30 Ocak 2016 Cumartesi

Temmuz sıcağına özlem

Son yazıyı yazdığımdan beri, iki takipçim arazi olmuş. Sebebini tahmin ediyorum. O arada neler olup bitti, biliyorsunuz. Keşke tahminimde yanılmış olsam. Yazık, çok yazık...

Son zamanlarda sohbetlerine kulak kabarttığım kalabalıklar içinde kendimi sık sık Ezginin Günlüğü'nün şu şarkısını mırıldanırken buluyorum: "Ah efendim, bırak beni/Bir başım var alıp gideyim/Ah efendim, bırak gideyim/Sen kazandın ama ben haklıydım".

Hem bir avucuz, hem de arada kalıp sıkıştık. Höf!

Neyse, kalan sağlar bizimdir. Bakalım Temmuz okumaları nelermiş.

Mutfakta bir şeylerle uğraşırken NTV Radyo dinlediğimi daha önce söylemiştim. Radyoda Adnan Bostancıoğlu "Köşedeki Kitapçı" diye bir kitap tanıtım programı hazırlıyor. Programın adı zaten güzel. Bazen çok hoş kitaplarla Bostancıoğlu sayesinde buluşuyorum.

Akhil Sharma'nın Aile Hayatı adlı kitabından da o programlardan birinde bahsetti Bostancıoğlu. Çocuklarının geleceği daha iyi olsun ve daha müreffeh yaşasınlar diye ABD'ne göçen binlerce Hintli aileden birinin hikayesi anlatılıyor kitapta. Hikaye Akhil Sharma'nın kişisel hikayesiyle büyük ölçüde örtüşüyor.

Aile daha ABD'ne gider gitmez, parlak bir zekaya sahip ve iyi bir eğitim olanağı yakalayan büyük oğulları bir havuz kazası geçirerek komaya girer. Bu travma bundan sonraki hayatlarını şekillendirecektir. Hint kültüründe ebeveynlik halleri, gündelik hayat, sosyal ilişkiler hakkında da konuşuyor Aile Hayatı. Mutlaka okuyun.

Hintlilerle kültürel akrabalığımız var bence.


Chuck Plunhink'i Dövüş Kulübü filmiyle tanımıştım. Daha doğrusu filmi ve bir romandan uyarlandığını biliyordum da, zor isimli yazarının adını aklımda tutmamışım. Ayıp olmuş.

Dövüş Kulübü'nün rüzgarıyla yola çıkan son romanı Bir Haz Markası: Beautiful You, keşke sadece edebi bir hayal kırıklığı olsaydı. Aynı zamanda cinsiyetçi klişelerle örülü, cinsellik ve tüketim kültürünü birleştiren fantastik bir anlatı. Kadınlara kendi başlarına cinsel haz sağlama vaadinde bulunan birtakım fantazi ürünler pazarlayan Linus Maxwell yaygın tabirle gözde bir bekardır aynı zamanda. Beautiful You markasıyla pazarlanan ürünleri önce genç, hırslı ama sıradan bir fiziksel görünüşe sahip taşralı avukat Penny üzerinde dener. İşe onu kendine aşık ederek başlar.

Devamını okumak isteyen görür. Ama "Kadınlar ne ister?" sorusunun cevabını en iyi kendisinin bildiğine emin Plunhink'e tahammül edebilirse...

Bu kitabı okuyan bazı arkadaşlarla hayal kırıklığımı paylaştım. Kimi bana hak verdi, kimi vermedi. Önemli bir kısmı da Plunhink'i bir kalemde silip atmamamı, diğer romanlarının çok daha okunası olduğunu söylediler. Şahika, Gösteri Peygamberi'ni verdi. Gösteri Peygamberi, yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret merakı hakkındaymış. Bakalım...

Bizi bizden iyi tanıyan Bay Çok Bilmiş.


Ağzımda kötü bir tad bırakan Plunhink'ten sonra garantili bir okuma yapayım, diye bakınırken, yıllardır rafta bekleyen, ablamdan ödünç aldığım ve okumayanın öbür dünyada cenneti göremeyeceği Sahilde Kafka'yı elime aldım.

İyi ki de almışım. Bu kadar hacimli bir romanı, sonlarına doğru, "Artık uzatmasan!" diye söylenmiş olsam da, sıkılmadan okudum. Murakami'yi Yaban Koyununun İzinde ile çok sevmiştim. Sahilde Kafka da okuduğum çer çöp kitaplar içinde parıldayan bir roman oldu. Kafka Tamura'nın hikayesini hiç unutmayacağımı varsayıyorum.

Tüm hayatımız bir evden kaçma ve eve dönüş hayali ile örülüyse eğer, Kafka Tamura bize bunu yaşayarak gösteriyor. Bu arada Japon kültürüne dair bilgi sahibi de oluyoruz.

Koşan, müzik yapan ve yazan bir adam.




Aile Hayatı, Akhil Sharma, Çev. Ergin Kaptan, April
Bir Haz Markası: Beautiful You, Chuck Plunhink, Çev. Ahmet Aybars Çağlayan, Ayrıntı

Sahilde Kafka, Haruki Murakami, Hüseyin Can Erkin, DK

9 Ocak 2016 Cumartesi

Geçmiş yaz kitapları

Bizim tatil planı geçtiğimiz yılın Haziran ayına denk geldi. Yıllar yıllar sonra tekrar Bodrum'a gittim bu vesileyle. Gençliğimde, üniversite ikinci sınıftayken, Karaada'da yapılması planlanan bir otel için kamuoyu yoklaması yapmaya gitmiştik. Yerli halka ve esnafa anket uyguluyorduk, "Karaada'ya otel yapılmasını uygun buluyor musunuz?" sorusuyla başlıyorduk görüşmeye. Düşününce, o zamanlar bir tatil beldesine otel yapmak için sakinlerinin onayını almak yönündeki bu takdire şayan ve üstelik masraflı (10 genç kadın öğrenci olarak 15 gün o zaman için şehrin iyi ve en eski otellerinden birinde, Artemis'te konaklamış, yemiş içmiştik) çaba bugün en hafifinden komik karşılanacaktır. Benim yaptığım görüşmelerde, yerli halk otele karşı, esnafın önemli kesimi hevesliydi. E tabii, esnaf için ne kadar çok otel, o kadar çok müşteri. 

Bodrum'lu amcalardan birisi: "Yaz kızım, burası açıkhava genelevi" dediydi, hiç unutmuyorum! Biraz da onun için karşıydılar sanırım otele/motele.

Ben ve arkadaşım Şahinde, işi baya ciddiye alıp güneşin altında ordan oraya koşuşturur, yakın ilçelere falan giderken, ekipteki diğer arkadaşlar geceleri barlarda geçirdikleri için ertesi gün öğleden sonra ankete çıkıyor ve üç beş form doldurup işi idare ediyorlardı. Biz bunu farkedince enayiliğimize kahredip, üç beş de biz kaytaralım dediydik. Serin serin odada oturup, birbirimize fikirler vererek altı-yedi anketi kendimiz doldurmaya başladık. Tam o sırada, bizi oraya getiren kamuoyu şirketinin ortaklarından biri kapımızı tıklatmaz mı? Neymiş? Balkonda otururken fok balığı görmüş. Bizi de sevincine ortak etmeye gelmiş. Dış kapıdan seslenmek suretiyle verilen bu müjdeli! haberi duyunca bizdeki telaşı görmeliydiniz. Elimizdeki yarısı doldurulmuş anketleri yatağın altına tepiştirip kıpkırmızı suratlarla kapıyı açıp patronumuzu içeri buyur ettik. Ama o korku ve utançla ne konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum. Sadece "fok gördüm!" repliği, aramızda uzunca süre ergen esprisi olarak yinelendi. 15 günlük maceranın son günlerine doğru, kazandığımız oldukça iyi paranın önemli bir kısmını meşhuuur Bodrum Pazarı'ndan tüm aile bireylerine hediyeler alarak yediydik. Ama ne mutlu ki, bir tekne turu yapıp Karaada'yı gördük. O geziden bize yadigar, Cem Özakman'ımız ve onun o zamanki mekanı Çerçi'nin hatırası kaldı. 

Asıl konuya geçmeden hemen belirteyim, Karaada'ya hala o büyük otel yapılamadı. 

Bodrum'un canına okuya okuya bitiremediler. Hala şöyle direnişler, denize çıkan sokaklar var orda.

Son gidişte Çerçi'yi görünce, o güzel ve genç günleri andım.


Şimdi yazının meramına geleyim. Haziran ayının dört kitabı var. İlki Jhumpa Lahiri'nin Dert Yorumcusu. Ablam Lahiri'den hayranlıkla bahsediyordu. Hint kültürü, şimdiye dek okuduğum roman öykülere bakacak olursam, bizimkine çok yakın. Cinsiyet ilişkileri, medeni haller, yöneten-yönetilen, aile ilişkileri v.s.

Dert Yorumcusu bir öykü kitabı. Hepimize olduğu gibi, tek bir kitapla çok bağlandığım yazarın her kitabını okumak isterim. Lahiri için de geçerli bu. Çok beğendim Dert Yorumcusu'nu. 

Lahiri, ABD'nde yaşayan bir Hintli ama memleketiyle ilişkisini hiç kesmemiş. Gündelik hayatında Hint kültürünün izleri görülüyor. Onunla ilgili görselleri tarayınca çıkıyor bu ortaya. Yine bir Hintliyle evlenmiş mesela. Bu öykü kitabı Hindistan'ın tarihine, arkeolojisine, kültürüne, politik ortamına, mistisizmine, dini çeşitliliğine ve tabii sınıf ve cinsiyet eşitsizlikleri ile etnik/dini ayrımcılıklara da göndermeler yapıyor. Çok iyi bir yazardan, çok etkileyici öyküler okumak isteyenlere tavsiye ederim. Sonraki aylarda bahsedeceğim Saçında Gün Işığı adlı romanı da beni hayal kırıklığına uğratmadı.

Hintliler benim estetik kriterlerime göre güzel insanlar genelde. Lahiri de istisna değil.

Hem anı kitaplarını seviyorum, hem de basın tarihiyle ilgileniyorum. Hal böyle olunca Osman S. Arolat'ın Babıali Anılarım'ı dikkatimden kaçmadı. Arolat, gazetelerdeki köşe yazılarıyla tanıdığımız bir ekonomist. Babıali'ye girişini, 68 kuşağına mensup bir eski tüfek olarak sol hareketin tarihini, çeşitli gazetelerdeki tecrübelerini akıcı bir dille anlatıyor. Yakın tarihe, özellikle de siyasi tarih ve basın tarihine ilgi duyanlar mutlaka okuyacaklardır.

Elli yıllık yazar.

Yazının başında Bodrum Bodrum... deyip durmamın sebebi, ayın ikinci yarısında orda olmamız ve son iki kitabı orda okumamdı. Çağrışım yaptı Trendeki Kız ve Uzun Yürüyüş.

Trendeki Kız bir sayfiye kitabı olmaya uygundu. Paula Hawkins'in polisiye macerasında trenler ve tren pencerelerinin önünden geçen anlık görüntüler önemli rol oynuyor. Fazla spoiler vermeden anlatmak gerekirse, her gün aynı trene binip, aynı çiftin macerasını izleyen alkole düşkün Rachel'in anlatısı Trendeki Kız. Bir tür best seller sayılmasına rağmen, tam olarak best seller formatına da uymuyor. İncelikle örülmüş, obsesyonlarımızı, anksiyetelerimizi, aşk ilişkilerimizi ve zaaflarımızı sorgulatan, sürpriz bir sonla biten bir roman bu. Elinize geçerse kaçırmayın.

Kapağı iyi tasarlanmış.
Bu ayın son kitabı Uzun Yürüyüş. Ayhan Geçgin'i, Radikal Kitap'a kapak olduğu Son Adım'la tanımıştım. Son Adım öyle bir romandı ki, onu okuduktan sonra uzun süre bir çok roman ve hikayeye burun kıvırmama sebep oldu. Geçgin, yakın edebiyat tarihimizin en iyi yazarlarından biri. Üstelik kendini pazarlama çabasında değil. Bu da önemli bence.

Son Adım, Uzun Yürüyüş'ten önceki son kitabıydı. Tabii ki, Son Adım'ı her okuyan bir Geçgin bağımlısı olacaktı. Ben de kuralı bozmayıp Kenarda ve Gençlik Düşü'nü çantama sıkıştırdım. Onlar da beni yanıltmadı. İyi bir yerli yazar (iyi'nin tarifini herkes kendine göre yapsın) arayan herkese Ayhan Geçgin derim. 

Geçgin, büyük şehirlerin herhangi birinde, sıradan bir insan olan, sıradan, küçük işlerde çalışan, toplu konutlarda veya öğrenci evlerinde yaşayan, duygusal ve cinsel tecrübelerini hayaletimsi bir duyarsızlıkla yaşayan, doğaya insandan çok daha fazla önem atfeden karakterlerle kuruyor romanlarını. Kendinden kaçan, umarsız, tedirgin, bıkkın karakterler. Özellikle Son Adım'da ülkenin politik atmosferi, Güneydoğu coğrafyasında yaşanan şiddet, sarsıcı bir finalle karşımıza çıkıyor. 

Uzun Yürüyüş de, insanlardan kaçan, kendi bedenini bile bir yük gibi taşıyan, dünyayı bir ilk insanın hayreti ve ürküntüsüyle algılayan kahramanın katettiği mesafelere eşlik etmeye davet ediyor.

Ayhan Geçgin çetin bir okuma, sarsıcı bir deneyim vaad ediyor. Bu vaade itibar ediniz. 

Geçgin'de doğa, her zaman...


Dert Yorumcusu, Jhumpa Lahiri, Çev. Neşfa Dereli, Everest
Babıali Anılarım, Osman S. Arolat, İş Bankası
Trendeki Kız, Paula Hawkins, Çev. Aslıhan Kuzucan, İthaki.

Uzun Yürüyüş, Ayhan Geçgin, Metis

2 Ocak 2016 Cumartesi

Mayıs kitaplarım



Hakan Günday, mültecilik meselesi Türkiye'de bu kadar yakıcı biçimde yaşanmıyor, hissedilmiyorken yazmıştı Daha'yı. En azından sokakta yatıp kalkan Suriyeli mülteciler yoktu. 

Babası insan kaçakçılığı yapan, annesini babasının zulmünden dolayı kaybetmiş 9 yaşındaki Gaza'nın hikayesi var kitapta daha çok. Ama fonda çakıp sönen, batıp inciten, utandıran göç hikayeleri var aynı zamanda. Yurdundan sürgün olmak, sömürü, şiddet ve korku ile yaşamak. Belirsiz bir gelecek ve mutlak kötülükle tanışmak. Kitaptaki mültecilerin başına gelenler bunlar. Okurun başına gelense kötülüğün nasıl filizlendiğini ürpererek okumak. Bir bebekten nasıl katil yapılır, sorusuna yanıt bulmak. Sağlam bir korku/gerilim romanı Daha kadar hırpalayamazdı beni. Belki de gerçek hayatta birebir karşılık bulduğundan. Titreyerek, inanamayarak, tiksinerek ve korkarak mutlaka okumalısınız Daha'yı. Bu hislerden azade kalmayalım ki, olan bitene karşı duyarsızlaşmayalım.




Çok kötü bir kapak tasarımı fikrimce.

Sadık Yemni'den hiçbir şey okumamıştım. Tuhaf biçimde adamın adı cezbediyordu beni. Özenle seçilmiş bir takma ad gibi. Bir de bu kadar istikrarlı biçimde edebiyat aleminde var kalması. "Dur, dedim" kendi kendime, "şu yeni çıkan kitabıyla, Kayıp Kedi'yle başlayayım". Hayır, bir başlangıç olmadı. Bir son? Evet. İzmir'de geçen hikayede, uluslararası suç örgütleri, Emniyet'in içindeki gizli birimler, sıradanlaşan cinayetler, komplo teorileri, bir mırıltı gibi duyulan aşk hikayeleri ve tabii kedi gurultuları var. Yemni de kedisiz yapamıyor. Ama acemice kurulmuş bu romanı kedi medi kurtaramaz. Zamanınıza yazık!


Görsel ararken farkettiğim şu anı roman da nesi? Hani son olacaktı? Anı diyince dayanamam. Du bakalım...
İşte ayın kitabı ve tüm bir yılın en okunası kitaplarından biri. Bu kitapla ilgili yazmıştım blogda daha önce: "Her Halkın Hikayesi Mutfakta Pişer". Onun için uzatmayayım. Anya Von Bremzen, Sovyet Sosyalist kültürüne inanan, Sovyet tarzı bir toplum hayaliyle yaşayanları dökme bir tavayla kafalarına vurmak suretiyle ters köşeye fırlatıyor. Öyle dışardan bık bık etmek kolay. Anya'nın ve tabii kader ortağı olan annesinin hikayesini dinleyin bakalım. Neler iyi, neler kötü? Bu arada, mutfak kültürünün reel siyasetle, ekonomiyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu da görün. Her kültür için benzer bir kitap yazılabilir. Yazılmalı. Bizde yeni çıkan Mutfakta Tarih (Burak Onaran, İletişim Yayınları), Osmanlı-Türkiye mutfağının kapısını birazcık aralıyor. 

Anya bir şöhretli yemek yazarı aynı zamanda.

Hepimiz yıllar içinde dünya kadar kitap biriktiriyoruz. Bana ciltli kitap kuleleri dikmek yetmemiş olacak ki, zamanın birinde Esat Mahmut Karakurt'un Bir Kadın Kayboldu'sunu baskısını bulamadığımdan fotokopi ettirmişim. Milli Kütüphane'den. Okuldaki odamı toplarken, rafların dibinde kuzu gibi yattığını gördüm. E artık sıra ona gelsin, diyerek okumaya başladım.

Kendine has üslubuyla, tatlı tatlı anlatıyor Karakurt bir yasak aşk hikayesini. Tutkular, onur, gurur, inat ve kayırılmış kadın karakterler. Bir macera romanı aynı zamanda Bir Kadın Kayboldu. Adından da belli zaten. Yer yer polisiye roman tadı veriyor. Karakurt mümbit bir yazar. Merak eden belki Ankara Ekspresi'ni okumalı.


Eserlerinden birçok film yapılmış Karakurt'un.


Daha, Hakan Günday, DK
Kayıp Kedi, Sadık Yemni, Kırmızı Kedi
Sovyet Mutfak Sanatı, Anya Von Bremzen, Çev. Özlem Yüksel, YKY
Bir Kadın Kayboldu, Esat Mahmud Karakurt, İnkılap

27 Aralık 2015 Pazar

Okumak direnmektir.

"İntihar etmeyeceksek içelim bari!" diye başlar Bir Düğün Gecesi'ne Adalet Ağaoğlu. Memlekette olup bitenler karşısında acıdan, utançtan gebermeyeceksek, okumaya-yazmaya sığınalım bari diye düşündüm ben de.

Nisan ayı okumalarımı yazmayı sürekli erteliyordum. Neyi bekliyordum ki? Hayat devam ediyormuş gibi yapmak bir dert, etmiyormuş gibi yapmak ayrı...

O zaman direnme, dayanma gücü verebilecek, umut aşılayabilecek, farkındalık yaratacak ve başka dünyaların bilgisini sunacak okumalara devam.

Nisan ayı benim için artık zor geçiyor, doğduğum ay olmasına rağmen. Çünkü, son beş-altı yıldır, herhalde yaştan kaynaklanan alerjik reaksiyonlar gösteriyor vücudum ağaçların çiçeklenmesine, havanın bir soğuk bir sıcak olmasına. Halbuki ne güzel aydır Nisan. Erken basan uykulardan önce okuyabildiğim kadar okuyorum.

Bu ayın ilk kitabı, Merin'in (Sever) önerdiği Emine Sevgi Özdamar'ın Hayat Bir Kervansaray'ı oldu. Merin, bana bu kitabı okumamı sıkı sıkı tembih etmişti. Özdamar'ın otobiyografik anlatısı Haliçli Köprü'yü yıllar önce okumuş ve bayılmıştım. Bu da otobiyografik anlatının ilk kısmıymış. Haliçli Köprü'de çok farklı bir üslup denemesi ile bir dönem hikayesi anlatılıyordu fonda. Altmışlar Türkiye'sinde solun tarihine önemli bir katkı bence.

Haliçli Köprü'nün arka kapak yazısından:

"Haliç Köprüsü'ne doğru yürüdüm. Erkekler eskiden olduğu gibi sokakta yine apış aralarını kaşıyorlardı. Köprünün yanındaki vapurlar güneşte parıldıyordu. Haliç Köprüsü'nün üzerinde yürüyen insanların uzun gölgeleri her iki yandan vapurların üstüne düşüyor ve beyaz gövdeleri boyunca ilerliyordu. Bazen bir sokak köpeğinin ya da bir eşeğin gölgesi de oralara vuruyordu, beyaz üzerine siyah."

Tam da bu hafta, Hakan Erdem'in, kurgu tarihe/tarih kurguya ilham verebilir mi tartışması etrafında dönen konferansını dinlemişken, kurgunun tarihin can dostu olduğunu iddia edeceğim. Yakın zamanda, kişisel hikayeler ve kurgusal metinlerden yola çıkan bir sol tarih projesi planlıyordum. Konferans niyetimi pekiştirdi.

Laf lafı açtı yine. Ne diyordum? Hayat Bir Kervansaray.
Bu kitapta, Özdamar'ın İstanbul'da başlayıp Bursa'da süren çocukluğuna eşlik eden Menderes döneminin kültürel iklimi ile karşılaşıyoruz.

Tesadüf eseri Bursa'ya gidecektik Nisan'da ve ben bu kitabı o gidişten bir hafta önce bitirdim. Üstüne bir de, Ottoman History Podcast sitesinde, "Osmanlı Döneminde Bursa Otelleri" tezinin yazarı İsmail Yaşayanlar ile yapılan söyleşiyi dinledim. Bu ahval ve şerait içinde, ilk kez gittiğim Bursa bana büyülü bir alem gibi göründü.

Özdamar'ın henüz imar faaliyetlerinin kazmasını yeni yeni yemeye başlamış Bursa çocukluğu şehirle ilk karşılaşmamın kılavuzu oldu. Irgandı Köprüsü, Setbaşı, Hüdavendigar, Hüsnügüzel, Arabayatağı, Tophane, Yeşil ve Çekirge...

Hayat Bir Kervansaray sadece Bursa'yı anlatmıyor tabii. Bir orta sınıf ailesinin karanlık dehlizlerine iteliyor sizi. Küçük bir kızın büyüme sancısını, ebeveyn hoyratlığını, ataerkil baskıyı üstünüzde hissediyorsunuz.

Kitaplarına güzel isimler de bulmayı da başaran yazarlar soyundan olan Sevgi Özdamar'ın öteki kitaplarının adlarına bir bakın hele: Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur, Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan ve Annedili.

Köprü'nün korkuluklarında yürüyen kız bu işte.


Bu güzellemeyi çok uzattım. İkinci kitaba geçeyim usulca.

Edith Wharton'u İki Kız Kardeş ile çok çok sevmiştim. Tüm kitaplarını okumaya kararlıyım o sebeple. 20. Yüzyıl başlarının Amerika'sında yazan Wharton, bizde yeni yeni tanınmaya başlayan ama çağdaşı birçok kadın yazar arasından sıyrılabilecek yetenekte ve duyarlıkta bir yazar. İlknur Özdemir'in çevirmenlikteki başarısını kimseye anlatmaya lüzum yok. İyi bir çevirmen bir yazarın müptelası yapabiliyor insanı.

Yaz Bitince'de 18 yaşını süren Charity'nin bir mevsimlik macerasını anlatıyor Wharton. Charity, bir taşra kasabasında, evine sığındığı saygın avukat Royall'in himayesinde yaşamaktadır. Genç mimar Lucius'un kasabaya teşrifiyle taşlar yerinden oynar. Genç bir kadının aşkı, cinselliği keşfi ile birlikte, Amerikan kırsalındaki etnik ve sınıfsal ayrımlar/çatışmalar da görünür hale geliyor kitapta. Evrensel bir genç kadınlık krizi var hakikaten. Bunu da görmüş oluyoruz kitapta. Rica ederim okuyunuz.

Wharton. Tam da tahayyül ettiğim gibi.


Can Kozanoğlu çok zeki ve esprili bir adam. Sanki mesai arkadaşınız veya komşunun fırlama oğlu. Ben gençken, Pop Çağı Ateşi ve İnternet Dolunay Cemaat kitaplarını iletişim alanında çalışan biri olarak, henüz yayıncılık patlamasına maruz kalmamışken okumuştum. Çok zihin açıcıydı kitaplar. Okuması da keyifliydi. Bunun üstüne, Acemi Eğitimi'ni okudum. O da otobiyografik bir anlatı. Küçük Can ile karşılaşıyoruz Adana sokaklarında. Yalan Yıllar ise Kozanoğlu'nun İstanbul'da, medya sektöründe yaşadığı artık kimse için şaşırtıcı olmayan deneyimleri anlattığı bir metin. Yine okuması çok keyifli ve Türkiye'de televizyon ve dergi gazeteciliğinin serencamını izleyebiliyorsunuz.Yakın tarihe ilişkin tanıklıklar ve neşeli hikayeler de var.

Yok muydu allasen komşunuzun böyle bir oğlu?


Magda Szabo'nun Kapı adlı romanı bence bir başyapıt. Her okuyan da bu fikri paylaşıyor. Yakın zamanda filme de alındı. Filmi de çok iyiydi. Sonra aynı yazardan Katalin Sokağı'nı okudum. O da unutulmaz bir romandı ama İza'nın Şarkısı, Kapı'dan sonraki yerini alır sıralamada.

İhtiyar Bayan Szöcs'ün kocasını kaybettikten sonra tek kızı İza ile yaşadıklarını, geriye dönüşlerle anlatıyor Szabo. Yaşlılık, yalnızlık, aşk, şefkat ve yas hakkında bir roman. Kendine ait bir oda metaforu üzerine derin derin düşünebilirsiniz. Geçtiğimiz yılın olağanüstü kitaplarından.

Ev-cilik, Gülnur Akgül'ün fotoğraflı öykü kitabı. Cep kitabı da diyebiliriz. Çok kısa, çok çarpıcı. Edebiyatımızda alışıldık olmayan bir tarzda hazırlanmış. Alef cesurca işler yapıyor. Akgül'ün Ada Evinde Bir Gece Uyumadan Önce/Psychogeography'si yine Alef'ten çıkmış foto öykü kitabıydı. Aynı atmosferde geçiyor Ev-cilik de. Okumaya değer.

Bu ilk kitap. Muhtemelen bundan başlamalı.




Hayat Bir Kervansaray, Emine Sevgi Özdamar, İletişim
Yaz Bitince, Edith Wharton, Çev. İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi
Yalan Yıllar, Can Kozanoğlu, Can
İza'nın Şarkısı, Magda Szabo, Çev. Hakan Tansel, Kanat

Ev-cilik, Gülnur Akgül, Alef

25 Kasım 2015 Çarşamba

Mart okumalarında sıra...

Hüseyin Can Erkin, Dil Tarih, Japon Dili'nde hoca. Kendisini Ankaralılar iyi tanır. Ama sanırım artık Murakami hayranları da tanıyorlardır. İşte onun çevirdiği, Kişisel Bir Sorun'la başladım Mart ayı okumalarına. Kenzaburo Oe'yi ilk defa okuyorum. Mahcubiyetle söylüyorum bunu yine. Biraz da galiba herkesin çok bahsettiği bir yazarı okumaktan kaçınma kibri ile gecikmişim. Bu kitabı bana, Kappa'yı öneren genç arkadaşım Sermin verdi. 
Henüz çok genç ve dünya kadar hayali olan kahramanımız, hocasının kızıyla evlenir ve engelli bir çocuk sahibi olur. Bu çocukla birlikte Afrika'yı gezme hayali de suya düşecektir. Babalık tecrübesini, acı bir deneyimle yaşar ve sorgular. Bebeğin olağandışı durumundan dolayı karısı uzun süre hastanede kaldığından, yalnız, dertli ve derbeder bir hayat sürmeye başlar. Bu sırada gençlik aşkıyla karşılaşır ve olaylar gelişir. Kendisi de engelli bir çocuk sahibi olan Oe, belki de bir iç hesaplaşma yaşıyor bu metinde. İç dökme değil, iç hesaplaşma. Vurgulayayım tekrar. 1994'te Nobel almıştı Oe. Ben çok beğendim kitabı. 2015'in favori kitaplarındandı. Tavsiye ederim. Tabii ki çeviri çok iyi.

Evet, kahramanımız sorunuyla başbaşa.


P.D. James'i geçen yıl kaybettik. 20 doğumlu, uzun ve en azından okurları için güzel bir hayat yaşadı. Sevilay (Çelenk) ve kocası Emrah (Özen) polisiye kurdudurlar. Sevilay özellikle kadın polisiyecileri çok sever, takip eder. Ben onların yanında "yeni başlayanlar" kategorisindeyim. James'i de yine Sevilay'ın facebook'ta hüzünle paylaştığı ölüm haberiyle keşfettim. Onun önerisiyle Kadınlara Göre Değil'i okumaya niyetlendim. Ama baskısı yokmuş. Doktora öğrencimiz Bilge bana pdf'sini yolladı sağolsun. Mecbur kalmazsanız pdf'yi basarak okumayın. Rezil bir deneyim. Böyle durumlarda tablet veya başka elektronik ortamlar daha keyifli ve kullanışlı oluyor.
James'i sevdim mi? Eh. Mesela, bir Sue Grafton kadar değil. Ama çok zeki ve meydan okuyucu buldum. Bu da çok kıymetli. Çaylak bir kadın dedektifin ustasının ölümüyle kendini polisiye bir maceranın içinde bulmasıyla açılıyor roman. "Ustam öldü, ben araştırırım" diyen kahramanımız, erkeklerin hüküm sürdüğü suç ve ceza aleminde kendini kabul ettirmekte, hatta hayatta kalmakta zorlansa da çetin ceviz olduğunu kanıtlıyor. Okunulası.

P.D. James'in "son gürlüğü"


Ayizi Yayınevi, arkadaşlarımın kurduğu ve daha da önemlisi Türkiye'nin ilk feminist yayınevlerinden biri olduğu için çok değerli. Az sayıda ve özenle seçilmiş kitaplar basıyorlar. Edebiyatın yanında araştırma inceleme kitapları da var. Bunlardan biri Gökçen Beydilli'nin Elleri Tılsımlı, Modern Türkiye'de Ebelik başlıklı kitabı. Beydilli, geleneksel sağaltım yöntemleri ile modern tıbbın çatıştığı noktaları, cinsiyetçi ve hatta oryantalist diyebileceğimiz önyargılarla örülü bir alan olan ebelik pratiğine odaklanarak anlatıyor. Dr. Ömer Besim'in (Akalın) ebelik ve doğum eğitiminin öncüsü olarak rolünü ele alıyor. Sonra, taşradaki ebelerden en eskileri ile görüşmeler yaparak, doğumun modernleşmesi ile birlikte birer "kocakarı" konumuna yerleştirildiklerini ve kocakarılığın da nasıl itibarsızlaştırıldığını anlatıyor. Zaten hakkında düşündüğüm geleneksel-kurumsal bilgi çatışması/uzlaşması konusunda ufuk açıcı bir okuma oldu. 

Ayizi, Amargi'yi çıkardı uzun süre. Şimdi web'de.


Isabel Allende'nin polisiye yazması önemli haber! Kişisel tarihimde kayda değer bir insandır Allende. Edebi olarak harikalar yaratmasa da, insanı avutan, güzelleştiren, sakinleştiren, ümit veren hikayeler anlatır. Daha gençken Marquez'i taklit ettiğini düşünürdüm. Muhtemelen ediyordu da. Ama olgunlaştıkça, kendine has bir üslubu oldu Allende'nin de. 
Cinayet Oyunu, San Francisco'da geçiyor. Şehirde işlenen bir dizi cinayeti çözmeye çalışan sanal bir cinayet oyunu grubunun dedektif rolünü üstlendiği ilginç bir hikaye. Bu roman sayesinde, sanal ortamda ipuçlarından yararlanarak gerçek ve muhayyel cinayetleri çözmeye çalışan gruplar olduğunu öğrenmiş oldum. İlle de okuyun, diyemem. Ama sizi oyalar, gerer ama hemen rahatlatır Allende. Yaşam enerjinizi yüksek tutar. Kendisininki çok yüksek çünkü. Günlerin Getirdiği adlı otobiyografik kitabını okursanız, göreceksiniz. Cinayet Oyunu'nu değilse bile, Günlerin Getirdiği'ni tavsiye ederim. 

Salvador Allende'nin yeğeni kendisi. Fotoğrafta birlikteler.






Kişisel Bir Sorun, Kenzaburo Oe, Çev. Can Erkin, Can
Kadınlara Göre Değil, P.D. James, Remzi
Elleri Tılsımlı, Modern Türkiye'de Ebelik, Gökçen Beydilli, Ayizi

Cinayet Oyunu, Isabel Allende, Çev. İnci Kut, Can

9 Kasım 2015 Pazartesi

Şubat ayı okumaları


"Hayat devam ediyor" denir ya kayıplardan sonra teselli ve güç vermek amaçlı. Doğru, devam ediyor. Kaybedenler arasındayım ben 1 Kasım'dan beri. Ne yapalım? Bazen de böyle olur. Bazıları da daha sık kaybeder. Güzel yenilir, mağrur yenilir...

Madem hayat devam ediyor, geçen aylar boyunca okuduklarım listesi de devam etsin.

2015 Şubat ayına Monika Maron'un Animal Triste'si ile başladım. Çiçek Öztek ve Sinan Kılıç'ın Alef Yayınevi'nden çıkma bir kitap. Daha önce, aynı yazarın Acayip Bir Başlangıç'ını okumuştum. Yine aynı yayınevinden. Acayip güzeldi. Burda kahramanımız gözümüzün önünde kendi yaşlılığı ve yalnızlığı ile yüzleşiyordu. Maron'dan yaptığım bu ilk okuma, beni onun peşinden ayrılmamaya sevketti.

Alef'in kitaplarını genelde çok beğeniyorum. Maron'un ikinci kitabında çevirmen Mustafa Tüzel de adeta romanı yeniden yazmış. İnsanın tutkulu ve hayvansı yanını teşhir etme iddiasındaki yazar, Berlin Duvarı'nın yıkıldığı dönemin politik atmosferini de arkasına alarak enfes bir okuma deneyimi sunuyor. Kişisel hikayeler ve küçük dünyaları, büyük ve sarsıcı politik dönüşümlere bağlamak hiç de kolay değil. Animal Triste bir "yasak aşk" tecrübesi etrafında ördüğü hikayesiyle bunu başarıyor ve bu yılın en iyi kitaplarından biri bence.

Haa, bir de kapaklar çok güzel. 

Hımm. Filmi de olduğunu bilmiyordum. Acaba isim benzerliği mi?


Alın size bir "yasak aşk" hikayesi daha. Ingrid Bergman'ı Baştan Çıkarmak'ı, Bergman hayranı olduğum için falan değil, Macar savaş fotoğrafçısı Robert Capa'yı merak ettiğim için alıp okudum. Yazar Chris Greenhalgh da sanki ünlü Magnum Fotoğraf Ajansı'nın kurucularından Capa'ya iltimas geçmiş gibi. İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle işgalden kurtulmuş Paris'e moral gecelerinde sahne almak için gelen şöhretinin doruğundaki ama sıkıcı bir evliliğin kıskacındaki Ingrid Bergman ile Capa'nın kaçınılmaz ve tutkulu aşkı anlatılıyor kitapta. Hikaye Paris ve sonra Hollywood'da geçiyor. Ki bence Hollywood'da yaşananlar daha ilgi çekici. 

Öyle best seller falan olacak türden bir kitap değil. Adına ve dedikodulu olmasına bakmayın siz. Oldukça akıcı üslubu ve incelikli tahlilleriyle ana karakterleri iki ünlü şahsiyet olmasaydı da iyi bir kitap olabilirdi, diye düşündürüyor. Üslubu çevirmenler Taciser Belge ve Ayşen Anadol'un yeteneklerine, deneyimlerine borçlu olabiliriz tabii. 

Adamımız. Nasıl, baştan çıkarıcı mı? 


Remzi Şahin'in Ankara Oteli'ni bir gazetede tefrika edilmiş haliyle keşfettim. Kitap olarak da basılmış. Ama ilginçtir, kitabın yayınevi ve basım tarihi yok. Yetmişli yılların Ankarasında geçen politik bir roman. İçinde Demirel, Ecevit, bakanlardan vekillere siyasetçiler, işadamları, CIA ajanları, hırslı ve şehvetli kadınlar, işbilir siyasetçi eşleri cirit atıyor. Hepsi, gerçek isimlerini çağrıştıracak takma isimlerle anılıyorlar. 

Ankara Oteli bugünkü Atatürk Bulvarı üzerinde, zamanının şaşaalı bir mekanı. Özellikle siyasetçilerin ve işadamlarının buluşma mekanı. Davetler, resepsiyonlar veriliyor burada. İş görüşmeleri yapılıyor, gönül ilişkileri gözlerden ırak sürdürülüyor. Kumpaslar kuruluyor. İstanbul Hilton'un Ankara versiyonu. 

Yazarı, kitapta Demirel'in dürüstlüğü ve masumiyetini kanıtlamaya girişiyor ve kitabı bunun için bir araca dönüştürüyor. Benim beklentim, dönemin Ankarasını temsil eden bir mekan hakkında keyifli bir hikaye okumaktı. Ama siyasetin erkeksi, ötekileştirici, öfkeli ve sevimsiz yüzünü bir gazetecinin kekre kaleminden okumak durumunda kaldım. 

Sözü geçen otelimiz. 


Zuhal Kuyaş'ı, yine Sevin Okyay'ın Ntv'deki kültür sanat programında, kızı Nilüfer Kuyaş'ın konuk olduğu hafta keşfettim. Zuhal Kuyaş, o yıl 90 yaşına girecekti ve kızı Labirent'ten çıkacak son kitabının ona bir doğum günü armağanı olacağını söylüyordu. Sevin Okyay, Labirent'i ayrı bir sever, kollar. Ben de Ankara'daki kitap fuarında sahibiyle tanışmış ve çok sempatik, heyecanlı bulmuştum. Güzel kitaplar yayınlıyorlar. 

Meğer Zuhal Kuyaş, daha gencecik bir kadınken polisiyeler yazmaya başlamış. Sonuncu Oda ve Kartal Yuvası gençlik döneminin ürünleri. Kartal Yuvası'nı daha önce okumuştum. Tarihi bir romandı, yine polisiyeydi. Çok iz bırakmadı bende. Ama Sonuncu Oda, yetkinleşmiş bir polisiye yazarı çıkardı karşıma. İnsanı saran bir üslubu var Kuyaş'ın. Tatlı tatlı anlatıyor, arada geriyor da. İstanbul'da bir yalıda, servetini ve itibarını kaybetme tehdidiyle yüz yüze bir ailenin hikayesi içinden doğuyor gerilim. 

Sonuncu Oda'yı okurken Zuhal Kuyaş'ın genç ve heyecanlı simasını hayal ettim. Onun kuşağından polisiyeci kadın yazar çıkması mucize gibi bir şey. Çok kıymetli bence.

"Geç keşfedilen gizemli yazar" diye sunuluyor Radikal Kitap'ta Kuyaş.


Mart ayı okumalarında görüşmek üzere.






Animal Triste, Monika Maron, Çev. Mustafa Tüzel, Alef
Ingrid Bergman'ı Baştan Çıkarmak, Chris Greenhalgh, Çev. Taciser Belge, Ayşen Anadol, DK
Ankara Oteli, Remzi Şahin

Sonuncu Oda, Zuhal Kuyaş, Labirent

31 Ekim 2015 Cumartesi

Ben geçen bir yılda ne okudum?


Memleket ve haliyle hepimiz seçim sath-ı mahalline gireli çok oldu. Gergin bekleyişlerimiz, endişelerimiz, bezginliklerimiz ve kederlerimiz hiç bitmiyor. Umudumuz da bitmiyor Allah'tan! Umut ne inatçı şeymiş. İyi ki de öyleymiş.

Konuyu biraz dağıtıp, daha keyifli şeylerden bahseden bir yazı yazmak istedim. Malum, uzun süredir öfke ve yas sebebiyle içimden gelmiyordu yazmak. Seçime bir gün kala, seçim yasakları misali, kendime endişe yasağı koydum. Bu sebeple, 2015 yılı başından beri okuduğum kitapları sıralayıp, bazıları hakkındaki fikirlerimi söyleyeyim dedim. Belki, "Ne okusam?" diye düşünenlere fikir verir. Ben başkalarının okuduklarından sıklıkla ilham alıyorum çünkü.

Efendim, Ocak ayına "okumayanı dövüyorlarmış" dendiği için değil, galiba beni efsunladığından, "ne yazsa okumak zorundayım" dediğim için Orhan Pamuk'un son romanını okuyarak başladım. Sessiz Ev'den beri her yazdığını okudum. Edebi olarak cezbetmiyor beni çok fazla Pamuk'un yazdıkları. Ama o iyi bir anlatıcı. Bana bir şeyler anlatmasını çok seviyorum. Anlattıklarında kendi çocukluğum ve gençliğimi, orta sınıf ahlakımı ve münzevi birinin delirmemek için başvurduğu taktikleri görüyorum. Kafamda Bir Tuhaflık, bana şu bakımdan önemli geldi: Türkiye'de erkeklik hallerini, ortak paydaları yoksulluk ve taşralılık olan sağdan, soldan, dinden, imandan ve ülküden farklı erkekleri, ülke siyasetindeki işlevlerini, aile içindeki rollerini, kentleşme ile birlikte geldikleri noktayı, hangi etkenlerle nasıl dönüştüklerini bir kez daha düşünmüş oldum. Sosyolojik bir analiz gibiydi bu okuma deneyimi.

Böyle bir aşk-nefret ilişkisi var halkımızla Pamuk arasında.


Ev Canavarı, geçen TÜYAP'tan aldığım bir kitaptı. Otonom acımasız bir rekabetin best seller'lar ve dağıtım tekeli aracılığıyla görünmez kıldığı küçük ve hevesli bir yayınevi. Fuarda çalışanlarıyla sohbet ederken bu kitap çarptı gözüme. Kent ve mekan dersleri verdiğim için hemen aldım Ev Canavarı'nı. Anonim bir kitap bu. Çok beğendiğim çizimlere eşlik eden anlatı, kentsel dönüşüm pratiği ve inşaat sektöründen yola çıkarak sınıf eşitsizliklerini, mavi ve beyaz yakalı işçileri, tüketim kültürünü, emek sömürüsünü ve kapitalist sistemi sorguluyor. Lise çağında bile okunabilir ve kapitalizmin sömürü üzerine kurulu düzenine çarpıcı bir giriş yapılabilir bu kitapla. Sonra çocuğunuz Dev-Lis'e üye olursa sorumluluk bana ait değil, onu söyliyim de :)

Orijinal adı buymuş


Katherine Mansfield, geç buluşmaktan dolayı utanç duyduğum bir kült kadın yazar. Çok ayıp gerçekten. Kaçırılır şey değilmiş. Can Yayınları ve İş Bankası Kültür Yayınları kapışmışlar aralarında Mansfield'i. Şadan Karadeniz, ablamın kütüphanesinde siftinmekle geçen gençliğimin unutulmaz figürü olduğundan, ben onun çevirisi olan ve Can'dan çıkan bir öyküler derlemesini tercih ettim: Bahçe Partisi. Aslında öykü okumayı pek sevmem, tercih de etmem. Ama bunu sevdim. Özellikle Bahçe Partisi hikayesini. Mansfield dönemi kadın yazarlarının bir ortak üslubu ve ortak hassasiyetleri olduğunu da tespit etmiş oldum bu kitapla. Hem de bu kadın yazarların gündelik yaşamı ve maddi kültürü  incelikli ve güzel yansıtmış olduklarını söyleyeyim. Edith Warton da bu türden bir yazardır. Kadınlar arasında geçen hikayeler, erkeklerin arada bir görünüp kaybolduğu iç dünyalar, hayal kırıklıkları, beklentiler, heyecanlar, küçük kasabaların ruhu bu kitapların ortak özellikleri.

Hikayede anlatılan manzara aşağı yukarı bunun gibiydi.


Ryunosuke Akugatava'nın Kappa'sını bana asistan arkadaşımız Sermin önermişti. O Japon edebiyatını çok seviyor. Seviyor, hafif kaldı, tapıyor. Önerince biraz nazladım çünkü Uzakdoğu edebiyatını, Murakami dışında çok sevememiştim. Neyse, sonunda okudum. Kısacak bir metin zaten. Kült bir metin aynı zamanda. Fantastik ve ütopik bir hikaye anlatıyor. Kahramanın ormanda dolaşırken kaybolup Kappalar Diyarı'na düşmesiyle açılıyor hikaye. Kappa, Japon kültüründe nehirlerde yaşayan, elleri ve ayakları perdeli, düz kafalı hayali bir varlık. Akugatava, Kappa'da idealindeki dünya ile gerçek dünya arasında gidip geliyor. Kitap, Orwell kitapları kadar olmasa da, edebi ütopyalar arasında önemli bir yere sahip. Ben memnun kalmadım kendisinden, Sermin beni affetsin. Naifliğin olumsuz anlamıyla naif buldum Kappa'yı.

Japonların Kappa'yı sevimlileştirme çabaları. Kitapta anlatılan Kappa'lar bu kadar tatlı değillerdi, emin olun!


Ocak ayı, ara tatile de denk geldiğinden verimli bir aymış. Maktulün Şansı da bu ayın okuma listesine girmiş. Algan Sezgintüredi adını ilk kez Sevin Okyay'ın Ntv Radyo'daki kültür-sanat programında duymuştum. Sevin Okyay, Sezgintüredi'yi insan olarak da seviyor. O tipik üslubu ve ses tonuyla tatlı tatlı bahsediyor ondan. Hatta stüdyosuna konuk ettiydi geçenlerde. Yerli polisiye yaşlandıkça bana cazip gelmeye başladı. Politik göndermeleri de olan, ahlaki normları tırtıklayan, muhafazakarlıkla, cinsiyetçilikle, ayrımcılıkla dalga geçen suç hikayeleri iyi geliyor bana. Sezgintüredi'nin özel dedektifleri Vedat ile Tefo, zıt kardeşler olarak en az cinayetin nasıl çözüleceği kadar merak uyandıran karakter özellikleri ve yaşam tarzlarıyla bağımlılık yaratıyorlar. Vedat'ı çekip çeviren ve en sonunda onunla bir gönül macerasına giriş yapan sekreterlerini de unutmamak gerek. 

Algan Sezgintüredi


Ayın son kitabı No Kid, Çocuk Yapmamak için 40 Neden. Corine Maier'in kitabını bana Esen Kitap'tan Özlem Özdemir gönderdi ve hakkında bir yazı yazmamı rica etti. Özlem'le de aynı TÜYAP etkinliğinde tanışmıştık. Çok sevdim Özlem'i. Fuarların böyle faydaları olabiliyor. Başta Özlem'in hatırı için yapılacak bir işti kitabı okuyup hakkında yazmak. Ama okudukça, Maier'in, iki çocuklu, psikiyatr bir kadın olarak ebeveynliğin karanlık yüzünü, üreme politikalarının kimin işine yaradığını, bir veya birkaç çocuğun aileye mutluluk yanında huzursuzluk ve kaygı da getirebileceğini (hatta bazı ailelere sadece bunu getirebileceğini), anneliğin kutsallığı söylencesini ele alan hikayelerini dehşet ve zihin açıklığıyla idrak ettim. Bununla ilgili Radikal Kitap'a yazdım. Bkz.: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ebeveynligin-karanlik-yuzu-416656

Bu da size çocuk yapmamak için bir erken ergen :)


Şubat ayı kitapları için başka bir yazıda buluşuruz...


Kafamda Bir Tuhaflık, Orhan Pamuk, YKY
Ev Canavarı, prole.info, Çev. Deniz Esen, Otonom
Bahçe Partisi, Katherine Mansfield, Çev. Şadan Karadeniz, Can
Kappa, Ryunosuke Akutagava, Çev. Oğuz Baykara, Boğaziçi Üniversitesi Yayını
Maktulün Şansı, Algan Sezgintüredi, April
No Kid, Corine Maier, Çev. Canan Özatalay, Esen Kitap




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...