9 Mayıs 2015 Cumartesi

Kuşe kağıtlarda boğulmak...

Ablam, bugünkü blog yazısında (http://leylakdali.blogspot.com.tr/2015/05/film-meydan-okumasi-20.html) magazin tutkunu iki kardeş olduğumuzu hatırlatmış.

Magazinin iki ayağı var: ilki, popüler kültür aleminden figürler (mankenler, futbolcular, şarkıcılar, oyuncular, televizyon şöhretleri v.b.), ikincisi de sosyetikler, yani burjuva sınıfı mensupları ile o sınıfın kapısını zorlayan ilk grup, yani popüler figürlerin bir bölümü.

İkinci grup, biraz karmaşık oldu farkındayım. Şöyle izah edeyim: evlilik, iş ortaklığı, sevgililik gibi yollarla sosyete dünyasına entegre olmaya çalışan mankenler, oyuncular, şarkıcılar felan. Belki Maide Erçelebi, Şebnem Dinçgör, Yasemin Ergene isimlerine aşinasınızdır. Demet Şener ve yabancı kontenjanından İvana Sert, Chole Loughnan yakın zamanlı örnekler. Son ikisi, biraz zorlarsak, "göçün kadınlaşması" bağlamında değerlendirilebilir

Ablam ve ben, kendimi bildim bileli iki grupla da yakından ilgileniyoruz. İlk grup çantada keklik. Çünkü adı üstünde popüler figür onlar. Takibi daha kolay. Televizyonlarda, dergilerde, gazetelerde, radyolarda, sinemada, tiyatroda, konser salonunda, spor salonunda şu bu, tekrar tekrar görünüp kendilerini hatırlatıyorlar.

Ya ikinci grup? Onlar insan, daha doğrusu bizim gibi fanilerin arasına karışmadıkları için ikinci grubun takibi daha zor. Ablamla bana ikinci grup hem zorluk derecesi yüksek :) hem de daha eğlenceli görüntüler veriyorlar diye daha cazip geldi hep.

Rüküş kıyafetleri, habire değişen partnerleri, gösteriş budalalıkları falan...

Eskiden bir sürü magazin dergisi vardı. Kuşe kağıda basılıydılar, biraz pahalı oluyorlardı ama olsun. Ablamla birbirimizin elinden kapar, satır satır okur, fotoğraflara yiyecekmiş gibi bakardık.

Asıl eğlencelisi, magazin sosyetesi ile ilgili olarak birbirimizi sınava tabi tutardık: Söyle bakalım, Monik Benardate'nin aynı zamanda akrabası olan sevgilisi kim? Ceyla Gölcüklü hangi yabancı işadamıyla evliydi? Peki, o işadamının ilk karısı kimdi? Cem Özer, Esim Maraşlıoğlu'nun kaçıncı kocasıydı? Rahmi Koç'un partisinde kim kiminle pişti oldu?

Şimdi o dergiler pek kalmadı. O dergilerin hası, TV'de 7 Gong'du. Televizyonun altın çağında çıkmaya başlamıştı. Yani Yetmişler'de, eğer yanılmıyorsam tabii.


 


Hem televizyon programları hakkında yazılara, röportajlar olur, hem de hafif dozlu bir magazine yer verirdi.

Sinema, podyum, stadyum üçgeninde yaşanan maceraları ise Haftasonu Dergisi'nden takip ederdik. Bunlar, iç gıcıklayıcı fotoğrafların eşlik ettiği gönül ve yatak maceraları idi.

Daha eski bir sayı bulamadım


Nurdan Gürbilek'in yerinde teşhisiyle "vitrinde yaşadığımız" döneme, yani Seksenler'e denk düşüyordu Haftasonu'nun krallığı.

Şimdi artık magazin, tüm bir medyayı ele geçirmiş durumda. Haber dili, kullanılan görsel malzeme, metinlerin kurgusu v.b. Belki de o sebeple tematik yayıncılıkta magazin dergileri kendilerine yer bulamıyorlar.

Onun yerine, gazete eklerinde ve televizyon kanallarında arz-ı endam ediyorlar magazin figürleri.

Ben hala magazinin sıkı takipçisiyim. Başta kendim olmak üzere kimseyi kandırmaya gerek yok. Keyif aldığım ve kafamı dinlememi sağladığı için takip ediyorum magazini. Münafıklık, gıybet yapmak için de vesile oluyor.

Ama bu arada şuna da yarıyor: Ahlak anlayışının nasıl dönüştüğünü veya hiç değişmediğini; tüketim kültürünün yeni rotasını; modayı; yaşam tarzlarını ve en çok da muhafazakarlığın yeni biçimlerini takip etmeye vesile oluyor. Bir nevi sosyolojik analiz için uygun bir mecra.

Gece hayatı, seks, flört, israf, şiddet üzerine kurulu imiş gibi gösterilen ünlülerin dünyasının, yine bu özelliği nedeniyle ayıplanması, lanetlenmesi en sık karşılaştığım yayın politikası.

Cinsiyetçilik, nefret söylemi, ötekileştirme, ayrımcılık... Aklınıza ne gelirse magazine mündemiç.

Magazin haberlerini, onun bu yanını göre göre, içinden bu özelliklerini ayıklayarak takip etmeye çalışmak yıpratıcı ama herhalde, hem insanın karanlık tarafına, hem de başka bir yerde, başka bir hayat yaşama fantazisine hitap ettiğinden magazine duyulan ilgi hiç eksilmiyor.


4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ne olursa okurum abi!

Geçen haftasonu Panora'daki Kipa'da geçirmem gereken bir yarım saatim vardı. Bu yarım saat benim Kipa'ya maruz kalmam şeklinde geçti diyebilirim.

Evdeki bütün tabak-çanağın kırılmasını arzu ettirecek çeşitlilikte tabak-çanak; hiç kullanılmayacağı daha baştan belli çeşitli mutfak aparatları (sarımsak soyucu, patates ve elma dilimleyici, nar soyucu gibi); annemin artık yaşlandığını düşündüğü dönemlerde giydiği coğrafya öğretmeni ceket ve etekleri  ve de her iki reyon arasında karşınıza çıkıp size bir kürdanın ucunda sucuk, krem peynir sürülmüş ekmek uzatan muhtemelen öğrenci stand görevlileri arasında geçen maceram, kitap reyonu önünde son buldu.


 
Bari biraz kitap karıştırayım da vakit geçsin, diyerek yaklaştığım reyonda yabancı yazarların best seller romanları başta olmak üzere, komplo teorileri üzerine inşa edilmiş Türkiye tarihi anlatıları (yukarıda göreceğiniz gibi "Türkiye Yanıyor"muş), resmi tarihe destek atacak sözde araştırma inceleme kitapları (bkz. "Ermeni Suçlamaları ve Gerçekler"), kişisel gelişim kitapları falan üstüme hücum ettiler.

Ben de onlardan bana mikrop bulaşacakmışçasına bir titizlenme ve kibirle kitaplara hiç ellemeden, halkımızın okuma pratiği hakkında düşünmeye başladım. Eskiden şuna inanırdım: insanlar yeter ki okusunlar, ne okurlarsa okusunlar. Çok eskiden yani. Şimdi öyle düşünmediğimi farkettim bu reyona bakarken.

İletişim çalışmalarında "eşik bekçiliği" diye bir kavram vardır. Hangi olayın, kişinin, sözün haber değeri taşıdığına karar verir eşik bekçileri. Bu da medyanın yayın politikasına göre belirlenir. Haber değeri taşımayan, söz konusu medyanın dünya kurgusu içinde yerini alamaz. Görünmez, gösterilmez. Yayın politikasının konjonktüre göre değiştiğini söylememe gerek yok. Siz zaten yaşayarak görüyorsunuz.

Kültür-sanat alanında da aynı şey söz konusu. Tiyatroların repertuarları belirlenirken, festivallere kabul edilecek ve yarışacak filmlerin sahip olmaları gereken özellikler sıralanırken birileri eşik bekçiliği yapıyor ve bazı kültür-sanat ürünlerinin izleyiciye ulaşması engelleniyor mesela.

Büyük sermayenin uhdesindeki kitabevlerinin ürün skalası de eşik bekçiliği pratiğinden nasibini alıyor. Özellikle sol içerikli yayınlar yapan, politik olarak muhalif nitelikteki yayınevlerinin, yazarların kitapları bu kitabevlerinin raflarında göze çarpmıyor. Özellikle gidip sorarsanız, ya bir kopya depodan bulunup getiriliyor ya da hiç bulunmuyor. Yukarıda sözünü ettiğim Kipa, Migros gibi hiper marketlerin kitap reyonları için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Hal böyle olunca, kim ne okursa okusun, yeter ki okusun dileği pek de hayırlı bir dilek olmuyor. Okuru, hakim cinsiyet rollerine hapseden, muhafazakar ideolojiyi empoze eden, vesveseli, komplo teorileri üzerine kurulu, yalan yanlış bilgiler ortaya atan ve zincirleme olarak bunları yeniden üreten bir külliyat ile köşeye sıkıştırılmakla kıyaslanınca, bilgisayarda candy crush saga ve benzeri oyunlarla oyalanmak o kadar da korkunç görünmüyor.


 

18 Nisan 2015 Cumartesi

Kağıttan bebekler

Her kuşağın unutamadığı oyuncakları vardır. Benim kuşağımın (70 doğumlu olduğumu düşünün) unutamadığı oyuncaklarından biri kağıt bebekler olsa gerek diye düşünüyorum.

Kağıt bebekler, kartona çizilmiş bebek veya şimdiki Barbie'ler gibi genç kadın resimleri ile onların bedenlerine uygun, kuşe kağıtlara çizilmiş giysilerden oluşuyordu. Her birini özenle keser, çeşit çeşit kıyafetleri bebeklere giydirir, onları konuştururduk. Sadece seyretmek bile yeterdi. Kesip hazırlama aşamasının bile başlı başına bir keyif olduğunu söylemeye gerek yok.

Yetmişler ve Seksenlerde kağıt bebek sahibi olmaya ve oynamaya çok hevesliydim. Deli oluyordum, diyelim! Ama aile bütçesi buna pek elvermiyordu. Oldukça pahalı ve zor bulunur şeylerdi bunlar. Genelde büyük kırtasiyecilerde, bazı oyuncakçılarda satılırlardı.

Şebnem Türkiye'de bunların en bilineniydi.

Şebnem kağıt bebekleri serisi

Ne kadar deli oluyordum ki bu kağıt bebeklere, bütçe yetersizliklerine rağmen, yıllar içinde yukardaki serinin nerdeyse tümünü almışım. Şimdi bile bakarken içim mutluluk ve heyecanla doluyor.

Bunu da obilirobilmez blogundan aldım. Gıyabında teşekkür ederim.
Şebnem'lerin içinden işte bunlar çıkıyordu.

Az sayıda erkek, çok sayıda kadın. Yöresel kıyafetler, farklı ülkelerin yerel kıyafetleri, balo kostümleri, gece elbiseleri, spor kıyafetler, yağmurluklar, aksesuar olarak şemsiyeler, ayakkabılar, çantalar... Herhalde milli kültüre katkıda bulunsun, dünya milletlerini tanıtsın falan gibi bir 23 Nisan zihniyetinin de ürünüydü bu bebekler.

Ablam evlendikten sonra bir süre Denizli'de yaşamıştı. Orda sanırım bir kaçakçı pazarı vardı. Belki de yanılıyorumdur. Ama başka birçok şehirde bulunmayan ürünlerin bulunduğu bir pazardı. Öyle hatırlıyorum. Ordan bana şahane şeyler getirirdi. Bir seferinde zarfa koyup, ithal bir kağıt bebek göndermişti. Toraman bir oğlan bebek. Ama asıl ilginç tarafı, bu bebeğin tüyden saçı vardı ve mis gibi kokuyordu. Kokusu hala burnumda. İnce ince tasarlanmış, işlenmiş kıyafetleri de cabası... Sevincime payan yoktu o gün.

Bir seferinde de artık, biraz büyümüş ve oyuncak dünyasından kopmaya yaklaşmışken, sıkıcı ve sarı sıcak bir Antalya gününde, ablamın kitaplığındaki (ki biliyorsunuz bu kitaplığı bu blogda meşhur ettim :) eski kitapları karıştırırken, onun tasarımı olan bir tomar kağıt bebek döküldü kitaplardan birinden. Kalın bir kağıda çok güzel iki genç kadın çizmiş ve onlara renkli dergi sayfalarından hazır kağıt bebeklerinkilerin sönük kalacağı kıyafetler tasarlamıştı. Ne gizli kalmış yetenektir ablam! O yaşımda onlarla günlerce oynadım. Kamaşma denebilecek bir mutluluk duydum.

Ablam geçen gün, sürpriz bir paket yolladı bana. İçinden ne çıksa beğenirsiniz? İşte şunlar:


Bunların adları sırasıyla Jale, Gül, Oya idi. Oğlanınki hatırımda kalmamış. Pek ısınamamışım demek ki oğlana. Bu versiyonda ecnebileşmiş adlar.

Kıyafetler ise şöyle:


Şimdi nostaljinin moda olması sebebiyle tekrar meydana çıkmış olabilir bu oyuncaklar. Sosyal tarihin, kültür tarihinin bir parçası olarak ne kadar önemi var merak ediyorum bir yandan. Sizin çocukluk maceranızda yeri var mı bunların?

11 Nisan 2015 Cumartesi

Mektup arkadaşım Ferhunde Özbay

Memduh Şevket Esendal'ın çok tatlı bir dili, üslubu vardır. O üslubu konuşturduğu "Kızıma Mektuplar" adlı kitabını bir duygudan diğerine atlayarak, yüzlerce sayfası kafamın içinde su gibi akarak okumuştum. Ankara'da zoraki bürokrat iken (sanırım CHF Genel Sekreterliği yapıyordu, ki çok da mühim değil oturduğu post), İstanbul'da bıraktığı ailesine, özellikle de çocuk yaştaki kızına duyduğu özlemi, ona düzenli olarak yazdığı mektuplarda anlatıyordu. Ama bu mektuplar sadece baba-kız arasındaki özlemi taşımıyordu. Memleketin hal-i pür melali, Ankara şehrinin sıkıcılığı, Esendal'ın geçmişte görevli olarak yaşadığı çeşitli memleketlerden anılar da vardı sayfalarda. Hatta yazar münafıklık yapıp, zaman zaman iki abisini çekiştiriyordu bizim küçük kıza. Dertleşiyordu onunla yaşıtıymış gibi. Sitem ediyordu mektuplarına cevap vermiyor diye. Mektuplarından taşan neş'eyi, hüznü, küskünlükleri ciddiye alıyor, bazı bazı suyuna gidiyor, bazı bazı çekişiyordu kızıyla. Ona mektup yazarken aslında kendini arıyor, buluyor, kaybediyor ve hayat felsefesi yapıyordu. Zamanında Virgül diye bir kitap dergisi çıkıyordu. Ona yazmıştım bu kitap hakkında, "Mektuplarda Büyümek" başlığıyla.

Niye uzattım bu muhavere hakkındaki hissiyatımı biliyor musunuz? Esendal der ki bir mektubunda kızına (mealen yazıyorum): "Bende hocalık hakkı yoktur. Kendi kendimi yetiştirdim. İyi ki de yok. Başkalarının fikirlerinin peşinden gitmektense kendime has bir yol çizdim". 

Bu söz üzerine pek sık düşündüm geçmişte. Evet, dedim sonunda, bende de yok hocalık hakkı. Ya ilham verecek adam gibi bir hocayla karşılaşmadım ya da ben karşılaştıklarımın kıymetini bilemedim. 

Ta ki, Ferhunde Hocam'la karşılaşana kadar. Onunla önce bir makalesinde karşılaştık. "Evlatlık Kurumu: Köle mi, Evlat mı?"
(Burada, academia.edu'da bir linki var. Umarım açılıyordur. https://www.academia.edu/1156044/T%C3%9CRK%C4%B0YEDE_EVLATLIK_KURUMU_K%C3%96LE_M%C4%B0_EVLAT_MI)

Evet, satırların arasında karşılaşmak diye bir şey var. Baktığını gören, işlenmemiş cevheri bulan ve onu incelikle işleyen bir kafa, hayal gücü ve yazma yeteneği. 

O zaman çok gençtim, naiftim. Doktora tezim kitap olunca, hemen ona göndermek istedim. Bir sepetin içine yerleşmiş anne ve çocuklardan oluşan kurbağa ailesini hediye olarak kitaba ekleyip ona gönderdim. Gönderdiğimi de mail adresine yazarak bildirdim. Kitap ve kurbağa ailesi hocama ulaştıktan sonra ondan şöyle bir cevap geldi:
"Kitap geldi. Kurbağa anne ile yavruları güvende. Üniversitedeki odamda Boğaz manzaralı bir pencerenin önündeler, keyifleri yerinde. Merak etme".

Herhalde şu pencerelerden biridir bahsi geçen. Bunu hocanın facebook hesabından aldım.

Hemen sonraki yıllarda emekli oldu Ferhunde Hocam Boğaziçi Üniversitesi'nden. Ama boş durmadı tabii. Fakültedeki derslere devam etti. Öbür kitabımı da yolladım ona. Bu sefer bir süre sesi soluğu çıkmadı. Onun görmediği bir kitabın değeri azalacakmış gibi, dayanamayıp bir mail daha yazdım. Yazdıktan sonra mahcup olmuştum ama bugün bana yazdığı cevabı arayıp bulunca, iyi ki de onu bir çift laf etmeye zorlamışım diyorum:


"Sevgili Fundam,

Dersler bittikten sonra okula uğramaz olmuştum. Sınav için gittiğimde nihayet kitabıma kavuştum. Hele yazdıklarını okuyunca gözlerim yaşardı nerdeyse! Sınav sırasında bir kaç yazıya baktım. Harika gözüküyor.

Kendi Ankara’mı senin sayende tanıyorum.

Geri dönüşlerle “ben bunları biliyor muydum” diye sorduğumda, cevabım hayır oluyor. Biz Namık Kemal Mahallesinde (ya da Saracoğlu) adeta bir fanus içinde büyümüşüz. Benim Ankaram temiz, modern, Kemalist bir Yenişehir’den ibaretmiş. Annemle Ulus’ta hale giderdik sadece. En çok sevdiğim yerlerden biriydi. Ya da ablamın pesine takılıp Gül bahçesine doğru yürüşe çıkardık. Ama çoğunlukla sokakta ya da İç İşleri Bakanlığının avlusunda paten kayarak, dans ederek, oyun oynayarak geçerdi hayatımız. Liseye giderken de en önemli işimiz Kızılay’da volta atmaktı. Tabii öğrenci hareketlerine de bilinçli bilinçsiz katıldım ama 1960 ihtilaline kadar sanki bir rüyada gibiydim diye düşünüyorum. Kore savaşı sonrası hepimize 45lik plaklar dağıtılmıştı. “Amerika Amerika” diye başlayan ve Türk Amerikan dostluğunun sürekliliğini anlatan bir şarkıydı. Okullarda Amerikan öğrencilerinin gönderdiği söylenen kalem kutusundan biraz büyücekçesi verildi. İçinde çok hoşumuza giden kalemler, silgiler vs. vardı.. Ya okulumuz! Namık kemal ilk ve Orta Okulu o zamanların deyimiyle numune okul olarak açılmıştı. İnanılmaz güzel bir okuldu aklımda kalan. Ders bitince kütüphaneye gider dergi, kitap okurdum. Kütüphanenin kapatıldığını duyduğumda ne kadar üzüldüm. Müzik hocamız klasik müzik konserlerine gitmemizi önerdiği için her Cumartesi Dil-tarih’teki konserlere giderdik orta okuldayken. Bütün bunlar, ideolojik yapımızı belirliyor ve tarihsizliğimizi unutturuyordu anlaşılan. Neyse çok uzattım. Bürokrat ve asker ailelerinin lojman kültürünü anlatan birileri çıksa keşke!


Tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Başarılarının devamını diliyorum.


Sevgiler,


Ferhunde"


Ferhunde Hoca, kendi Ankarasını anlatmış. Çocuk olmuş, genç olmuş. Çok hoşuma gitmişti bu kısa anlatısı.

Benim ona ısrarla yazıp durduğum maillerden bir diğerine verdiği cevapta bu sefer, "Artık buluşma zamanımız gelmedi mi?" diye soruyordu. Neyse ki buluşabildik günün birinde. O bir sempozyum için Ankara'ya gelmişti. Öğle yemeğinde, başka birisini aramak için gittiğim yemekhanede, sempozyuma katılan hocalardan birine "Ferhunde Özbay da burda mı?" diye sordum. Mail arkadaşlığı maceramızı anlattım. Hemen kolumdan tutup Ferhunde hocanın yanına götürdü beni. Birbirimize bir an baktık. Sonra Ferhunde Hoca: "Yahu aynen mektuplarında yazdığın gibisin" dedi. Bunu beni şöyle bir süzerek söylemesi öyle samimiydi ki, ne demek istediğini anladım. Hemen aklıma Esendal ve kızına yazdığı mektuplar geldi. Sonra birbirimize sarıldık. Etraftaki insanlara "İşte benim mektup arkadaşım" diye tanıttı beni. O zamana kadar yazdığımız şeylerin mektup olduğunu düşünmemiştim. Ama öyleymiş. Baksanıza yukarıda yazdığı şeylere.


Hocam, birkaç gün önce bir by pass ameliyatına yenik düşerek aramızdan ayrıldı. Çok erken ve çok derin bir boşluk bırakarak. Ne zaman bir fotoğrafını görsem gözlerim doluyor artık. Hayatiyetiyle dokunduğu her şeyi canlandıran bir insandan hiç beklenmezdi bu yaptığı. Hiç olmadı. Ona hocası Mübeccel Kıray'ın vefatı sebebiyle baş sağlığı dilediğimde şöyle demişti:


"Beco hayatımda gerçekten önemliydi. Ama galiba onu tanıyan herkes için bu böyle. Camide hepimizi bir arada görse ne yapardı diye düşündüm. Ankara'dan gelenlere özel ilgi gösterirdi belki. "Çocuklar taa Ankara'dan gelmişler" diye bize bir açıklama yaparak tabii."


Ferhunde Özbay benim ve eminim yüzlerce insanın hayatında gerçekten çok önemliydi. Camide onları birarada gördüğünde ne düşünmüştür acaba? :(


Son söyleşilerinden birinde, Nusret Fişek'i anmış ve şöyle demiş:


“Bilimde yaşa ve titre göre hiyerarşi olmaması gerektiğini, özgür bir düşünme ve tartışma ortamının ne kadar geliştirici olduğunu öğrendim. Gençlere öz güven vermenin başka bir yolunun olmadığını öğrendim. Şimdi bu öğrendiklerimi öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum ve yaşım ilerledikçe genç kuşaklarla tartışmanın bana da ne kadar yararlı olduğunu görüyorum.”


İşte Ferhunde Özbay'ı üniversite camiasındaki benzerlerinden ayıran temel özellik. Ben de ondan öğrendim bunları. Bendeki hocalık hakkını helal etsin.





31 Mart 2015 Salı

Çantalar Bizi Söyler Sergimiz

Nihayet sergimizi açıyoruz.

30 kadınla konuştuk ve hazırlıksız olarak çantalarının içindekileri dökmelerini istedik. Cesurca döktüler. Fotoğrafladık içindekileri ve uzun uzun sohbet ettik her objenin ve çantanın kendisinin çağrıştırdıkları/işlevleri hakkında. Bunları konuşurken hayatlarımızı, kimliklerimizi ve yaşadığımız çevreyi de sorguladık.

Serginin afişi bu. Cebeci'de ve Beytepe'de olacak. Gelebilecek olanları bekleriz. Duyurursanız da seviniriz.


27 Mart 2015 Cuma

Güzel Adlı Kitaplar

Bugünlerde elimde 'Emine' Sevgi Özdamar'ın, Hayat Bir Kervansaray, adlı kitabı var. Yarı otobiyografik olduğu söyleniyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda, yazarın doğumuyla başlayıp ilkgençliğine kadar geçen dönemi, kendisinin ve Türkiye'nin yaşamı ile ilişkilenerek anlatıyor.



Daha önce aynı yazarın Haliçli Köprü'sünü okumuştum. Özdamar'ın gençliğini, Altmış ve Yetmişler Türkiyesinin politik ortamını, gündelik yaşamını ve ayrıca "Alamancılık" kurumunu anlatıyordu yine yarı otobiyografik bir kurguyla. Kapak fotoğrafındaki kendisi. Ne tatlı kadın ama...




Kendisi artık oralı denecek kadar uzun süredir Almanya'da yaşıyor ve Almanca yazıyor. Her iki kitabı da hararetle tavsiye ederim.

Sevgi Özdamar'ın bana çağrıştırdığı, güzel adlı kitaplar oldu. Yukarıda andığım iki kitabın da adı çok güzel, çok etkileyici, çok unutulmaz bana göre.

Ayrıca, sökün eden kanımca güzel diğer kitap adlarını da buraya yığmak istiyorum:

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu
Troya'da Ölüm Vardı, Bilge Karasu
Ne Kitapsız, Ne Kedisiz, Bilge Karasu
Bütün Menekşeler Annem Kokar, Müzeyyen Erim
Geyikler, Annem ve Almanya, Nursel Duruel
Deli Bal, Pelin Buzluk
Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar, Feyza Hepçilingirler
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
Serin Mavi, Behçet Necatigil
Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz
Unutulmaz Bir Atlı, Erdal Öz Kitabı, Ayşe Sarısayın

Daha da çok var. Ama "ha" deyince akla gelmiyor. Siz hangilerini güzel buluyorsunuz merak ediyorum.


20 Mart 2015 Cuma

Ablamın kitaplığı



Benim okumayı söktüğüm yıllarda şimdiki kadar çok yayınevi, çeviri faaliyeti ve haliyle şimdiki kadar çok telif ve çeviri kitap yoktu.

Ablam, eniştem ve yeğenim orda yaşıyor diye, her şubat ve yaz tatilinde Antalya'yı mesken tutardık. Dolayısıyla çocukluk ve gençliğimde rol modelim olmuş ablamın kitaplığını talan ederdim tatillerde.

Ablamın kitaplığından çocuk kitapları köşesi


Deplasmanda bulunduğumdan, gidilecek gezmeler bana cazip gelmediğinden ve üstelik de ablamın kitaplığı çok renkli ve heyecan verici bir kitaplık olduğundan, sabahtan akşama kadar okurdum. Yeni çıkan her romanı, hikaye kitabını mutlaka satın alırdı ablam. Bunların yanında anı kitapları, Türkiye ve dünya tarihine ilişkin, sosyal tarihi konu alan dünya kadar kitap olurdu o kitaplıkta. Bir de yeni mezun sayıldığı için üniversite yıllarından kalma halk bilimi kitaplarını hatırlıyorum. Mesela, "Manilerimiz" adlı bir kitaptaki şu maniyi okuyup okuyup gülerdim:

Aşkı olmayan kişiler
Gözleri var da ışılar
Yer ekmeği, içer suyu
Camış gibi muşular

Aşkın yüceliğini ve vazgeçilmezliğini camışa referansla anlatmak eşsiz bir fikirmiş :)

Ablam bana yaşım icabı bazı kitapları men ederdi. Mesela, Attila İlhan'ın "Fena Halde Leman"ı; Necati Cumalı'nın "Ay Büyürken Uyuyamam"ı; Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu"su, "Yarın Yarın"ı,  "Asılcak Kadın"ı ve Füsun Erbulak'ın "Altmış Günlük Bir Şey"i...

Bir genç kadına yapılacak şey mi bu? Onlar evden gider gitmez veya uzun yaz günlerinde öğle uykusunun rehavetine dalar dalmaz ben bahsi geçen kitaplara gömülürdüm kalbim çarparak.



Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu" ve "Yarın Yarın" romanları benim için unutulmazdır. Belki biraz da onları gizliden gizliye ve macera ruhuyla okuduğum için. Yanlış hatırlamıyorsam "Yarın Yarın"ın iki genç erkek karakteri, Doğan ve Ali, benim için arzu nesnesi haline gelmişlerdi. Genç, güçlü, cesur ve entelektüel iki devrimci. Doğan ve Ali'nin temsil ettikleri muhayyel sevgili karakterine eşlik eden Yeni Türkü şarkıları: Dönmek, Yağmurun Elleri, Bahar Şarkısı... Tabii bir de henüz yasaklı olmaktan kurtulmuş Zülfü Livaneli ve Gözlerin... Şu linkten dinleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=qxV7gyjH9q0

Barbara Cartland, beyaz ve pembe dizileri saymadan geçmek vefasızlık olur. Ablamla elden ele geçirerek okuduğumuz bu cep kitapları yanık tenli, geniş omuzlu, ele avuca sığmaz erkekleri kendine bağlayan genç, masum ama çok güzel genç kadınların hikayeleriyle sarmalardı bizi. Hafif dozda erotizm de cabası. Aşk romanları ve best seller'lar hakkında, Grinin Elli Tonu'ndan ilhamla Aksu'nun yazdığı bir yazının linkini koyayım şuraya yeri gelmişken. Ben çok beğendim: http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1174

Sevgi Soysal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Fikret Otyam'ın "Gide Gide"si, Fakir Baykurt'un "Irazca'nın Dirliği", Hasan Kıyafet'in "Bizim Lise"si ve Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ü...

Memleketin yakın tarihini romanlardan öğrendim. Aşık olmayı, dünyayı değiştirmeyi, hüzünlenmeyi, umutlanmayı, kendime bir dünya yaratmayı da... Her şeyden önemlisi yazı yazmayı romanlardan öğrendim. Yazmasam ölecek gibi olmayı da... Belki de o sebeple, okumayı sevmediğini söyleyen oğlumun dünyası dar bir dünya olacak diye üzülüyorum.







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...