşmaları şarttı :)

Bir de tabii, sayfiye yerlerinde edindiğimiz oralı arkadaşlarımızın, biz otobüslere, otomobillere binip büyük şehirlere müteveccihen uzaklaşırkenki bakışları vardı. Onlar başlı başına taşra anlatılarına malzeme teşkil edecek türden.




Bana bunları hatırlatan Tanıl Bora'nın derlediği, Sayfiye, Bir Hafiflik Hayali adlı kitap. İletişim Yayınları'ndan bu yıl çıktı. Ek olarak, kitapta yer alan ve almayan fotoğraflardan bir sergi de açıldı İstanbul'da. Göreniniz vardır belki. 
Bu tatlı ve nostaljik kitabı hararetle tavsiye ediyorum.


27 Ağustos 2014 Çarşamba

"Kahpe Bizans" ile "İyi kalpli üvey ana"

Kadıköy Barlar Sokağı


"İstanbul sokaktır, Ankara ev" teranesi yinelenir durur. E, büyük ölçüde doğrudur da...
Geçen hafta kısa süreliğine İstanbul'a gittik ablamla. Neşeli arkadaş buluşması için organize edilen mekan, Kadıköy'de, çarşı içindeki barlar sokağı idi. Beyoğlu'ndaki sokağa taşan barların, meyhanelerin içeri çekilmesinden bu yana Kadıköy her iki yakadan akşamcıların gözdesi olmuş. O sebeple, hafta içi bile tıklım tıklımdı.

Nevizade

Barlar sokağında geçirdiğimiz vakit boyunca, Ankara Sakarya Caddesi'ni düşünmeden edemedim. Yukarıda gördüğünüz Kadıköy barlar sokağı ile Sakarya'yı bilenler karşılaştırabilir. Pek de farkı yok ikisinin birbirinden.
Ama bizde manzara, efendim moda tabirle "ambiyans" olmadığı için bu içiçeliğin, bu agorafobik masa-sandalye sürtüşmesinin Ankara'ya özgü olduğunu düşünmüştüm. Değilmiş. Hatta bizdeki kalabalık bile değilmiş. Kadıköy barları aralarından bir ya da iki yaya geçebilecek kadar birbirine yakın oturan insanların, her konuşulanı duydukları, zar zor devr-i daim yapan havada soluklanmaya çalışarak demlendikleri, bazen kesiştikleri yerler. Üstelik herkes çok neşeli, iştahlı ve coşkulu idi.
Anladım ki, bir mekanı "trendy" yapan, içinde yer aldığı semtin çeşitli sebeplerle yükselişi. (Bu örnekte Beyoğlu'nun düşüşü Kadıköy'ün yükselişine sebep olmuş) İstanbul Karaköy örneğini vereceğim size bir de. Nitekim, otomobil garajı manzaralı bir mekanda, tazyikli su sesi eşliğinde kahvaltı ettiğimiz, şık mekan Karaköy'ün gözdelerinden biri, gurme yemek yazarlarının favorisi Naifİstanbul idi.
Kendi kendime düşündüğüm şeyleri masadakilerle de paylaştım. Ama onlar iki şehri birden tecrübe etmedikleri için sanırım söylediklerime anlam veremediler.
Ankara ferah ve geniş mekanların şehri olduğundan - bunu nüfusun görece azlığına ve ev düzeni konusundaki yerleşik kültüre bağlıyorum - biz burada oturacağımız evi seçebiliyorsak eğer, güneş görmesine, geniş olmasına, her odasında pencere bulunmasına falan bakarız. Eğlenmek için daracık sokak aralarını değil, koskocaman koltuklarda yayılarak oturacağımız yüksek tavanlı mekanları tercih ederiz. İstanbul'da ise işyerine veya ulaşım odaklarına yakın bir ev başkaca özelliği pek sorgulanmadan yerleşiliveren bir istasyon vazifesi görüyor gibi.
İstanbul hayatta kalmak için sürekli taktik üretilen, bu taktikler duruma göre değişen, sakinleriyle mücadele eden bir şehir. Ankara'ya gelince... Cemal Süreya'nın dediği gibi, "iyi kalpli bir üvey ana".

19 Ağustos 2014 Salı

Mahremiyetin Yükü

Rafi Abi (Rafael Demirci) ile görüşme. Rafi Abi, bir zamanlar Ankara'da Ermeni olmanın hallerini, yer yer hüzünlenerek, yer yer öfkelenerek ve heyecanlanarak anlatıyor 2012


Lisansüstü eğitime başladım başlayalı, yani yaklaşık 22 yıldır hep saha çalışması yapıyorum. Saha çalışması dedim de aklıma geldi: "Sosyal bilimlerde saha çalışması nasıl oluyor? Sizin sahanız neresi?", sorusuyla da sık karşılaştığımı ekleyivereyim. Sanırım insanlara bu soruyu sorduran, sahanın fen bilimlerine ait bir terim olarak görülmesi. Saha dediğin arazidir, bu bakışa göre. Belki bir çeviri sorunudur bu. Neyse, üzerinde çok durmayalım.

Bizim sahamız genellikle yaptığımız görüşmelerin, gözlemin, katılımlı gözlemin, odak grup görüşmelerinin gerçekleştiği evler, sokaklar, işyerleri, okular, hastaneler, sahiller, meydanlar, ilanihaye... Ve hatta bu görüşmelerin kendileri. Başka türlüsü de oluyor saha çalışmasının sosyal bilimlerde. Ama benim yaptıklarım görüşmeler etrafında şekillenenler.

Neredeyse her yazdığım yazıyı, doktora tezimi ve öğrencilerden istediğim ödevleri de bir saha çalışmasına dayandırmış olduğum için son bir iki yıldır sürmenaj olduğumu hissediyorum. Şöyle izah edeyim: feminist metodoloji, araştırma konun ile özdeşleşme kurmayı, eğer görüşme yapıyorsan görüştüğün kişi ile diyalog geliştirmeni, dertleşmeni öngörür. Açıklamaktan ziyade, anlamaktır önemli olan. Görüştüğün kişilerden bir şeyler öğrenebilir, görüşmeler sırasında kendi hayatına, kişiliğine ilişkin farkındalıklar da yaşarsın. Böylece "bilim" denilen şeyin üstten bakan tavrı biraz da olsa törpülenmiş olur. Görüşen ile görüşülen bir ölçüde de olsa eşit seviyeye gelir.

Bunların üstüne benim muhabbetçi kişiliğim de eklenince, hemen hemen her görüşmem karşılıklı bir iç dökmeye dönüşüyor. Ağlaşma, gülüşme, hüzünlenme, neşelenme, öfkelenme dahil bu sürece. Hiç onaylamadığın, ayrımcı, şedit, nefret söylemiyle örülü ve baskıcı bulduğun birçok hikayeyle, anlatımla karşılaşıyorsun bir taraftan da. Hislerini dile getirmek de her zaman, her ortamda uygun düşmüyor.

Saha çalışmasında insanın karşısına türlü dram, umarsızlık, korku, yalnızlık v.b. çıkıyor. Bunlar değmeden geçer mi? Değmek ne kelime? Batıyor. Annelik, evlatlık, eşlik, öğrencilik, hemşehrilik rolleri hakkında konuşurken, kendininkileri de ortaya döküyor ve dışsallaştırıyorsun. Dışardan bakınca, içerde durduğu gibi durmuyor haliyle. Unutulmayacak hikayeler, seninkiyle birleşiyor, büyüyor, ağırlaşıyor.

Ama sırf kederden ibaret değil tabii saha çalışması. İyileştiriyor da aynı zamanda. Başka hayatlara temas etmek, anlatmak için hazır beklediğinin kendisi bile farkında olmayan kişilere akacak mecra sunmak çok zenginleştirici.

Her iki durumda da mahremiyetin yükü sırtına bindikçe biniyor. Önce birkaç kişiyle başlıyor, giderek onlara, yüzlere ulaşıyorsun. Her bir hikaye hem senin nehrinin kollarından biri oluyor, hem de kendi başına çağlayarak akıyor.

İşte sürmenaj olmaklığım burdan kaynaklanıyor. Artık hikayeler dinlemekten kaçıyorum. Her soruda kendi hikayeme uğramaktan yoruluyorum. Başkalarının hayatının gizlerini, acılarını ve hatta sevinçlerini sığdıracak yer kalmamış içimde, onu görüyorum.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...