20 Mart 2015 Cuma

Ablamın kitaplığı



Benim okumayı söktüğüm yıllarda şimdiki kadar çok yayınevi, çeviri faaliyeti ve haliyle şimdiki kadar çok telif ve çeviri kitap yoktu.

Ablam, eniştem ve yeğenim orda yaşıyor diye, her şubat ve yaz tatilinde Antalya'yı mesken tutardık. Dolayısıyla çocukluk ve gençliğimde rol modelim olmuş ablamın kitaplığını talan ederdim tatillerde.

Ablamın kitaplığından çocuk kitapları köşesi


Deplasmanda bulunduğumdan, gidilecek gezmeler bana cazip gelmediğinden ve üstelik de ablamın kitaplığı çok renkli ve heyecan verici bir kitaplık olduğundan, sabahtan akşama kadar okurdum. Yeni çıkan her romanı, hikaye kitabını mutlaka satın alırdı ablam. Bunların yanında anı kitapları, Türkiye ve dünya tarihine ilişkin, sosyal tarihi konu alan dünya kadar kitap olurdu o kitaplıkta. Bir de yeni mezun sayıldığı için üniversite yıllarından kalma halk bilimi kitaplarını hatırlıyorum. Mesela, "Manilerimiz" adlı bir kitaptaki şu maniyi okuyup okuyup gülerdim:

Aşkı olmayan kişiler
Gözleri var da ışılar
Yer ekmeği, içer suyu
Camış gibi muşular

Aşkın yüceliğini ve vazgeçilmezliğini camışa referansla anlatmak eşsiz bir fikirmiş :)

Ablam bana yaşım icabı bazı kitapları men ederdi. Mesela, Attila İlhan'ın "Fena Halde Leman"ı; Necati Cumalı'nın "Ay Büyürken Uyuyamam"ı; Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu"su, "Yarın Yarın"ı,  "Asılcak Kadın"ı ve Füsun Erbulak'ın "Altmış Günlük Bir Şey"i...

Bir genç kadına yapılacak şey mi bu? Onlar evden gider gitmez veya uzun yaz günlerinde öğle uykusunun rehavetine dalar dalmaz ben bahsi geçen kitaplara gömülürdüm kalbim çarparak.



Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu" ve "Yarın Yarın" romanları benim için unutulmazdır. Belki biraz da onları gizliden gizliye ve macera ruhuyla okuduğum için. Yanlış hatırlamıyorsam "Yarın Yarın"ın iki genç erkek karakteri, Doğan ve Ali, benim için arzu nesnesi haline gelmişlerdi. Genç, güçlü, cesur ve entelektüel iki devrimci. Doğan ve Ali'nin temsil ettikleri muhayyel sevgili karakterine eşlik eden Yeni Türkü şarkıları: Dönmek, Yağmurun Elleri, Bahar Şarkısı... Tabii bir de henüz yasaklı olmaktan kurtulmuş Zülfü Livaneli ve Gözlerin... Şu linkten dinleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=qxV7gyjH9q0

Barbara Cartland, beyaz ve pembe dizileri saymadan geçmek vefasızlık olur. Ablamla elden ele geçirerek okuduğumuz bu cep kitapları yanık tenli, geniş omuzlu, ele avuca sığmaz erkekleri kendine bağlayan genç, masum ama çok güzel genç kadınların hikayeleriyle sarmalardı bizi. Hafif dozda erotizm de cabası. Aşk romanları ve best seller'lar hakkında, Grinin Elli Tonu'ndan ilhamla Aksu'nun yazdığı bir yazının linkini koyayım şuraya yeri gelmişken. Ben çok beğendim: http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1174

Sevgi Soysal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Fikret Otyam'ın "Gide Gide"si, Fakir Baykurt'un "Irazca'nın Dirliği", Hasan Kıyafet'in "Bizim Lise"si ve Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ü...

Memleketin yakın tarihini romanlardan öğrendim. Aşık olmayı, dünyayı değiştirmeyi, hüzünlenmeyi, umutlanmayı, kendime bir dünya yaratmayı da... Her şeyden önemlisi yazı yazmayı romanlardan öğrendim. Yazmasam ölecek gibi olmayı da... Belki de o sebeple, okumayı sevmediğini söyleyen oğlumun dünyası dar bir dünya olacak diye üzülüyorum.







21 Şubat 2015 Cumartesi

Orta sınıf ahlakım ve iyileşmeyen yaralarım


Temsili biz :)



Birkaç gün önce arkadaşım, elimdeki dövmeyi yaptırırken acı duyup duymadığımı sordu. "Acıdı biraz ama benim ağrı eşiğim yüksek" dedim. Biraz konuştuk bu konu hakkında.

Konu orda kapandı ama ben sonradan bunun hakkında epey düşündüm. Ağrı eşiğinin yüksekliği veya düşüklüğü, biyolojik değil de, kültürel yahut sınıfsal ve hatta ahlaki, dinsel etkenlere bağlı olabilir mi?

Kendi ailemi, deneyimimi şöyle bir gözden geçirdim: evet, olabilir!

Orta sınıf bir ailede büyüdüm. Her ne kadar küçük bir Orta Anadolu kentinde doğup büyümüş de olsalar, ebeveynim uzun yıllardır büyük şehirde yaşıyordu. Babam, üniversite bitirmişti, memurdu.

Orta sınıf ahlakı olarak bilinen ahlaki anlayışa sahipti bizimkiler de. Orta sınıf ahlakının çocuklara yansıyan ilk tezahürleri, haddini bilmek ve fakat hakkını savunmak (Babama göre, "Haklı olan bir çift öküzden daha kuvvetli sayılırdı". Heyhat! Babacım ya!); kibar olmak; diğergam olmak; saygılı olmak; "devlet baba"ya ve evdeki babaya güvenmek, itaat etmek konusundaki öğütler, dayatmalardı.

Şimdi bunun senin ağrı eşiğinle ne alakası var, diye soracaksınız muhtemelen. Evet, var. Şöyle izah edeyim: ablamın da, benim de ve bilahare ablamın oğlunun da, ne vakit bir yerimiz acısa, ağrı çeksek, yaralansak annem, babam ve tabii ki annanem, sızlanmamıza, nazlanmamıza meydan vermezlerdi. Annem, "Of çok acıdı!" falan dediğimizde, "Yondullah!" diye aşağılardı bizi. Ne demekse bu? Annanem ise "Yahudilik etme"" derdi. Muhtemelen Yondullah'ın Yahudilik ile bir bağlantısı var.

Irkçılık, ayrımcılık yapmadan basit bir tepki bile gösterilemediği bir ahlaktan bahsediyorum farkındaysanız. Bunun hakkında uzun uzun düşünmeli. Acıyı dile getirmek, altını çizmek ile Yahudi kimliği arasında soykırıma işaret eden ve buna bile tahammül edemeyen zihniyetin kurduğu bir bağlantı mı vardır acep?

Her neyse, ne zaman acı/ağrı çekseniz, yaralansanız mızmızlanmamanız konusunda uyarıldığınız bir aileniz varsa, dişinizi sıkmayı öğreniyorsunuz. Nazlanmak yasak! Hatta ayıp, hatta günah! Ötesi, zayıflık göstergesi. Yakışık almaz!

Böyle bir ailede sürekli yapman gereken ama yapmayı ihmal ettiğin bir şeyler, aramayı ihmal ettiğin birileri vardır: Çocukken, "Amcaya teşekkür et!", "Özür dile bakalım kardeşten", "Hiç yakışıyor mu sana?", "Bacaklarını topla!". Büyüyünce, "Halanı aradın mı?", "Ne zaman evleneceksin?", "Tek çocukla kalmaya niyetli misin?", "Ölsem umurunuzda değil".

Orta sınıf ahlakının yaralarını saklamak yönündeki telkinleri, daha fazla yaralanmaya, seni yaralayandan hesap sormayı kendine yakıştıramamayı beraberinde getiriyor. Böyle olunca, güçten düşmek, nazlanmak, yardıma muhtaç duruma gelmek, dışlanmak korkusu, emeğinizin sömürülmesine, hakkınızın yenmesine, kalbinizin kırılmasına sebep oluyor. Ağlamayana meme vermedikleri için de, kendi kendinizi avutmak zorunda kalıyorsunuz. Annenizin, babanızın ve onlarınkilerin yaptıkları gibi...

Alt sınıftan gelenler daha hırslı, üst sınıftan gelenler daha özgüvenli olabiliyor. Orta sınıfın rahvanlığı, temkini, statükoculuğu ve üzerindeki ahlaki baskılarla biçimlenen ortalama karakteri onu hem tatsız, hem de ufku dar hale getirebiliyor.




8 Şubat 2015 Pazar

Misafir


Bahe


Bundan yaklaşık 80 yıl önce, Mardin'de yaşayan 3 çocuklu Süryani bir anne, kim bilir hangi sebepten Suriye'ye göçmek zorunda kalınca, küçük oğlu Bahe'yi Deyr-ul Zafaran Manastırı'na bırakmak zorunda kalmış.

Bahe manastırdan fazla uzaklaşmadan koca bir ömrü tüketmiş. Ortalığı temizlemiş, yemek yapımına yardım etmiş, eşya taşımış ve ihtiyaç duyulan başka ne varsa canla başla yapmış. Karşılığında manastır ahalisi, metropolitler, rahipler, rahibeler, hizmetliler ona sahip çıkmış. Onlarcası geçip gitmiş Deyr-ul Zafaran'dan. Bahe hep oradaymış.

Bu hikayenin ilginç yanı, Bahe'nin annesi tarafından terkedilmeyi bir türlü hazmedememiş olması. Bu yaşında bile. Hala herhangi biriyle sohbet ederken önce annesine ileniyor, sonra gündelik konulara geçiyormuş. Gözleri iyi görmüyor, ayakları artık onu zor taşıyor, kulakları ağır işitiyor ama hala annesinin manastır avlusunda terkedip gittiği çocuk o. Yüzündeki masum ifade, sesindeki hüzün hiç değişmemiş.

Haydar Demirtaş, manastıra gidip Bahe'nin bir gününü kayda geçirmiş. Bu bir gün boyunca Bahe'nin hikayesini, hem kendisinden, hem de din adamları, manastır çalışanları ve Mardin'in yaşlı Süryanilerinden, kendisi de koca bir alem olan ve nakışladığı örtüler-yazmalarla ünlü Nasra Teyze'den dinliyoruz.

Belgeselde bana en çok dokunan, küçük oğlunu başka bir ülkede bırakmak zorunda kalan annenin hikayesi oldu. Çekim ekibi Suriye'ye gidip Bahe'nin ablasını buldu. Abla, kardeşine duyduğu muhabbeti dile getirdikten hemen sonra annesini savunmaya geçti. "Çok gençti, korkmuştu, çaresizdi" mealinde bir şeyler sıraladı telaşla. Yıllar önce izlediğim Sophie'nin Seçimi geldi aklıma. Meryll Streep'in oynadığı, II. Dünya Savaşı yıllarını anlatan film. Sophie, kendisine tutulan bir Nazi subayının inayetiyle, biri kız, diğeri erkek iki çocuğundan birini kurtarma şansına sahip olur. Diğeri yalnız başına toplama kampına gönderilecektir. Herhalde izleyen hiç kimse o sanki saatler süren birkaç dakikalık sahneyi unutmamıştır. Hatırladığım kadarıyla Sophie kucağındaki küçük kızını tercih etmişti. Süryani anne, belki de daha kolay hayatta kalabileceğini düşündüğü için oğlunu feda etti. Kızını bıraksa orda, istismara uğrayabileceğini hesapladı belki.

Misafir isimli belgesel bence izlenmeli. Hem sadece Bahe'nin hikayesini anlatmıyor Haydar Demirtaş. Mardin'in insanın burnunun direğini sızlatan güzelliklerinden ve güzelim Deyr-ul Zafaran Manastırı'ndan da bir şeyler var filmde.

Misafir'in fragmanını izlemek için şu linki kullanabilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=-fL-qvSmJdw

5 Şubat 2015 Perşembe

Kız bakmak!


 

Bugün arkadaşlara anlatırken aklıma geldi.

Ben çocukken, bir alt katımızda Hafize Teyze otururdu. İki bekar oğluyla... Kocası öleli çok olmuştu. Her ana için bebeleri kıymetli ve eşsizdir de, Hafize Teyze'ninkiler bulunmaz Bursa kumaşı idiler.

Hafize Teyze, çok sigara içen veya sesi çatallı olduğu için benim çok sigara içtiğini sandığım, asabi, sevimsiz ve küfürbaz bir kadındı. Karanlık bir karakterdi. Çocukları hiç sevmez, kötü davranırdı.
Ona yaranmak mümkün değildi. Oğulcuklarından başka mükemmel işleyen makina yoktu dünyada...

Aslında iki oğlan da efendi çocuklardı. Analarına pek bi benzerlikleri yoktu. Ama büyük olanı, Hafize Teyze'nin ve haliyle tüm bir kadınlık aleminin nezdinde evde kalmış'tı, diyemeyeceğim, haşa, öyle değerli bir oğlan evde kalmazdı, evlenmekte acele etmiyordu.

Hafize Teyze'nin ise bir dilemması vardı. Hem oğlan bir an önce hayırlı bir kısmet bulup evlensin istiyor, hem de kimseleri ona layık görmüyordu. Üniversite mezunu, Hafize Teyze'nin vitrinini teşkil ettiği "iyi" bir aileden gelen, sessiz sakin ve tabii yine anasına göre çoook yakışıklı bir adamdı güya oğlan. Şimdi yelloz bi kıza takılacak, anasına hıyanet edecekti Hafize Teyze'ye göre. O sebepten, elini çabuk tutmalı, oğlana bi kız bulmalıydı.

Kız bulmak için de önce "kız bakmak" lazımdı. Kardeşim bunu niye tırnak içinde yazıyorsun, demeyin. Kız bakmak başlı başına bir ritüeldi(r). Önce komşulara, akrabalara, eşe dosta haber salınırdı. E tabii herkese değil. Seçerek yapılırdı bu çağrı. Ne idüğü belirsiz insanlara bulaşılırdı mazallah!

Haber dalga dalga yayılırken, her olumlu geri dönüşte, çoluk çocuk, konu komşu yollara düşülmesi gerekirdi. Düşerdik biz de Hafize Teyze'yle yollara. Biz, derken abartmıyorum. Tüm haşmetiyle Hafize Teyze önde (hafif topuklu yılan derisi ayakkabılar, tayyör, incili kolye ve yaka iğnesi eşliğinde), annem de dahil olmak üzere en az üç komşu kadın. Ve de en vahimi onların çocukları.

Ankara kazan biz kepçe bir iki yıl gezdik böyle. Tıksırıncaya kadar yedik gittiğimiz evlerde. Her türden misafir koltuğuna oturduk. Her çeşit terliği giyip çıkardık. (Sadece çocuklar. Annelerin misafir ayakkabıları olur, kumaş torbalardan çıkardı). Her bedenden, her karakterden, her tondan genç kadına sarf-ı nazar ettik. Beğenmedik Allah, beğenmedik.

Çocuk kafamla bile bu işte bir tuhaflık olduğunu, görücüye çıkan genç kadınların ne kadar tedirgin, mahcup olduklarını, arada kimisinin ne kadar meydan okuyucu bir havaya girdiğini görüyor, sıkıntıya düşüyordum. Belki, ilerde benim de başıma gelmesinin kaçınılmaz olduğuna inanıyordum.

Hafize Teyze, hiç birine fazla yüz vermez, ailelerine de tepeden bakardı. Kaliteli mal pazarlayan bir tüccardı o. Eğer kızların ayağına gidiyorsa, adet böyle olduğundan gidiyordu. Yoksa tenezzül eder miydi? Ahret sualleri sorarak, yüzünü ekşitip bakarak, kırıtarak, öfkelenerek ilişkilendiği ailelerde uygun kız yoktu onun oğulcuğuna haliyle.

Sonra sorun nasıl çözüldü bilemiyorum ama oğlan evlendi ve Hafize Teyze'nin evine geldi gelin. Bir süre onlarla birlikte yaşadılar. Hafize Teyze'nin geline dünyayı dar ettiğini söylememe gerek var mı?

Ben bu cümbür cemaat kız bak adetinin hala yaşatıldığını düşünüyorum. Öncelikle, kız evine bir korku salınıyor bu kalabalıkla. Bir çift değil, onlarca gözün nazarına maruz kalıyor genç kadın ve ailesi, evleri. Hem de damat adayının elini güçlendiriyor bu zor beğenir güruh.

Bunun yanı sıra, kız bakıldıktan sonra, gelin adayı gıyabında masaya yatırılıp içinin dışına çıkarılması gerektiği için komşu kalabalığınaın toplanmasına vesile ve sohbete konu çıkmış oluyor.

8 Ocak 2015 Perşembe

Korkunç koleksiyoncu

Resim yazısı ekle



Charlie Hebdo katliamı bizim eve de bomba gibi düştü. Çok içerledik, kahrolduk. Sonra biraz durulduk, olan biteni tahlil etmeye, öfkenin, nefretin kaynağını aramaya çalıştık. Olmadı. Zaten memleketimizde her gün yeni bir katliam var. Herkes herkesi öldürmek istiyor. İçerde zor tutulan (artık sopalarıyla birlikte serbest bırakılan) ve dışarda haykıran kitleler arasındaki yarık giderek derinleşiyor. "Devlet büyükleri" bundan çok hoşlanıyor, bunun için çalışıp çabalıyorlar!

Dünden beri kendimi nasıl teselli edeceğimi bilemiyorum. Bari dedim, günlerdir yazmayı planladığım koleksiyonculuk zenaatinden biraz bahsedeyim. Kafamı dağıtmaya çalışayım.

Hemen hemen hepimiz çocukken bir şeyler biriktirmişizdir. Anneleriyle günlere giden kızlar peçete biriktirirlerdi benim çocukluğumda. Oğlanlar ise çoğunlukla pul... Pul biriktiren kız çocuğu olurdu da, peçete biriktiren oğlan ben pek görmedim. Peçeteleri saklayacak bir mahfaza yoktu. En fazla kutulara, poşetlere konurdu. Pullar içinse şanslı ve harçlığı biraz bol olanların aldıkları özel defterler vardı. Bunlar en yaygın koleksiyon objeleriydi çocuklar için. Daha seyrek rastlanan bozuk ve kağıt para koleksiyoncuları ile model araba, oyuncak figür koleksiyoncuları zengin ailelerin çocukları arasından çıkardı. Bugün oğlum sayesinde oyuncakçıların müdavimi olmuşken, firmaların koleksiyon yapılsın diye özel seriler ürettiklerini görüyorum. Bunun gerçek bir koleksiyoncu için zevk veren bir yanı var mıdır allasen? Paran varsa bir seferde hepsini toparlarsın. Halbuki, beklemek, heyecanlanmak, elde edememek, beklemediğin anda bir yerlerde rastlamak, hediye olarak almak bunlar koleksiyon yapmanın fıtratında olan şeylerdi. Geçelim!

Benim hem peçete, hem de pul koleksiyonum oldu. İkisi de cılız koleksiyonlardı. Hem sınıfsal, hem de kültürel nedenlerle. Ama beni oyalıyor, mutlu ediyordu her ikisi de. Kış günlerinin ev hapsinde bunları çıkarıp uzun uzun incelemek, tasnif etmek, gerekiyorsa tamir etmek bir nefes almayı sağlıyordu.

Biraz büyüyünce, peçete koleksiyonu yakışıksız olmaya başladı. Çünkü bu koleksiyon, annesine bağımlı, domestik kız çocukları ile genç kızları işaret ediyordu. Ben de hafazanallah, o kızlardan sayılmaktansa ölmeyi yeğlerdim! O sebeple bir kısmı çöpü boyladı, diğer kısmı da yaşça küçük akraba çocuklarına devredildi peçetelerin. Pulla devam edildi. Ama başka müthiş koleksiyoncuların ellerindekileri görünce, teslim bayrağı çekildi. Hem fikr-i takip, hem de masraf gerektiriyordu sağlam bir pul koleksiyonu oluşturmak.

Ama ben ideal bir orta sınıf bebesi olarak bir şeyler biriktirmekten hiç bıkmadım. Sıra geldi ayraçlara. Geç denecek bir yaşta, 24 yaşımda başladığım bu koleksiyon bugün onbine yaklaştı. Hiç vazgeçmedim, çıkarıp bakmaktan hep zevk aldım. Saklamak zor, onu söyleyeyim.

Ayraç koleksiyonumun mikro bir parçası.

Kabalcı'dan mail atarak istedim bunları. 



Sıradaki koleksiyonum ise "mekanın temsili veya temsili mekan" olarak adlandırabileceğim maket yapılar. Türkiye'de örnekleri çok az. Ama dünyada baya bir sektör olduğu anlaşılıyor. Turistik ve ticari birer meta olmaları sebebiyle sanırım. Bunu bilen arkadaşlarım, akrabalarım gittikleri yerlerden alıp getiriyorlar bana. Kendim çok müteharrik biri olamadığımdan, hayatımda ilk kez koleksiyonum başkalarının olağanüstü, vefakar, neşeli ve bonkör katkısıyla çoğalıyor. Dolayısıyla, son koleksiyonumla dostlar ve güzel insanlar biriktirmiş oluyorum aynı zamanda.





 


 

 

Yıllar önce ayraç koleksiyonu yaptığımı öğrenen eski bir koleksiyoncu bana, "Koleksiyoncular iyi insanlardır, onlardan hiç bir kötülük gelmez" demişti. Yıllarca inandım bu söze. Bana iyi de geldi. Ama son zamanlarda durup düşünüyorum, seri katiller de birer koleksiyoncu aslında. Takıntılılar koleksiyoncular gibi. Hep yenilerini eklemek istiyorlar ellerindekine. Var koleksiyonculuğun böyle hunharca bir yönü. Başkasının elinde olanda gözü kalmak, parayla elde edemeyeceğini illegal yollardan ele geçirmek, kıskançlık, kibir...

7 günahtan biri olabilir mi koleksiyon yapmak? Tamam, biraz abarttım. Ama koleksiyon yapmanın sırf iyi insanların karı olmayacağına yahut koleksiyon yapıyor diye birine iyi insan denemeyeceğine eminim artık.


10 Aralık 2014 Çarşamba

Gazeteci olamama hikayemin devamı...

Gazetecilik maceralarıma devam ediyorum. Ona göre :)

Esmer olduğum için aşağılanmaya alışkındım. Bir zamanlar zayıf da olduğumdan "kara kuru" diye nitelenmek kırıcı olmaktan bile çıkacak kadar kanıksanmış bir durumdu benim için. Sempati gösteriyormuş gibi yaparak alay edenler de vardı: "kara kız", "kara böcü" gibi. Sanırsın ailemiz ve yakın çevremizde herkes Selanik göçmeni :)

İşte bu yüzden, ANKA Ajans'ta staja başladığım ilk gün, "Arap" nidasını duyunca hızla dönüp baktım. Ama yok, seslenilen kişi kendini iyi biliyordu. "Höö" diye cevap verdi daktilosundan başını kaldırmadan. Kısa sürede öğrendim ki, "Arap" ve "Müdür" gazeteciler arasında yaygın bir seslenme biçimiymiş. Hem de herkes birbirine aynı isimle hitap etmesine rağmen, ilgili kişi seslenilenin kendisi olduğunu anlıyordu. Vurgudan veya bağlamdan belki. Bu hitapların esbab-ı mucibesini öğrenemedim ama. Belki kültürümüzde Arap olmaklığın aşağılayıcı bir konuma tekabül ediyor olmasındandı. Niye derseniz, size gazetecilerin yaşam standartlarının ve çalışma koşullarının sefaletinden, haber kaynakları ve halk nezdindeki imajlarından uzun uzun söz edebilirim. En iyisi sormayın. Arap kölelerden hallice mi görüyorlardı kendilerini acaba?

Müdürlük makamı ise herhalde bir ironi içeriyordu. İtibarsızlığın mizahı, itibarsızlığı katlanılır kılan bir alaycılık. Ayrıca dikkatinizi çekerim, eril bir tınısı var. Bunlar benim tahminlerim tabii. Bir bilen varsa ondan aslını esasını öğrenmek isterim.

İşe başlar başlamaz, bana ilk söylenen okulda öğrendiğim her şeyi unutmam gerektiğiydi. Etik ilkeleri, haber yazma tekniklerini, mizanpajı falan. Tek avantajım on parmak daktilo bilmek olacaktı. Çünkü, o dönem internet, cep telefonu benzeri araçlar yalnızca ülkemiz başbakanı ile cumhurbaşkanının çalışma ofislerinde bulunuyordu sanırım. Faks bile çok kıymetli bir aletti. "Habere giden" muhabir, büroda kalana telefonla haberi "geçiyordu". Ahize kulağınızda, mümkün olan en yüksek hızda size söylenenleri, imla hatalarını ve Türkçe bozukluklarını da düzelterek daktilo etmeliydiniz. Çünkü daha şefiniz kontrol edecek ve dizgiye girecekti. Zamanla ve rakip yayınların muhabirleriyle yarışıyordunuz. Hele ajans söz konusu olunca, gazete ve televizyon muhabirlerini atlatmak haberin satışını garanti ediyor ve büyük avantaj sağlıyordu. Allaha şükür bunu bari iyi yapıyordum.

Ama sabahları tek tek elden geçirmemiz gereken günlük gazeteleri okuyabilmek müşküldü. Çok satar gazeteler kıdemli, ağızlarındaki ve bedenlerindeki dilleriyle caydırıcı olan muhabirlerin himayesinde oluyordu saatlerce. Çay-sigara içerek, arada muhabbet ederek öğlene kadar kıraat ediyorlardı onları. Ben sadece az satar gazetelere ve çok satarların eklerine bakabiliyordum. Çay lekeleri ve simit kırıntılarıyla dolu çok satar gazeteler, iş işten geçtikten sonra önüme geliyordu.

Başlarda tecrübeli muhabirlerin yanına ilişerek gidiyordum habere. İlişerek diyorum, çünkü bundan hoşlanmıyorlardı. Ayak bağı olacağımı düşünüyorlardı onlara. Biraz da haklılardı. Çünkü bana bir şeyler açıklamak, yol göstermek, beni uyarmak durumunda kalıyorlardı sık sık. Kimisi yokmuşum gibi de davranıyordu tabii. Önceleri çok kızdığım bu durumu, yıllar sonra Rüzgarlı Sokak belgeseli yaparken anlamaya çalıştım. Eski muhabirlerle konuşurken bir tanesi şöyle dedi: "Biz mesleği tecrübeli abilerimizden çaldık. Çünkü onların bize bir şeyler öğretecek vakitleri ve sabırları yoktu". Ufku sabah doğup akşam batan bir meslekte, başdöndürücü hız, rekabet ve gerilim içinde kim kime ne öğretmeye çalışabilir? Zor tabii. Ama mesleği ehlinden çalmak fikri de çok cazip. Görgü ne güne duruyor. Görgü varken bilginin ne hükmü var?

Bu eşlikçilik hallerinden birinde, ki o dönem Nuray ile birlikte DP haberlerine bakıyordum, ölen bir milletvekilinin cenazesine katılmak için Antalya'nın Elmalı ilçesine gitmek gerekti. Partinin özel uçağıyla ve Demirel ile birlikte gidilecekti. Nasıl yalvaran kedi gözleriyle baktıysam, Veli Abi beni de şaşırtarak bir kıyak yaptı ve Nuray'la birlikte bana da yer ayırtıldı uçakta.

İlk kez uçağa binecektim. Havaalanına gittik, ekibi bulduk ve uçağa girdik. Nuray bana şöyle bir küçümseyici bakış atıp, "hadi sen geç bakalım bu seferlik cam kenarına", dedi. Sevincimi çaktırmamaya çalışarak geçtim. Dönüşte aynı ikramı yapmadı tabii Nuray. Dönüşte ayrıca beni hayrete düşüren bir olay da cereyan etti. DP'li milletvekillerinden biri, koridorda servis yapan hostesi elle taciz etti. Ben de gözümle gördüm. Hostesin poposuna hafif bir şaplak attıktan sonra, arkadaşlarına dönüp göz kırptı ve hep beraber tıksırana kadar güldüler. Aynı şey hostes için geçerli değildi tabii. Ağlayarak kabinine gitti. Şikayet etmesini ve Demirel'in söz konusu milletvekilini uyarmasını beklemiştim tüm safdilliğimle. Ama nerde? Edebilir miydi? Nasıl etsindi? Ederse kendi huzuru kaçardı en başta.

ANKA'dan ayrıldıktan sonra kısa süre çalıştığım Nokta Dergisi'nde adının İlter olduğunu hatırladığım birçok benzeri gibi fırlama bir muhabir vardı. Ben ve sınıf arkadaşım kendimizi göstermeye çalışıyor, heyeacanla sabah toplantılarına katılıyor, haber konuları, dosyalar öneriyorduk. Çalışan sayısı az olan ve dergi olduğu için görece yavaş bir tempoda çalışılan Nokta'da yine çok erkek, az kadındık. Üstelik sınıf arkadaşım evli ve hamileydi. Öğle yemeklerine onunla birlikte çıkıyorduk. Ama hemen hemen her öğlen, derginin köşe yazarlarından olan emekli bir hoca veya erkek muhabirlerden birkaçı bizi yemeğe çıkarmayı teklif ediyordu. Bu türden salvoları beceriyle bertaraf etmeyi başarıyor ve uzaktan bakınca farkediyorum ki, namus ehli, ürkek iki kız çocuğu gibi görünüyorduk. Günlerden bir gün İlter çok meşhur bir kebapçıya gideceğini söyledi ve ikimizin de onunla birlikte gitmemiz için ısrar etti. Yılışıklıklarından ve cinsiyetçi üslubundan yılmış olduğumuzdan bin dereden su getirdik. En sonunda arkadaşım, "Biz et sevmiyoruz ki" demek durumunda kaldı. Aldığımız cevap insana bir araştırma konusu bahşeder iğrençlikteydi: "Bir kadının et sevmemeye hakkı yoktur".

Yakın zamanda yayınlanan Etin Cinsel Politikası (Carol Adams, Ayrıntı) İlter'in temsil ettiği insan türünü anlamakta iyi bir kılavuz.


 


Bazı mesleklerin mensuplarının ayrı birer ırk oluşturabilecek kadar tipik olduklarına inanıyorum. Gazeteciler de bu gruba girebilir. Acaba genç bir erkek muhabir neler yaşar, hep merak etmişimdir.




7 Aralık 2014 Pazar

Neden gazeteci olamadım?


Daha 9-10 yaşlarındayken gelecekteki mesleğimi seçtiğime inanırdım. Gazeteci olacaktım ben. Gazetecilik mesleği öyle değerliydi ki benim için, bütün naifliğimle, "gasteci" denmesine bile bozulurdum. Ne kadar sık tekrarlıyorsam artık gazeteci olmak istediğimi, aile bireyleri, bebekken bile gazete kağıtlarıyla oyalandığım, mızmızlanınca önüme koyulan albümlerden fotoğrafları çıkarıp yaladığım söylencesini yaydılardı. Beni de inandırdılardı. Öyle inandım ki anlatılanlara, damağımda fotoğraf kağıdının tadını şu anda bile duyabiliyorum. Acaba, sonradan merak edip tadına baktığım için mi böyle? :)

Neyse efendim, günler geldi geçti, babamın itirazlarına ve men etmelerine inat üniversite sınavında Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nu, en üst sıralara yazdım. Babam, sevimli bir çocukluk anısı olarak kalsın istiyordu gazetecilik takıntım. Avukat olmalıydım ben. Babam hep avukat olmak istemiş. yoksulluktan üniversiteye devam edememişti. Benim doğmama yıllar kala girmişti ama Ankara Hukuk'a. Evli-barklı, iş güç ve çoluk çocuk sahibi bir adam olarak bitirmeyi başaramamıştı Hukuk'u. Ama Dil Tarih'i bitirdi sonunda. İçinde kalan ukdeyi benim sayemde söküp atacaktı.

Bu hüzünlü hikayenin manevi yüküne rağmen, üniversite sıralamasını yaparken kuzenim de işbirliği yaptı benle. Gazeteciliğe girişimi garantiledik. Yoksa babamı kandırmak ne mümkün!

Başarılı bir giriş yaptığım Basın Yayın'ı, ortalamanın altında bir notla bitirmeme sebep olan çocukluk aşkıma daha birinci sınıfın sonunda kavuşmuştum. Babamın Eğitim-Sen'li bir arkadaşı bana ANKA Ajansı'nda stajyerlik ayarlamıştı.

ANKA Ajansı Meşrutiyet Caddesi'ndeki bu binanın 3. katındaydı. Şimdi değil.


Ajans alem bir yerdi. Bir kere Veli Abi vardı. Veli Özdemir. İstihbarat Şefi'ydi. Ama bence ondan öte bir şeydi. Çünkü, ajansın ortaklarından Özer Abi (Esmer) ile Müşerref Hanım (Hekimoğlu) o çılgın tempoya dışardan bakarlardı. Özer Abi hemen yan odada olmasına rağmen, Müşerref Hanım ise arada bir uğradığı için. 1972'de Altan Öymen'in kurduğu ajansı, çok sonradan Veli Özdemir satın alacaktı zaten.

Özer Abi ne kadar mülayim ve iyi huylu bir adamsa Müşerref Hanım o derece otoriter ve ihtişamlı bir kadındı. Ajansa geldiğinin muhtemelen bütün bina sakinleri farkına varırdı. Elinde yurtdışından getirdiği ufak tefek hediyeler olur, hepimize biraz tepeden bakar, benim gibi tıfıllara selam vermeye bile tenezzül etmez, talimatları sıralar, aynı hızla çıkar giderdi.

Veli Abi'nin otoritesini paylaşan kimse yoktu o yüzden büroda. Ama yıllanmış muhabirler mezarlığıydı ajans. Mezarlık diye boşa demiyorum. Gerçekten yetenekli olduklarını düşündüğüm deneyimli abiler ve ablalar, çalıştıkları kurumun itibarsızlığından ve bununla atbaşı giden düşük gelirlerinden kaynaklanan bir mutsuzluk ve yer yer atalet içindeydiler. Her gazetenin, televizyon kanalının, derginin çok sayıda muhabir çalıştırdığı o yıllarda kimse Ankara'daki küçük bir ajanstan haber satın almıyordu mecbur kalmadıkça. Bir zamanların parlak ajansı, bütçesizlikten ve ilgisizlikten küçülüp çekmiş, kendi yağıyla kavrulan bir haber merkezine dönüşmüştü. Köhne mobilyalar, boyasız duvarlar, acil bir durum ortaya çıkmadıkça habere giderken binilen otobüsler, dolmuşlar...

Stajyer olarak başladığım ajansta, birçok benzerim gibi önce kültür-sanat, sonra da gündem haberlerine bakmaya başladım. O gün boşta kalan hangi basın toplantısı, miting, seçim gezisi, sergi vb. varsa ben gidiyordum. Toplu taşımla tabii... Teybim falan yoktu. Not defterim vardı. Fotoğraf makinasının sözü bile edilemezdi. Haberden dönünce boş bulduğum bir daktiloda yazardım haberimi. Gittiğim basın toplantılarında hediyeler dağıtılmasını, ikramlar yapılmasını çok tuhaf karşılamıştım başlarda. Hoşuma da gitmişti.

Herhalde herkes bilir, gazeteciler açık büro sisteminde çalışır. Herkes birbirini, şef de herkesi görür. Telefon konuşmaları çaktırmadan dinlenir, iş mi yapılıyor, dalga mı geçiliyor gözlemlenir, haber atlatma girişimleri anında tespit edilir.

Ben de böyle bir gözetleme ortamında Nuh-u Nebi'den kalmış bir daktiloda haberimi daktiloda takırdattıktan sonra Veli Abi'ye veriyor, onun pis bir sırıtışla okuması ve ardından çoğu satırı karalamasını bekliyordum gergin bir halde. Çoğu zaman da top yapıp basket atıyordu haberimi uzaktaki çöp kutusuna.

Bu eziyet çok uzayınca ve ben Veli Abi'yle ÇGD'nin lokaline gidip gelmeye başlayınca anladım ki, Veli Abi biraz beni terbiye etmek, bana yüz vermemiş olmak için haberlerime kıyıyordu. Ne de olsa uyduruk haberlere gidiyordum ve biz de çok az haber satabilen bir ajanstık. Veli Abi'nin benim üzerimde otorite tesis etmesi için birkaç dişe dokunur haberi feda etmesi sıkıntı yaratmazdı!

Hararetli edebiyat sohbetleri yaptığımız, bira içtiğimiz, sağla solla dalga geçtiğimiz Veli Abi, Ahmet Abi (Abakay) ve Mümtaz Abi'den (İdil) birçok güzel anı kaldı bana. Ama Veli Abi'nin genç bir kadın olduğum ve mutedil bir kişiliğe sahip olduğum için beni hırpalamasını hiç unutmadım. Yıllar sonra bir dersime konuk olarak geldi. Onun yanında öğrencilere bu tecrübemi anlattım. Veli abi, kem küm etti, bunun muhabir yetiştirmenin bir parçası olduğunu söyledi falan. Hatta biraz da şişindi bu durumdan. Neyse, onun ne söylediği önemli değildi. Ben bunları unutmadığımı ona hatırlatmış, o zaman dilimin ucuna gelenleri sonradan söylemiş olayım da...

Kültür-sanat muhabirliğiyle başlayan maceram, Körfez Savaşı patlak verdiğinde yabancı radyolardan haber tornistan edecek derecede yabancı dil bilen kimse olmamasının yarattığı fırsatla, Dış Haberler servisine geçmemle nihayetlendi. Orada Hasan Esat Işık'ın sabık gelini Conxita Işık ile çalışıyordum. Küçücük bir odada saatlerce birlikte kaldığımız Conxita, tek başına oğlunu büyüten, suskun ve güçlü bir kadındı. Gazeteciliği sanki biraz da mecburiyetten yapıyor gibiydi. Körfez Savaşı süresince ajansımız rağbet gördü, Conxita ile ben de birkaç haber sokabildik ana akım medyaya. Ama asgari ücretin neredeyse yarısı kadar bir paraya, yıllarca çalışmak çok yıpratıcıydı. Beni ANKA'dan uzaklaştıran en son darbe ise çok ağır gelmişti. İki yıldır ajanstaydım. Günlerden bir gün, benim gibi stajyer olarak çalışmak üzere ajansa bir erkek muhabir geldi. Veli Abi ertesi gün gidilecek basın toplantısına onu yollamaya karar verdi. Beni de yardımcı olarak yanına vereceğini beyan etti. Tahmin edersiniz ki, söyleyecek söz kalmamıştı artık.

ANKA'dan sonra birkaç yerde daha çalıştım. Nokta Dergisi, Türk Haberler Ajansı gibi. Gazeteciliğe üzülerek tövbe edip akademiye dönene kadar her çalıştığım kurumda, gazetecilerin mesleki deformasyonlarının, kibirlerinin altında yatan komplekslerinin, dünyayı kurtarıyormuş, halka hizmet ediyormuş hissiyle üstesinden geldikleri yoksunluklar ve aşağılanmaların her çeşidini gözlemlemiş oldum.

Gazeteciliğin erkek egemen mesleklerin önde gelenlerinden olduğunu her iş günü yeniden deneyimledim. Kadın gazetecilerin beden dillerinde ve jargonlarında yüzleştiğim erkeklik halleri şaşırttı ve yıprattı en çok beni. Sonradan, dışardan bakmaya başlayınca anlamaya çabaladım. Hem bedensel, hem de sinirsel dayanıklılık gerektiren, erkeklere ait olduğu düşünülen bir mesleğin kadın mensupları olarak, yine erkeklere ait olduğu düşünülen alanlara, mekanlara, düzenlere dahil olmaya çalışmak kolay iş değildi. Kırılgan, kibar, özenli olmak mümkün değildi. Bunun için de kadınları suçlamayayım bari diye düşündüm hep.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...