![]() |
Ayşe Hür'ün "Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne" başlıklı yazısını (http://www.radikal.com.tr/ yazarlar/ayse_hur/kasapyan_ bag_evinden_cankaya_koskune- 1207224) okuyunca, Anadolu topraklarında doğup büyümüş Ermenilerin ve diğer gayrimüslimlerin bu topraklardan kovulmalarının ardından onlardan kalan mal-mülkün nasıl da "doğal" bir biçimde Türk'lerin eline geçtiği üzerine tekrar düşündüm.
Bu yaz Ayvalık'ta kısa bir tatil yaptık. Zamanımın çoğunu, sokaklarda dolaşıp bir tür açık hava müzesi olan şehri seyretmekle geçirdim. Bir zamanlar şehir nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuş Rumlardan kalan güzel evlerin çoğu viraneye dönmüştü. Ama kayda değer bir kısmı da "eski Rum evi" sahibi olma modasına uyup şehre gelen mücavir alan yahut daha uzak şehir zenginleri tarafından restore ettirilmişti. Kimi yazlık, kimi butik otel, kimi de kafeye/lokantaya dönüştürülmüştü. Adım başında "Satılık Rum evi" talebasıyla karşılaşmak bana çok hüzün verdi. "Batan geminin malları bunlar!" yazıyordu adeta bu tabelalarda. Şehri ihya eden, ona ruhunu veren gayrimüslim nüfusun izlerini silmek için yapılan şeyler insanı çok hüzünlendiriyor ve öfkelendiriyordu. Tüm ihtişamlı kiliseler camiye çevrilmişti. Milli duyguları kabartmaya yönelik ritüeller, mesela her hafta mesai bitiminde ve başlangıcında çarşı içinden de duyulacak biçimde İstiklal Marşı okunması, adım başı Atatürk posteri, bayrak, milli tarihe gönderme yapan sokak adları... Hamaset...
İlk iki gün kaldığımız deniz kenarındaki bir pansiyon da eski bir Rum eviydi. Ama sıradan bir Rum'un evi değildi. Ayvalıklı bu Rum'un evini, işgal yıllarında Yunan komutanı bir süre karargah olarak kullanmıştı. İşte bu "karanlık" geçmiş, ailesi mübadeleyle Girit'ten Ayvalık'a gelmiş ve muhtemelen devlet eliyle bu eve yerleştirilmiş şimdiki sahibinin peşini hiç bırakmamıştı. Herkes evi bu özelliğiyle biliyordu. Bir yandan pansiyon olarak işletilen eve rağbeti arttıran bu durum, diğer yandan da sahibinin "milli duyguları"nı zedeliyordu anlaşılan. Bana anlattığına göre, birkaç yıl önce Yunan gazeteciler gelip onu bulmuşlar. Evi gezmiş, tarihi hakkında sahibiyle konuşmuş ve bir de karargah olarak kullanıldığı günleri yad eden plaket çakmak istemişlerdi. Tabii evsahibi bundan rahatsız olmuş. Geri de çeviremediği için, "Verin, ben uygun bir yer bulur asarım" demişti. Gazeteciler de çaresiz, "Peki" deyip gitmişlerdi.
"Şimdi nerde o plaket?" diye sordum pansiyon sahibine. Gözlerini kaçırarak, "Bilmem, bir yerlerdeydi, kayboldu galiba" dedi.
Geçmişle hesaplaşmak, yüzleşmek konforu bozan ve hatta kendini, dünyayı yeni baştan inşa etmeyi gerektiren bir eylem. Böyle söyleyince geçmişle hesaplaşmaktan kaçılması gerekiyormuş izlenimi uyanıyor tabii. Çoğunluk da buna inanıyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Oysa, geçmişle hesaplaşmak neden sağaltıcı olmasın? Özür dilemek, empati yapmak, özen göstermek... Dünyayı dönüştürebilecek nitelikte yaklaşımlar bunlar.
Çankaya Köşkü'nün asıl sahibi kimdi? Peki ama nereye gitti? Ya Ayvalık'taki Rum evlerinin sahipleri? Kayseri'deki, Ankara'daki, Sivas'taki Ermeniler, Karadeniz'deki Rumlar, İzmir'deki, İstanbul'daki Yahudiler? Onların malları, mülkleri şimdi kimin adına kayıtlı?
Kim var idi biz burada yoğ iken?
.jpg)



