Nihayet sergimizi açıyoruz.
30 kadınla konuştuk ve hazırlıksız olarak çantalarının içindekileri dökmelerini istedik. Cesurca döktüler. Fotoğrafladık içindekileri ve uzun uzun sohbet ettik her objenin ve çantanın kendisinin çağrıştırdıkları/işlevleri hakkında. Bunları konuşurken hayatlarımızı, kimliklerimizi ve yaşadığımız çevreyi de sorguladık.
Serginin afişi bu. Cebeci'de ve Beytepe'de olacak. Gelebilecek olanları bekleriz. Duyurursanız da seviniriz.
31 Mart 2015 Salı
27 Mart 2015 Cuma
Güzel Adlı Kitaplar
Bugünlerde elimde 'Emine' Sevgi Özdamar'ın, Hayat Bir Kervansaray, adlı kitabı var. Yarı otobiyografik olduğu söyleniyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda, yazarın doğumuyla başlayıp ilkgençliğine kadar geçen dönemi, kendisinin ve Türkiye'nin yaşamı ile ilişkilenerek anlatıyor.
Daha önce aynı yazarın Haliçli Köprü'sünü okumuştum. Özdamar'ın gençliğini, Altmış ve Yetmişler Türkiyesinin politik ortamını, gündelik yaşamını ve ayrıca "Alamancılık" kurumunu anlatıyordu yine yarı otobiyografik bir kurguyla. Kapak fotoğrafındaki kendisi. Ne tatlı kadın ama...
Kendisi artık oralı denecek kadar uzun süredir Almanya'da yaşıyor ve Almanca yazıyor. Her iki kitabı da hararetle tavsiye ederim.
Sevgi Özdamar'ın bana çağrıştırdığı, güzel adlı kitaplar oldu. Yukarıda andığım iki kitabın da adı çok güzel, çok etkileyici, çok unutulmaz bana göre.
Ayrıca, sökün eden kanımca güzel diğer kitap adlarını da buraya yığmak istiyorum:
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu
Troya'da Ölüm Vardı, Bilge Karasu
Ne Kitapsız, Ne Kedisiz, Bilge Karasu
Bütün Menekşeler Annem Kokar, Müzeyyen Erim
Geyikler, Annem ve Almanya, Nursel Duruel
Deli Bal, Pelin Buzluk
Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar, Feyza Hepçilingirler
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
Serin Mavi, Behçet Necatigil
Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz
Unutulmaz Bir Atlı, Erdal Öz Kitabı, Ayşe Sarısayın
Daha da çok var. Ama "ha" deyince akla gelmiyor. Siz hangilerini güzel buluyorsunuz merak ediyorum.
Daha önce aynı yazarın Haliçli Köprü'sünü okumuştum. Özdamar'ın gençliğini, Altmış ve Yetmişler Türkiyesinin politik ortamını, gündelik yaşamını ve ayrıca "Alamancılık" kurumunu anlatıyordu yine yarı otobiyografik bir kurguyla. Kapak fotoğrafındaki kendisi. Ne tatlı kadın ama...
Kendisi artık oralı denecek kadar uzun süredir Almanya'da yaşıyor ve Almanca yazıyor. Her iki kitabı da hararetle tavsiye ederim.
Sevgi Özdamar'ın bana çağrıştırdığı, güzel adlı kitaplar oldu. Yukarıda andığım iki kitabın da adı çok güzel, çok etkileyici, çok unutulmaz bana göre.
Ayrıca, sökün eden kanımca güzel diğer kitap adlarını da buraya yığmak istiyorum:
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu
Troya'da Ölüm Vardı, Bilge Karasu
Ne Kitapsız, Ne Kedisiz, Bilge Karasu
Bütün Menekşeler Annem Kokar, Müzeyyen Erim
Geyikler, Annem ve Almanya, Nursel Duruel
Deli Bal, Pelin Buzluk
Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar, Feyza Hepçilingirler
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
Serin Mavi, Behçet Necatigil
Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz
Unutulmaz Bir Atlı, Erdal Öz Kitabı, Ayşe Sarısayın
Daha da çok var. Ama "ha" deyince akla gelmiyor. Siz hangilerini güzel buluyorsunuz merak ediyorum.
20 Mart 2015 Cuma
Ablamın kitaplığı
Benim okumayı söktüğüm yıllarda şimdiki kadar çok yayınevi, çeviri faaliyeti ve haliyle şimdiki kadar çok telif ve çeviri kitap yoktu.
Ablam, eniştem ve yeğenim orda yaşıyor diye, her şubat ve yaz tatilinde Antalya'yı mesken tutardık. Dolayısıyla çocukluk ve gençliğimde rol modelim olmuş ablamın kitaplığını talan ederdim tatillerde.
![]() |
| Ablamın kitaplığından çocuk kitapları köşesi |
Deplasmanda bulunduğumdan, gidilecek gezmeler bana cazip gelmediğinden ve üstelik de ablamın kitaplığı çok renkli ve heyecan verici bir kitaplık olduğundan, sabahtan akşama kadar okurdum. Yeni çıkan her romanı, hikaye kitabını mutlaka satın alırdı ablam. Bunların yanında anı kitapları, Türkiye ve dünya tarihine ilişkin, sosyal tarihi konu alan dünya kadar kitap olurdu o kitaplıkta. Bir de yeni mezun sayıldığı için üniversite yıllarından kalma halk bilimi kitaplarını hatırlıyorum. Mesela, "Manilerimiz" adlı bir kitaptaki şu maniyi okuyup okuyup gülerdim:
Aşkı olmayan kişiler
Gözleri var da ışılar
Yer ekmeği, içer suyu
Camış gibi muşular
Aşkın yüceliğini ve vazgeçilmezliğini camışa referansla anlatmak eşsiz bir fikirmiş :)
Ablam bana yaşım icabı bazı kitapları men ederdi. Mesela, Attila İlhan'ın "Fena Halde Leman"ı; Necati Cumalı'nın "Ay Büyürken Uyuyamam"ı; Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu"su, "Yarın Yarın"ı, "Asılcak Kadın"ı ve Füsun Erbulak'ın "Altmış Günlük Bir Şey"i...
Bir genç kadına yapılacak şey mi bu? Onlar evden gider gitmez veya uzun yaz günlerinde öğle uykusunun rehavetine dalar dalmaz ben bahsi geçen kitaplara gömülürdüm kalbim çarparak.
Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu" ve "Yarın Yarın" romanları benim için unutulmazdır. Belki biraz da onları gizliden gizliye ve macera ruhuyla okuduğum için. Yanlış hatırlamıyorsam "Yarın Yarın"ın iki genç erkek karakteri, Doğan ve Ali, benim için arzu nesnesi haline gelmişlerdi. Genç, güçlü, cesur ve entelektüel iki devrimci. Doğan ve Ali'nin temsil ettikleri muhayyel sevgili karakterine eşlik eden Yeni Türkü şarkıları: Dönmek, Yağmurun Elleri, Bahar Şarkısı... Tabii bir de henüz yasaklı olmaktan kurtulmuş Zülfü Livaneli ve Gözlerin... Şu linkten dinleyebilirsiniz:
https://www.youtube.com/watch?v=qxV7gyjH9q0
Barbara Cartland, beyaz ve pembe dizileri saymadan geçmek vefasızlık olur. Ablamla elden ele geçirerek okuduğumuz bu cep kitapları yanık tenli, geniş omuzlu, ele avuca sığmaz erkekleri kendine bağlayan genç, masum ama çok güzel genç kadınların hikayeleriyle sarmalardı bizi. Hafif dozda erotizm de cabası. Aşk romanları ve best seller'lar hakkında, Grinin Elli Tonu'ndan ilhamla Aksu'nun yazdığı bir yazının linkini koyayım şuraya yeri gelmişken. Ben çok beğendim: http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1174
Sevgi Soysal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Fikret Otyam'ın "Gide Gide"si, Fakir Baykurt'un "Irazca'nın Dirliği", Hasan Kıyafet'in "Bizim Lise"si ve Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ü...
Memleketin yakın tarihini romanlardan öğrendim. Aşık olmayı, dünyayı değiştirmeyi, hüzünlenmeyi, umutlanmayı, kendime bir dünya yaratmayı da... Her şeyden önemlisi yazı yazmayı romanlardan öğrendim. Yazmasam ölecek gibi olmayı da... Belki de o sebeple, okumayı sevmediğini söyleyen oğlumun dünyası dar bir dünya olacak diye üzülüyorum.
21 Şubat 2015 Cumartesi
Orta sınıf ahlakım ve iyileşmeyen yaralarım
| Temsili biz :) |
Birkaç gün önce arkadaşım, elimdeki dövmeyi yaptırırken acı duyup duymadığımı sordu. "Acıdı biraz ama benim ağrı eşiğim yüksek" dedim. Biraz konuştuk bu konu hakkında.
Konu orda kapandı ama ben sonradan bunun hakkında epey düşündüm. Ağrı eşiğinin yüksekliği veya düşüklüğü, biyolojik değil de, kültürel yahut sınıfsal ve hatta ahlaki, dinsel etkenlere bağlı olabilir mi?
Kendi ailemi, deneyimimi şöyle bir gözden geçirdim: evet, olabilir!
Orta sınıf bir ailede büyüdüm. Her ne kadar küçük bir Orta Anadolu kentinde doğup büyümüş de olsalar, ebeveynim uzun yıllardır büyük şehirde yaşıyordu. Babam, üniversite bitirmişti, memurdu.
Orta sınıf ahlakı olarak bilinen ahlaki anlayışa sahipti bizimkiler de. Orta sınıf ahlakının çocuklara yansıyan ilk tezahürleri, haddini bilmek ve fakat hakkını savunmak (Babama göre, "Haklı olan bir çift öküzden daha kuvvetli sayılırdı". Heyhat! Babacım ya!); kibar olmak; diğergam olmak; saygılı olmak; "devlet baba"ya ve evdeki babaya güvenmek, itaat etmek konusundaki öğütler, dayatmalardı.
Şimdi bunun senin ağrı eşiğinle ne alakası var, diye soracaksınız muhtemelen. Evet, var. Şöyle izah edeyim: ablamın da, benim de ve bilahare ablamın oğlunun da, ne vakit bir yerimiz acısa, ağrı çeksek, yaralansak annem, babam ve tabii ki annanem, sızlanmamıza, nazlanmamıza meydan vermezlerdi. Annem, "Of çok acıdı!" falan dediğimizde, "Yondullah!" diye aşağılardı bizi. Ne demekse bu? Annanem ise "Yahudilik etme"" derdi. Muhtemelen Yondullah'ın Yahudilik ile bir bağlantısı var.
Irkçılık, ayrımcılık yapmadan basit bir tepki bile gösterilemediği bir ahlaktan bahsediyorum farkındaysanız. Bunun hakkında uzun uzun düşünmeli. Acıyı dile getirmek, altını çizmek ile Yahudi kimliği arasında soykırıma işaret eden ve buna bile tahammül edemeyen zihniyetin kurduğu bir bağlantı mı vardır acep?
Her neyse, ne zaman acı/ağrı çekseniz, yaralansanız mızmızlanmamanız konusunda uyarıldığınız bir aileniz varsa, dişinizi sıkmayı öğreniyorsunuz. Nazlanmak yasak! Hatta ayıp, hatta günah! Ötesi, zayıflık göstergesi. Yakışık almaz!
Böyle bir ailede sürekli yapman gereken ama yapmayı ihmal ettiğin bir şeyler, aramayı ihmal ettiğin birileri vardır: Çocukken, "Amcaya teşekkür et!", "Özür dile bakalım kardeşten", "Hiç yakışıyor mu sana?", "Bacaklarını topla!". Büyüyünce, "Halanı aradın mı?", "Ne zaman evleneceksin?", "Tek çocukla kalmaya niyetli misin?", "Ölsem umurunuzda değil".
Orta sınıf ahlakının yaralarını saklamak yönündeki telkinleri, daha fazla yaralanmaya, seni yaralayandan hesap sormayı kendine yakıştıramamayı beraberinde getiriyor. Böyle olunca, güçten düşmek, nazlanmak, yardıma muhtaç duruma gelmek, dışlanmak korkusu, emeğinizin sömürülmesine, hakkınızın yenmesine, kalbinizin kırılmasına sebep oluyor. Ağlamayana meme vermedikleri için de, kendi kendinizi avutmak zorunda kalıyorsunuz. Annenizin, babanızın ve onlarınkilerin yaptıkları gibi...
Alt sınıftan gelenler daha hırslı, üst sınıftan gelenler daha özgüvenli olabiliyor. Orta sınıfın rahvanlığı, temkini, statükoculuğu ve üzerindeki ahlaki baskılarla biçimlenen ortalama karakteri onu hem tatsız, hem de ufku dar hale getirebiliyor.
8 Şubat 2015 Pazar
Misafir
![]() |
| Bahe |
Bundan yaklaşık 80 yıl önce, Mardin'de yaşayan 3 çocuklu Süryani bir anne, kim bilir hangi sebepten Suriye'ye göçmek zorunda kalınca, küçük oğlu Bahe'yi Deyr-ul Zafaran Manastırı'na bırakmak zorunda kalmış.
Bahe manastırdan fazla uzaklaşmadan koca bir ömrü tüketmiş. Ortalığı temizlemiş, yemek yapımına yardım etmiş, eşya taşımış ve ihtiyaç duyulan başka ne varsa canla başla yapmış. Karşılığında manastır ahalisi, metropolitler, rahipler, rahibeler, hizmetliler ona sahip çıkmış. Onlarcası geçip gitmiş Deyr-ul Zafaran'dan. Bahe hep oradaymış.
Bu hikayenin ilginç yanı, Bahe'nin annesi tarafından terkedilmeyi bir türlü hazmedememiş olması. Bu yaşında bile. Hala herhangi biriyle sohbet ederken önce annesine ileniyor, sonra gündelik konulara geçiyormuş. Gözleri iyi görmüyor, ayakları artık onu zor taşıyor, kulakları ağır işitiyor ama hala annesinin manastır avlusunda terkedip gittiği çocuk o. Yüzündeki masum ifade, sesindeki hüzün hiç değişmemiş.
Haydar Demirtaş, manastıra gidip Bahe'nin bir gününü kayda geçirmiş. Bu bir gün boyunca Bahe'nin hikayesini, hem kendisinden, hem de din adamları, manastır çalışanları ve Mardin'in yaşlı Süryanilerinden, kendisi de koca bir alem olan ve nakışladığı örtüler-yazmalarla ünlü Nasra Teyze'den dinliyoruz.
Belgeselde bana en çok dokunan, küçük oğlunu başka bir ülkede bırakmak zorunda kalan annenin hikayesi oldu. Çekim ekibi Suriye'ye gidip Bahe'nin ablasını buldu. Abla, kardeşine duyduğu muhabbeti dile getirdikten hemen sonra annesini savunmaya geçti. "Çok gençti, korkmuştu, çaresizdi" mealinde bir şeyler sıraladı telaşla. Yıllar önce izlediğim Sophie'nin Seçimi geldi aklıma. Meryll Streep'in oynadığı, II. Dünya Savaşı yıllarını anlatan film. Sophie, kendisine tutulan bir Nazi subayının inayetiyle, biri kız, diğeri erkek iki çocuğundan birini kurtarma şansına sahip olur. Diğeri yalnız başına toplama kampına gönderilecektir. Herhalde izleyen hiç kimse o sanki saatler süren birkaç dakikalık sahneyi unutmamıştır. Hatırladığım kadarıyla Sophie kucağındaki küçük kızını tercih etmişti. Süryani anne, belki de daha kolay hayatta kalabileceğini düşündüğü için oğlunu feda etti. Kızını bıraksa orda, istismara uğrayabileceğini hesapladı belki.
Misafir isimli belgesel bence izlenmeli. Hem sadece Bahe'nin hikayesini anlatmıyor Haydar Demirtaş. Mardin'in insanın burnunun direğini sızlatan güzelliklerinden ve güzelim Deyr-ul Zafaran Manastırı'ndan da bir şeyler var filmde.
Misafir'in fragmanını izlemek için şu linki kullanabilirsiniz:
https://www.youtube.com/watch?v=-fL-qvSmJdw
5 Şubat 2015 Perşembe
Kız bakmak!
![]() |
Bugün arkadaşlara anlatırken aklıma geldi.
Ben çocukken, bir alt katımızda Hafize Teyze otururdu. İki bekar oğluyla... Kocası öleli çok olmuştu. Her ana için bebeleri kıymetli ve eşsizdir de, Hafize Teyze'ninkiler bulunmaz Bursa kumaşı idiler.
Hafize Teyze, çok sigara içen veya sesi çatallı olduğu için benim çok sigara içtiğini sandığım, asabi, sevimsiz ve küfürbaz bir kadındı. Karanlık bir karakterdi. Çocukları hiç sevmez, kötü davranırdı.
Ona yaranmak mümkün değildi. Oğulcuklarından başka mükemmel işleyen makina yoktu dünyada...
Aslında iki oğlan da efendi çocuklardı. Analarına pek bi benzerlikleri yoktu. Ama büyük olanı, Hafize Teyze'nin ve haliyle tüm bir kadınlık aleminin nezdinde evde kalmış'tı, diyemeyeceğim, haşa, öyle değerli bir oğlan evde kalmazdı, evlenmekte acele etmiyordu.
Hafize Teyze'nin ise bir dilemması vardı. Hem oğlan bir an önce hayırlı bir kısmet bulup evlensin istiyor, hem de kimseleri ona layık görmüyordu. Üniversite mezunu, Hafize Teyze'nin vitrinini teşkil ettiği "iyi" bir aileden gelen, sessiz sakin ve tabii yine anasına göre çoook yakışıklı bir adamdı güya oğlan. Şimdi yelloz bi kıza takılacak, anasına hıyanet edecekti Hafize Teyze'ye göre. O sebepten, elini çabuk tutmalı, oğlana bi kız bulmalıydı.
Kız bulmak için de önce "kız bakmak" lazımdı. Kardeşim bunu niye tırnak içinde yazıyorsun, demeyin. Kız bakmak başlı başına bir ritüeldi(r). Önce komşulara, akrabalara, eşe dosta haber salınırdı. E tabii herkese değil. Seçerek yapılırdı bu çağrı. Ne idüğü belirsiz insanlara bulaşılırdı mazallah!
Haber dalga dalga yayılırken, her olumlu geri dönüşte, çoluk çocuk, konu komşu yollara düşülmesi gerekirdi. Düşerdik biz de Hafize Teyze'yle yollara. Biz, derken abartmıyorum. Tüm haşmetiyle Hafize Teyze önde (hafif topuklu yılan derisi ayakkabılar, tayyör, incili kolye ve yaka iğnesi eşliğinde), annem de dahil olmak üzere en az üç komşu kadın. Ve de en vahimi onların çocukları.
Ankara kazan biz kepçe bir iki yıl gezdik böyle. Tıksırıncaya kadar yedik gittiğimiz evlerde. Her türden misafir koltuğuna oturduk. Her çeşit terliği giyip çıkardık. (Sadece çocuklar. Annelerin misafir ayakkabıları olur, kumaş torbalardan çıkardı). Her bedenden, her karakterden, her tondan genç kadına sarf-ı nazar ettik. Beğenmedik Allah, beğenmedik.
Çocuk kafamla bile bu işte bir tuhaflık olduğunu, görücüye çıkan genç kadınların ne kadar tedirgin, mahcup olduklarını, arada kimisinin ne kadar meydan okuyucu bir havaya girdiğini görüyor, sıkıntıya düşüyordum. Belki, ilerde benim de başıma gelmesinin kaçınılmaz olduğuna inanıyordum.
Hafize Teyze, hiç birine fazla yüz vermez, ailelerine de tepeden bakardı. Kaliteli mal pazarlayan bir tüccardı o. Eğer kızların ayağına gidiyorsa, adet böyle olduğundan gidiyordu. Yoksa tenezzül eder miydi? Ahret sualleri sorarak, yüzünü ekşitip bakarak, kırıtarak, öfkelenerek ilişkilendiği ailelerde uygun kız yoktu onun oğulcuğuna haliyle.
Sonra sorun nasıl çözüldü bilemiyorum ama oğlan evlendi ve Hafize Teyze'nin evine geldi gelin. Bir süre onlarla birlikte yaşadılar. Hafize Teyze'nin geline dünyayı dar ettiğini söylememe gerek var mı?
Ben bu cümbür cemaat kız bak adetinin hala yaşatıldığını düşünüyorum. Öncelikle, kız evine bir korku salınıyor bu kalabalıkla. Bir çift değil, onlarca gözün nazarına maruz kalıyor genç kadın ve ailesi, evleri. Hem de damat adayının elini güçlendiriyor bu zor beğenir güruh.
Bunun yanı sıra, kız bakıldıktan sonra, gelin adayı gıyabında masaya yatırılıp içinin dışına çıkarılması gerektiği için komşu kalabalığınaın toplanmasına vesile ve sohbete konu çıkmış oluyor.
8 Ocak 2015 Perşembe
Korkunç koleksiyoncu
| Resim yazısı ekle |
Charlie Hebdo katliamı bizim eve de bomba gibi düştü. Çok içerledik, kahrolduk. Sonra biraz durulduk, olan biteni tahlil etmeye, öfkenin, nefretin kaynağını aramaya çalıştık. Olmadı. Zaten memleketimizde her gün yeni bir katliam var. Herkes herkesi öldürmek istiyor. İçerde zor tutulan (artık sopalarıyla birlikte serbest bırakılan) ve dışarda haykıran kitleler arasındaki yarık giderek derinleşiyor. "Devlet büyükleri" bundan çok hoşlanıyor, bunun için çalışıp çabalıyorlar!
Dünden beri kendimi nasıl teselli edeceğimi bilemiyorum. Bari dedim, günlerdir yazmayı planladığım koleksiyonculuk zenaatinden biraz bahsedeyim. Kafamı dağıtmaya çalışayım.
Hemen hemen hepimiz çocukken bir şeyler biriktirmişizdir. Anneleriyle günlere giden kızlar peçete biriktirirlerdi benim çocukluğumda. Oğlanlar ise çoğunlukla pul... Pul biriktiren kız çocuğu olurdu da, peçete biriktiren oğlan ben pek görmedim. Peçeteleri saklayacak bir mahfaza yoktu. En fazla kutulara, poşetlere konurdu. Pullar içinse şanslı ve harçlığı biraz bol olanların aldıkları özel defterler vardı. Bunlar en yaygın koleksiyon objeleriydi çocuklar için. Daha seyrek rastlanan bozuk ve kağıt para koleksiyoncuları ile model araba, oyuncak figür koleksiyoncuları zengin ailelerin çocukları arasından çıkardı. Bugün oğlum sayesinde oyuncakçıların müdavimi olmuşken, firmaların koleksiyon yapılsın diye özel seriler ürettiklerini görüyorum. Bunun gerçek bir koleksiyoncu için zevk veren bir yanı var mıdır allasen? Paran varsa bir seferde hepsini toparlarsın. Halbuki, beklemek, heyecanlanmak, elde edememek, beklemediğin anda bir yerlerde rastlamak, hediye olarak almak bunlar koleksiyon yapmanın fıtratında olan şeylerdi. Geçelim!
Benim hem peçete, hem de pul koleksiyonum oldu. İkisi de cılız koleksiyonlardı. Hem sınıfsal, hem de kültürel nedenlerle. Ama beni oyalıyor, mutlu ediyordu her ikisi de. Kış günlerinin ev hapsinde bunları çıkarıp uzun uzun incelemek, tasnif etmek, gerekiyorsa tamir etmek bir nefes almayı sağlıyordu.
Biraz büyüyünce, peçete koleksiyonu yakışıksız olmaya başladı. Çünkü bu koleksiyon, annesine bağımlı, domestik kız çocukları ile genç kızları işaret ediyordu. Ben de hafazanallah, o kızlardan sayılmaktansa ölmeyi yeğlerdim! O sebeple bir kısmı çöpü boyladı, diğer kısmı da yaşça küçük akraba çocuklarına devredildi peçetelerin. Pulla devam edildi. Ama başka müthiş koleksiyoncuların ellerindekileri görünce, teslim bayrağı çekildi. Hem fikr-i takip, hem de masraf gerektiriyordu sağlam bir pul koleksiyonu oluşturmak.
Ama ben ideal bir orta sınıf bebesi olarak bir şeyler biriktirmekten hiç bıkmadım. Sıra geldi ayraçlara. Geç denecek bir yaşta, 24 yaşımda başladığım bu koleksiyon bugün onbine yaklaştı. Hiç vazgeçmedim, çıkarıp bakmaktan hep zevk aldım. Saklamak zor, onu söyleyeyim.
![]() |
| Ayraç koleksiyonumun mikro bir parçası. |
![]() |
| Kabalcı'dan mail atarak istedim bunları. |
Sıradaki koleksiyonum ise "mekanın temsili veya temsili mekan" olarak adlandırabileceğim maket yapılar. Türkiye'de örnekleri çok az. Ama dünyada baya bir sektör olduğu anlaşılıyor. Turistik ve ticari birer meta olmaları sebebiyle sanırım. Bunu bilen arkadaşlarım, akrabalarım gittikleri yerlerden alıp getiriyorlar bana. Kendim çok müteharrik biri olamadığımdan, hayatımda ilk kez koleksiyonum başkalarının olağanüstü, vefakar, neşeli ve bonkör katkısıyla çoğalıyor. Dolayısıyla, son koleksiyonumla dostlar ve güzel insanlar biriktirmiş oluyorum aynı zamanda.
Yıllar önce ayraç koleksiyonu yaptığımı öğrenen eski bir koleksiyoncu bana, "Koleksiyoncular iyi insanlardır, onlardan hiç bir kötülük gelmez" demişti. Yıllarca inandım bu söze. Bana iyi de geldi. Ama son zamanlarda durup düşünüyorum, seri katiller de birer koleksiyoncu aslında. Takıntılılar koleksiyoncular gibi. Hep yenilerini eklemek istiyorlar ellerindekine. Var koleksiyonculuğun böyle hunharca bir yönü. Başkasının elinde olanda gözü kalmak, parayla elde edemeyeceğini illegal yollardan ele geçirmek, kıskançlık, kibir...
7 günahtan biri olabilir mi koleksiyon yapmak? Tamam, biraz abarttım. Ama koleksiyon yapmanın sırf iyi insanların karı olmayacağına yahut koleksiyon yapıyor diye birine iyi insan denemeyeceğine eminim artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








