27 Ekim 2014 Pazartesi

Annemin karnıyarık tenceresi

leylakdali.blogspot.com.tr'den


Karnıyarık için ayrı bir tencere olmasına şaşardım. Teflon tabanlı, kendisi kırmızı, kapağı metalik, kocaman, yayvan ve yuvarlak bir tencere...

Annem onu, bana karnıyarık yapmak için aldırdığını söylerdi. Artık kendi evim vardı ve onlara seyrek uğruyordum. Uğradığımda da sevdiğim yemekler yapıyordu annem. Babam paça alıyordu bazen, evde yapamıyorum diye. Halbuki onlarla yaşadığım yıllar boyunca, yememe-içmeme hiç de itina göstermemişlerdi. Öğle yemekleri olmazdı bizde. Herkes bir şeyler atıştırırdı. Sabah okula giderken kör karanlıkta kendi başıma kalkıp peynir falan didiklerdim. Neyse, geçmiş gün...

Sonra annem ölüverdi. Sadece kolu ağrıyordu halbuki. Oğlumu yeni doğurmuştum. Annem çok sevinmişti. "Arada ben de gelir bakarım" diyordu. "Ama sürekli bakamam doğrusu". Hiç gocunmuyordum. Mecbur değil, diye düşünüyordum.

Ablam, "Bıktım öğretmenlikten. Emekli olacağım artık" diyordu. Gençti halbuki daha. Ama sevmiyordu işini. İşte o aralar annemin kolu ağrımaya başladı. "Aman anne, yine mi bir yerin ağrıyor? Romatizmadandır, kireçlenmedir" diyorduk. Ben yüzüne, ablam telefonun ahizesinden. Komşular da kafalarını sallayarak onaylıyorlardı.

Bütün çocukluğum ve gençliğim annemle hastane, sağlık ocağı, özel muayenehane koridorlarında geçmişti. Annemin hep bir ağrısı, sızısı vardı. Onlar yoksa şüphesi vardı. Yalnız gidemezdi ama oralara. Çoğu kadın gibi eve aitti o. Ev çeperine ya da. En fazla komşulara, onlarla küçük alışverişlere giderdi. Uzak yerlere ailecek giderdik. O yalnız başına uzağa gitmezdi, gidemezdi. Hele bürokrasiyle karşılaşacaksa... Tedirgin olurdu, "Dolmuş parasının üzerini bile yanlış alıyorum, sayıyorum sayıyorum emin olamıyorum" derdi. Gülerdik. Şimdi ben de emin olamıyorum. Kafam almıyor. Her neyse...

İşte bu hastane müdavimliği onu yalancı çoban yapmıştı. İnanmadık ciddi bir şeyi olduğuna. Fizik tedavi doktoruna gönderdik. Bir şey çıkmayınca rahatladık. Ama ağrı geçmedi. İleri tetkikti, oydu buydu derken, üç ay içinde ölüp gitti.

O kadar kolay olmadı tabii. Ben bebekli ve korkak, endişeli kadın olduğumdan, emekliliğini annemin ölümüne saklamış olan ablam çekti bütün çileyi. Acil serviste, hastane odasında, sonra da evde hep başında o vardı. Ölürken bile hastanede, yanındaydı. Ablam her zaman fedakar ve becerikli idi. Ya da onu öyle görmek işimize geliyordu.

Bazen onu dinlendirmek için hastane odasına giderdik babamla. İki-üç saatlik yokluğunda, annemin ilaçlarını ziyan eder, oksijen maskesini takmayı beceremez, telefon edip çağırırdık.

Hastalığı ortaya çıkmadan kısa süre önce bir dönem her evin demirbaşı olan çekyatı atıp turuncu bir kanepe almıştık anneme. Nasıl sevinmişti ona. Üzerinde yatarak ölmek için almış onu. Nerden bilirdik?

Annem benim için tahlil sonuçlarını gördüğümde öldü. Turuncu kanepede yatmış, benden sonuçları okumamı ve yorumlamamı bekliyordu. Elimdeki ölüm fermanıydı. Dilim tutuldu, yutkundum. Belli etmemem lazımdı. Annem çok cin sanıyordum. Cini kaçmıştı annemin halbuki. Hayırlı haberlere inanmak istiyordu. Ağır ve ümitsiz bir ameliyat geçirmiş ve eve canlı olarak gelmiş olmaktan dolayı "Kefeni yırttık" diyordu komşulara.

"Anne" dedim. "Bir şeyin yokmuş, ilaç tedavisiyle küçülecek bir kist kemiğindeki". İnanmış göründü. Rahatladı sanki. "Ben bi oğlana bakıyım" diyip yeğenimin odasına koştum. Bir zamanlar benim olan odaya. Olan biteni yeğenime anlatıp yatağa uzandım. O haberi hazmetmeye, internette dolanıp bir ümit, bir çıkış aramaya çalışırken, ben baygın gibi yattım bir süre. O an öldü işte annem. Sonrası buna kendini alıştırmak oldu benim için.

İşte annem öldükten sonra göz göze geldik karnıyarık tenceresiyle. O kadar yıpranmıştı ki, balkona atılmıştı. Ama çöpe atılamamıştı kıyılıp. İçerde dualar okunur, misafirler karınca misali eve girip çıkarken uzun uzun bakıştık onunla. Ben buğulu bir camın ardından görüyordum onu.

Sonra ev boşaldı. Annemin hayatiyetinin izini taşıyan, o geri gelsin de kendilerini kullansın diye bekleyen eşyalar... Komşularla her sabah yapılan kahvaltıları taşıyan mutfak masası, işte o hain turuncu kanepe, her fırsatta yıkanan perdeler, son anneler gününde ona aldığım biçimsiz yeşil vazo, içinde, ablamla ikimizin her fırsatta ona aldığımız çok sevdiği yapma çiçekler falan... Cüzdanında ablamla benim verdiğimiz üç beş kuruş harçlık. Dolabın üst rafında, içine hepimiz için notlar yazılmış birkaç altın takı... Bozuk para cüzdanı, vesikalık fotoğrafları. En çok da her çantasından tomar tomar çıkan kullanılmış, kullanılmamış kağıt mendiller...

Bir annenin eşyaları hangi sırları fısıldar kızlarına, bir zamanlar gencecik, hayat dolu olan, sizi seven, size kızan, nefret ettiğiniz, sevgisini kazanmak için bin dereden su getirdiğiniz kadın, öleceğine inanmak istemeye istemeye nasıl kayıp gider zamandan?

Bunları bana Şöhret Baltaş'ın Ayizi Yayınları'ndan çıkan Annemle Konuşmalar'ı düşündürdü. Hep ağlayarak, hep anlayarak okudum. Anlayarak ama her şeyi bağışlayarak değil. Şöhret Baltaş gibi. Hesaplaşarak ama haksızlık etmekten kaçınarak.

Birhan Keskin'e katılıyorum:

"(...) yaşamımın güç yanlarından biri olma
lütfen,
şimdi bu kavgayı unutmak da
hatırlamak da çılgınlık olur
gel biz seninle kahraman olalım
ne hatırlayalım bunu
ne unutalım"
("Bir Mevsim Yok Anne Gibi")

17 Ekim 2014 Cuma

Gökyüzü gibi bir şey: çocukluk



Şanslıyım diyebilirim, çocukluk evlerimin ikisinden de uzun yıllar ayağım kesilmedi. İlki Yenimahalle'de, İvedik Caddesi'ndeydi. Seylap Sitesi'nin 4 bloğundan biriydi. Site ama şimdiki gösterişli ve lüks sitelerden değil. Elliler'de Ankara'nın başına gelen sel felaketinde mağdur olan aileler için inşa edilmiş, düşük denilebilecek bir bedel karşılığı onlara satılmıştı. Gerçi, karşılıksız verileceği vaad edilmişti ama olmadı. Seylap, sel anlamına geldiğinden, bu 4 bloka başlangıçta yerleştirilen her ailenin sel felaketinden etkilenmiş olduğunu söyleyebilirim. Zaman içinde sakinlerinin profili değişti tabii. Ablam tek çocuk iken ve hatta ablam ergen ben çocuk iken bile o sitede gayrimüslim aileler de ikamet ederlerdi. Kimisi sınıfsal olarak Müslüman nüfusla aynı konumda, kimisi ise daha yoksuldu. Onlardan biri bir tür kapıcılık yaparak geçinirdi. Hatırladığım kadarıyla cüzzam geçirmişti ve site çocukları ondan ürkerlerdi. Kendi halinde, umarsız bir kadındı. Hemen yan blokta da annanem otururdu. Ben üç yaşındayken Yenimahalle'den Küçükesat'a taşınmamıza rağmen, bütün çocukluğum annanemin ve taşındığımız bloktaki komşularımızın evlerinde geçtiğinden, o bloklardaki ahaliyle çok samimiydim. Her iki bloğun da bebesiydim. İstediğim zaman istediğim eve girer, "karnım aç, susadım, uykum geldi, sıkıldım v.b" diyebilirdim. Hiç geri çevrilmezdim. Şengülü, Şefka Teyzem, İhsan Amca, Nesrin Ablam, Müesser Teyze, Neriman Teyze, Mamaklı ve başkaları...

Annanemin yan komşusu Madam Agavni, nam-ı diğer Avniyanım, bir Ermeni idi. Çok neşeli, vurdumduymaz, hayattan zevk almaya bakan yaşlı bir kadındı. İki bekar oğluyla yaşardı. Antuan ve Arman. Umarım isimlerini doğru yazıyorumdur. Kuyumculukla geçinmelerine rağmen, bizden daha müreffeh bir yaşamları yok gibiydi. En azından görünürde. Avniyanım Teyze annaneme yaptığım yatılı seferlerde bana konken, poker öğretir, komik hikayeler anlatırdı. Paskalyalarda annanemin günah olur diye çöpe attığı çörekler getirirdi. Ben gitmedim ama kilisede yaptıkları düğünlere komşuları da davet eder, dini bayramlarda onları ziyarete giderdi.

Bu sitenin balkonları, aşağıdaki fotoğrafta görebileceğiniz gibi ortaktı. Bu yüzden dairelerin balkonlara bakan pencereleri içerisi kolayca görülemeyecek kadar yüksekteydi. Kimisi sonradan normal seviyeye indirildi ama bu yüksek pencerelerden dışarıyı seyredebilmek için, ev kadınları yüksek divanlar yaptırmışlardı elbirliğiyle. Biz çocukların oralara tırmanıp dışarı bakmamız baya zahmetli olurdu. Bir sandalye veya tabureye basmak zaruriydi.

Mutfak pencereleri de bu ortak balkonlara baktığından onlar da tepedeydiler. Avniyanım Teyzelerin mutfak pencerelerinde çok sayıda şarap şişesi olurdu, boş şişeler. Buna çok şaşardım. Bu kadar çok şarabı ne ara içiyorlardı? Bizim ve diğer komşularımızın içki kültürü, babaların keyifli oldukları kimi akşamlar bir veya iki kadeh rakı içmeleriyle sınırlı iken ve aslında Müslümanlıkta alkolün yasak olduğu mütedeyyin yaşlı teyzeler tarafından yeri geldikçe hatırlatılıyorken, aynı yaştaki Avniyanım teyzelerin her akşam yemeğinde şarap içtiklerini ve şarabın onların dinince günah sayılmadığını öğrenmek çok şaşırtıcı olmuştu. Avniyanım Teyze, Müslüman komşuların "hassasiyetlerinin" ve kardeşlik, komşuluk hikayelerinin iğretiliğinin farkında olmalı ki, hep ihtiyatlıydı. Mesela AOÇ'nin engin yeşilliklerine bakan arka balkonda oğullarıyla yedikleri akşam yemeklerinde, masada şarap da bulunduğundan, oğullarını sırtları komşu balkonlara dönük olacak şekilde oturturdu. Zaten bir süre sonra, aileye dahil olan çocuklara Türkçe isimler verilerek önyargılardan korunmaları yolunda adımlar da atacaktı bu aile. Samimiyetsiz kardeşlik hikayelerinin hitama erdiği noktada İstanbul'a taşındı Avniyanım Teyzeler. Belki de sonra yurtdışına kaçmışlardır.

Balkonların daireleri birbirine bağladığı bu bloklarda birbirine benzer aileler arasındaki yakın ilişkiler, aile ilişkilerinin yerini almıştı. Tatillere birlikte gidilir, kocalar evden gönderilir gönderilmez kadınlar birbirlerinin kapısının önünde biterdi. Kapılar hep açık, açık değilse anahtarı üstünde bırakılmış olurdu. Çocuklar komşu teyzelere emanet edilir, gözler arkada kalmazdı. Koskoca bahçe büyük bir oyun bahçesiydi. Arka bahçede küçük kümesler ve bostanlar vardı. Ufak çapta tarım yapılırdı. Kurban bayramlarında koyun/dana kesilir, Ramazan bayramlarında bodrum katı temizlenip ortak teravih namazları kılınırdı.

Bu yıl depreme dayanıksız olduğu bahanesiyle yıkılacak bu 4 blok. İşte en son şu halde:





Üç yaşımdayken taşındığımız ikinci çocukluk evimden ise evlenerek ayrılmıştım 28 yaşımda. Annem için bir çeşit sıla hasretiyle geçti Küçükesat'taki bu evdeki ilk yıllar. Sürekli eski komşularını hatırlar, gözünden yaşlar akardı. Ben de ondan kalmazdım. "Ahmetler'siz evimize gidelim" diye ağlardım. Oturduğumuz caddenin adı Ahmetler'di.

Bir süre sonra, her çocuğun alışacağı gibi ben de alıştım yeni evime ve hayatıma. Daha az çocuk ama aynı miktarda şamata vardı. Futbol maçı yapar, şu kömürlüklerin tepesinde oyunlar oynardık:


Şu kapıdan 26 yıl girip çıktım. Kah mutlu, kah üzgün, kah sivilceler kadar itici ergen bunalımlarıyla sarmalanmış olarak:


 
Şu posta kutusundan güzel haberler bekledim. Tatsız haberler de aldım:


Ahmetler Caddesi henüz bir mahallenin parçasıyken, apartmanın altındaki mahalle bakkalı Ahmet Amca'nın dükkanı meskenimizdi. Küçük alışverişler için yollandığımız dükkana oyun oynarken susadığımızda su içmeye de giderdik. Ahmet Amca önce bir azarlar, sonra da çay bardaklarında pintice dağıtırdı çeşme suyunu. Ahmet Amca'nın karısı Hatçe Teyze çocukluk arkadaşım ve en sevdiğim teyzelerden biriydi. Hala o bakkala girerim rüyalarımda.

Derken annem öldü, 35 yaşımdaydım. Babam oturdu bir süre yeğenimle. Dayanamadı İzmir'e taşındı. Ama ev hala açık Allah'tan. Babam geliyor, ablam ve eniştem geliyorlar yazları birkaç ay. Yine gidiyorum. Hüzünlü de olsa annemsiz o ev, hala ayakta.

Düşündüm de, çocukluk kapısından hiç çıkış yokmuş. Hakikaten gökyüzü gibi bir şeymiş çocukluk, hiçbir yere gitmiyormuş. Güzel anımsanan çocukluk insanı ömür boyu koruyup kolluyor, aklını kaçırmasını önlüyormuş biraz da...

2 Ekim 2014 Perşembe

Kulaktan faşizm!


Görsel buradan: http://penyiaradio.blogspot.com.tr/



Bir şey yaparken başka bir şey daha yapmaya yazgılı bir hiperaktif ve odaklanma yoksunu olarak, yemek yaparken hep radyo dinlerim. Radyonun FM bandı nedense her istediğim kanalı dinletmiyor bana. İlle de cızırtı yapıyor. Bir ara NTV Radyo dinliyordum. Politik angajmanını 180 dereceye yakın değiştirince onu bıraktım. O kanal senin, bu kanal benim dolaşırken, mecburen en net dinleyebileceğim kanal olarak Best FM'e mahkum oldum.

İşte olaylar o noktada başladı :) Meğer bu Best FM bir işkence aletiymiş. Fasılasız, tıp tıp damlayan musluk gibi, cadde üstü evinizdeki hiç bitmeyen motor uğultusu gibi, uzaktan duyulan hilti sesi gibi... Zamanla alıştığınız ama süreğenliği farkında olmadan bağışıklığınızı zayıflatan, ruhunuzu göz göz olana kadar didikleyen, sabrınızı azaltan bir dışsal uyaran.

Bu radyo kanalının neredeyse bütün DJ'leri bilmiş, cinsiyetçi, ayrımcı, küstah, erkek olanların hepsi Cem Yılmaz taklidi yaparak sempati toplamaya çalışıyorlar. Diğer özel radyo kanallarının da çok farklı olduğunu sanmıyorum ya.
Okan Bayülgen'den bu yana, izleyici/dinleyiciyi tokatlayarak, azarlayarak, alaya alarak yayıncılık yapmak moda oldu. Sanırım izleyici de bunu seviyor. Ben öyle duyuyorum en azından mutfakta. İki örnek vermek istiyorum Best FM'den:

DJ- Merhaba......, nerden arıyorsun?
...-Ankara'dan. Şu anda arabayla Mogan'dan dönüyoruz. Üç kişiyiz. Ben, annem ve arkadaşı.
DJ-Oooo, üç bayan. Süper!
...-Aslında iki bayan, bir erkek.
DJ-Ee, annemin arkadaşı dedin.
...-Annemin arkadaşı erkek.
DJ-Vay vay vay! Annenin erkek arkadaşı var ha! İlginç.
...-Evet. Birlikte geziden dönüyorduk, arabadayız. Seni arayayım dedim.
(Aradaki bir iki dakikada ipe sapa gelmez zırvalar, habire "Annenin erkek arkadaşı bu konuda ne diyor?" şeklinde imalı sorular falan. Anlatmaya mecalim yok. Nihayet kapatırken:)
DJ- O zaman size iyi gezmeler diyorum. Annen ve erkek arkadaşına (Burda erkek arkadaşa özellikle vurgu yaparak) hayırlı bir hayat dilerim. Sonları hayırlı olsun. (Alaycı kahkahalar)

Doğru tabii! Bir kadının arkadaşı asla erkek olamaz. Hele çocuklu bir kadının. Hele boşanmış olması muhtemel bir kadının... O erkek onun mutlaka sevgilisi, sevgilisi değilse "fingirdediği" bir adamdır.
Velev ki sevgilisi. Sevgilisinin bulunduğu bir ortama kızını da sokmak, birlikte gezmeye gitmek ve bu durumu olağan karşılamanın cezasız kalacağı düşünülebilir mi? Meşhuur, ahlak polisi ve bilge DJ'imizin ince alayıyla bu üçlüye ince ayar verilmiştir. Gönüller rahat olsun! Ahlakımızın davudi sesli bekçileri, popüler radyolarımızda hizmetimizde!

Diğer örnek:
DJ-Selam .... Soyadın Tekerlek mi?
....-Hayır Tekerek. Arkadaşlar yanlış aktarmışlar size.
DJ-Oh! Çok rahatladım. Abi düşünsene soyadın Tekerlek olsaydı ben sana nasıl adın ve soyadınla seslenecektim. Rezalet yani!
...-Neden ya? Tut ki Tekerlek olmuş. Büyüklerimiz öyle uygun görmüşse bunda ne tuhaflık var?
DJ-Öyle deme. Çok sıkıntı çekerdin öyle olsa. Millet kıs kıs gülerdi soyadını söylerken. İpten dönmüşsün valla.

Bu diyalogu dinlediğimde, önce muhtemel soyadıyla alay edilen dinleyiciye içimden "helal olsun!" dediydim. Sonra düşündüm ki, dinleyicileriyle sürekli dalga geçen, böyle bir adamı arayan biri, bir başkasının Tekerlek olan soyadından aynı miktarda alay ve küçümseme malzemesi çıkarabilirdi. Tekerlek soyadının "şerefini" kurtarmaya çalışırken, o soyadının kendisine ait olmamasının iç rahatlığıyla hareket ediyordu belki. Sadece tahmin tabii. Günahını almıyım. Ama bu heriflere uzun süre kulak verip de, dinleyicileriyle kurdukları pespaye ilişkiyi, onlar üzerinde tahakküm kurma tarzlarını fark edemiyorlarsa kendileri de bu dünya görüşüne sahip oldukları içindir herhalde.

Sıradan faşizm benim en korktuğum şeydir. Gündelik ilişkilerde, sokakta, evde, sevdiğiniz insanların dudaklarında, akrabalarınızın beden dilinde, sizi hayal dünyalarına taşıyan yazarların satırlarında belirginleşir. Bazen kendinizi de o girdapta bulursunuz. O kadar kanıksanmıştır o faşistçe tavırlar,  sözler, bakışlar, tespitler, yakıştırmalar...

Best FM DJ'leri sadık dinleyicileriyle birlikte, kadın düşmanlığının, şiddetin, nefret söyleminin ve her türlü ayrımcılığın sıradan, kemikleşmiş ve çok da komik, olağan bulunan örneklerini şakayla karışık, öğütler ve tembihlerle sarmalanmış halde yeniden yeniden üretiyorlar. Bunu yaparken çok eğleniyorlar. Çok hayran kazanıyorlar, onay görüyorlar. Üstüne çok da para kazanıyorlar. Faşizmin sıradan, bu farketmesi zor ama kılcal damarlara sızmış, tasfiye edilmesi zor hali bu.

Bu DJ denen münasebetsizler, radyo stüdyolarında kokuşsalar iyi. Bir de eğitim işine girmişler. İstanbul Üniversitesi'nin radyo yayıncılığı eğitimi varmış. Muhtemelen sertifika programı. Bir de orada dersler veriyorlarmış. Nası kasılıyorlardır sınıfta, nası sevimli olmaya, espritüel, karizmatik olmaya çalışıyorlardır, nasıl rol modeli bir havadadırlar. Düşünmek bile istemiyorum! Bunlardan düzinelerce mezun olacak. Ne hoş!

28 Eylül 2014 Pazar

Bu mesleğe giriş maceram ve bunalımlı yıllar

Erken denebilecek bir yaşta (24) devlet kapısında çalışmaya başladım. Şanslıydım, hedeflediğim, hatta takıntı haline getirdiğim bir mesleğin mensubu olarak girmiştim devlet kapısına, akademisyenlik... Ama şanssız olduğum ve meslek hayatım boyunca peşimi bırakmayan taraf, bir "haksızlığa uğrama" hali, "sırtını dayayacak kimsesi bulunmama" hali ile yaşamamdı.

Aslında fakülteyi 22 yaşında bitirmiştim. Hemen o yıl da yüksek lisansa başlamıştım. Daha öğrenciyken sebatla ve inatla denediğim gazetecilik işinde başarılı olamayacağım anlaşılmıştı. Kan uyuşmazlığı vardı bu meslekle benim aramda. Halbuki daha çocukken karar verdiydim gazeteci olmaya. Ama benim kararlılığım yetmiyormuş demek ki, mesleğin de beni sevmesi gerekiyormuş.

Neyse efendim, gazeteci olamayacağımı anlayınca, gazetecilik pratiğindeki işleyişi de deneyimlediğim için, ben bu işe uzaktan bakıp teorisini yapayım diye karar verdim. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seven biri başka ne karara varsın? Bu kararı verince de hemen yüksek lisansa başvurdum kendi fakültemde.

Bizim hayata atıldığımız yıllarda bir işe girmek, haliyle araştırma görevlisi olmak da, sınav kabusu görmek anlamına gelmiyordu. ALES males yoktu. Var olmaya başladığında da göstermelik bir sınav olmaktan öteye geçmedi uzun süre. Tek kabusumuz yabancı dil sınavları oluyordu devlet liselerinden mezun çocuklar olarak. O sınavlar bile şimdiki kadar acımasız değildi. Kendi kendinize çalışarak alıyordunuz yeterli notu.

Ben yüksek lisansa başlar başlamaz, çeşitli iletişim fakültelerinin kapılarını zorlamaya başladım. Takıntılı bir insan olarak yılmamaya kararlıydım. Önce kendi fakültemi denedim. Hem de birkaç bölümü birden. Derdim neyse? Ben jüri üyesi olsam, iki ayrı bölüme başvurmuş bir adaya iyi gözle bakmam. Birinci denemenin başarısızlıkla sonuçlanması hiç moralimi bozmadı. İkincide ise sürpriz! Kazanmıştım araştırma görevliliği sınavını. Akşama kadar bekleyip sonuçların asıldığını ve orda, "kazananlar" başlığı altında adımı gördüm ve tüy kadar hafif, esrik bir şekilde eve gittim. Babam ve annem de en az benim kadar sevindiler. Babamın, "İyi oldu kızım, bir kadın için en ideal meslek öğretmenliktir" cümlesinde somutlaşan muhafazakarlığını bile görmezden geldim.

Ertesi gün gerekli evraklar nelermiş, diye öğrenmek üzere babamla fakülteye gittik. Ta ta! O da ne? Adımın "kazananlar" başlığı altında yer aldığı listeyi indirmiş, yeni bir kazananla başka bir liste asmışlardı. Ben en çok babamın kederine ve öfkesine takılıp kalmıştım. Gidip sekreterlikle konuşmasına, sesini yükseltmesine engel olamadım. "Hocalar sonradan karar değiştirdiler" diyordu sekreter. Ben ise elim ayağım boşalmış, konuşulanların geri kalanını duyamaz halde kapı eşiğinde bekliyordum. Herkesin şimdiki aklı daha akıllıdır ya! Şimdiki aklım olsa, dava açardım. Kazanırdım da. Geçmiş gitmiş işte! Sonra babam kırık dökük dönüş yolunda bana "Her işte bir hayır vardır kızım, şerde bile hayır vardır" dedi. Bu bana teselli olabilir miydi o anda? Sonradan kıymetini anladım ama bu sözün. Yine de söylendiği anda hiçbir hükmü olmuyor. İkimiz bir olup küfretsek bunu yapanlara daha fazla sevinecektim o gün.

Ama tabii ben yılmadım. Konya'da açılan sınava başvurdum ertesi yıl. Bu sefer de, mülakata kadar geldiğim halde yine başarısız oldum. Hemşehrilik ve eski öğrencilik kontenjanından başka birisinin alındığını beyan ettiler. Birlikte sınava gittiğimiz iki arkadaşım da aynı durumdaydı. Yükü sırtlamak kolay oldu bu sefer. Hem şehri de sevmemiştik. Kazansaydık napıcaktık ki orda? Böyle konuşa konuşa, kendimizi rahatlatarak geri döndük. Haliyle o kadar koymadı kaybetmek. Hem yine bugünkü aklım ve tecrübemle değerlendirdiğimde durumu, bir hocanın yıllardır tanıdığı öğrencisini asistan olarak almasının makul olduğu hükmüne varıyorum.

Sonra sıra Ankara'daki ikinci İletişim fakültesine geldi. O da Gazi Üniversitesi'ndeydi. Habire de sınav açıyordu. Görece yeni olduğu için elemana ihtiyacı vardı. Her sınava başvurdum. Hepsinde mülakata kadar geldim. İlkinde üniversitenin hocalarından birinin, başka bir uzmanlık alanında çalışan yeğenine söz verilmişti, geri çevrildim. İkincisinde, alınması istenen kişiye takoz olmayalım diye, diğer adaylara sınav yapıldıktan bir gün sonra çağrı gönderilmişti. İşte yeni bir dava konusu. Bugünkü akıl, nerdesin?

Son sınavda, artık ümitlerim tükeniyordu. Yine Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'ndeydim. Mülakata kadar geldim yine. Elim güçlüydü, yabancı dil ve bilim sınavı notlarım iyiydi. Mülakat salonuna girdiğimde, o zamanki dekan bana: "Yine mi sen? Bıktım senden. Ne inatçıymışsın. Şansın yok işte, anlamıyor musun?" dedi. Tuhaf bir inattı bendeki. Başkası olsa o an çıkıp gider. Ağzına geleni söyler. Nasıl olsa kaybedecek bir şeyi yoktur. Ama beni şeytan dürtmüştü herhalde. Sesimi çıkarmadan bekledim. Sorular başladı. Hepsini iyi cevapladığımı düşündüm daha cevaplarken. Halbuki panikleyen bir insanımdır. Hele mülakatlarda.



Mülakatı yapan jüride, Türkiye'de bilişim alanının gelişmesine öncülük etmiş kıdemli ve de çok iyi niyetli bir hoca vardı. Bir de neşeli bir iktisat hocası. Dekanın öfkesi ve hırçınlığını törpülediler. Bana hiç de haketmediğim övgüler yağdırdılar ve ben o sınavı kazandım. Kazasız belasız da işe başladım.

Başladım ama üvey evlat olarak başladığım işte, her türlü alet edevattan mahrum bırakıldığım kalabalık bir odada dünya kadar angarya iş yapmaya mahkum edildim. Sekreterlerin yapması beklenen, davetiye yazma, gidip dağıtma gibi işleri de ben yapıyordum. Tezimi yazdığım halde bir tek benim daktilom yoktu. Odada sadece yönetime yakın olan bir kişide telefon vardı. Biri bizi ararsa kalkıp onun masasına gidiyorduk. O da bu durumdan hiç hoşlanmıyordu. Gidip hamisi olan dekana şikayet edince, o hakkımız da elimizden alındı. Bir tek onun kitaplığı vardı ama hiç kitabı yoktu. Oraya biblolar falan koyuyordu. Bizim kitaplarımız yerde veya masamızın üstünde yığılı duruyordu. Biz, diye bahsettiğim solcu ve inatçı olduğum için sevilmeyen ben ile ülkücü oldukları ve yönetime ters düştükleri için sevilmeyen birkaç araştırma görevlisi ve uzman.

Beni mecbur kalarak kuruma alan ve bu yüzden de benden nefret eden dekan, zırt pırt odasına çağırıyor, saçma sapan gerekçelerle azarlıyor, "Bugün niye uğramadın?" deye kafa tutuyor, sürekli iş yığıyordu. Ayaklarım geri geri gidiyordu her gün işe gelirken.




Kitap dizmekte ne var ki? diyesim geliyor. O derece bezdirilmiştim yani.

Neyse günü geldi malum dekan gitti. Biraz rahatladım. Yeni elemanlar alındı. İşbölümü oldu, arkadaşlıklar kuruldu. Ama bugün adına mobbing denilen, ayrımcılık, kötü muamele ve baskı dönem dönem azalmakla birlikte hiç bitmedi. 2010 yılında ordan ayrılana kadar hakettiğim hiçbir kadroyu alamadım. Ruh ve beden sağlığımın bozulmasının yanı sıra hakettiğim maaş artışını da, kadrosuzluk sebebiyle elde edemedim. Ama babamın yıllar önce sarfettiği, "şerde bile hayır vardır" sözü bu baskıcı ortamdan kurtulmamı sağlayan olaylar gerçekleştiğinde gözle görülür hale geldi.

Bütün bunlar, Gazi Üniversitesi'nin Türkiye'nin ilk mobbing merkezini açtığı haberini duyduktan sonra kafama üşüştü. Yazıp sizinle paylaşayım dedim.

19 Eylül 2014 Cuma

Çantalar bizi söyler

Sözlerden Kaçış Çantası


Yıllardır sıkı takipçisi olduğum 5harfliler.com sitesinden kızlar, "Hadi Ben Kaçtım" adı altında, kadın çantalarının içindekileri sergiliyorlar. Sergiye ilişkin bilgi şu linkte:
http://www.5harfliler.com/hadi-ben-kactim-sergiye-davetlisiniz/

"İçinde bütün dünyayı taşıyan, ağır, tedarikli çantalar"dan yola çıkarak hazırlamışlar bu sergiyi. Çok yerinde bir tespit olmuş çantalarla ilgili yaptıkları. Kendi çanta hazırlama ve kullanma tecrübemi gözümün önüne getirdim bu sergi davetini görünce.

Çantalarımızın içine tıkıştırdıklarımızı hiç de öylesine tıkıştırmadığımızı hatırlatıyorlar bize. Çantalarımızdaki tüm o şeyler olmasa kendimizi eksikli, güvencesiz ve zayıf hissedeceğiz diye düşünüyorum. Ne kadar ağır çekerse çeksin, o şeyler olmadan evden adım atamıyoruz.

Ben çantama doldurduklarımla nam salmış biriyim yakın çevremde. Hava hafif serinse hırkalar, şapkalar, her türlü ağrı kesici ve soğukalgınlığı ilacı, kağıt ve ıslak mendiller, kağıt, kalem, fotoğraf makinesi; hava sıcaksa yine şapka, yelpaze, güneş gözlüğü, her daim kitap ve daha neler...

Öylesine değil bu obje bolluğu. Nelerden kaçtığımızı, neleri dayanak yaptığımızı, nelere mecbur, nelere meftun olduğumuzu da gösteriyor. Bizi, çantamızı afet çantası hazırlar gibi hazırlamaya mecbur eden "kutsal" rol dağılımını görünür kılıyor. İstanbul'da olan görse bu sergiyi ne güzel olur. Bize de anlatır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Evini valize sığdırmak

Dün, İstanbul'dan Ankara'ya gelen "20 dolar, 20 kilo: İstanbullu Rumların Sürülmesinin 50. Yıldönümü" sergisini görmeye gittik. Mimarlar Derneği'ndeydi. Şu linkte serginin tanıtım filmi var:

http://1964.babilder.org/20-dolar-20-kilo-tanitim-filmi/

Geçmişle hesaplaşma pratiğinden söz etmek, tehlikeli sularda yüzmek oluyor ülkemizde. Ayvalık'taki Rum evlerinin eski sahiplerinden bahseden yazım üzerine "ağzımın payını vermeye" yeltenen milli duygularla coşmuş ve anonim kimliklerin arkasına sığınmış okurlarla karşılaştım. Blog yazarlığı yapmaya karar verdiğimde bunların olacağına dair uyarmıştı arkadaşlarım. Her neyse...

Serginin meramına gelelim: Babil Derneği, 1964'te sınırdışı edilen çok sayıda Rum kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hüzünlü hikayesini sözlü tarih görüşmeleri ve gazete arşivleri aracılığıyla, birinci ağızdan anlatmak istemiş. O dönemde çocuk ve genç olan birçok Rum'la yapılmış görüşmelerde, toprağından, evinden, ailesinin bazı fertlerinden ve içine doğduğu, alıştığı hayattan koparılmış insanların kırgınlığı insanın içine işliyor. Geride bıraktıkları, tamamen yitirdikleri, değiştirmek, dönüştürmek zorunda kaldıkları hayatları sükunetle ama hüzünle anlatıyorlar. Bunca yıl ve bunca yaşanmışlık sonrasında bile İstanbul'a duydukları bağlılığı, özlemi dile getiriyorlar. Sergi mekanına yerleştirilmiş ekranlardan bu görüşmeleri izleyebiliyor, kulaklıklarla dinleyebiliyorsunuz. Fotoğraflar ve altlarındaki Rumca ve Türkçe alıntıları yeniden yeniden okuyup dehşete kapılıyorsunuz. 1964 yılında iktidar partisinin CHP ve başbakanın da İnönü olduğunu hatırlatmak isterim.


Göçmek kaldırılması ağır bir yük, hele de göçe zorlanmak bir insan hakkı ihlali. İrini'nin hikayesi ve "bir evi tek bir valizin içine sığdırma" metaforu insanın içini burkuyor. Çocuklar için bir çok şeyin daha kolay olduğuna dair saptamayı sergideki şu fotoğraf doğrular göründü bana:

Bir eylemlilik, uçak yolculuğu, hele de yanında ailen varsa yeni maceralar vaad eder. Hatırlarsınız çocukluğunuzdan. Ama yaşlılar... Hayatının son günlerinde yeni bir hayat kurmaya zorlananlar... Mesela şu kadın:


Bir gün devlet karşına dikilip, "Artık bizim vatandaşımız değilsin! 20 dolar para, 20 kilo da eşya al ve çek git burdan!" dediğinde, nihayetinde her insanın vatanının ve sığınağının kendi bedeni ve ruhu olduğu gerçeğiyle yüzleşmek ne travma!
Serginin açılışında konuşma yapan Rum cemaati temsilcilerinden biri, "bundan on yıl önce böyle bir sergi açılacağını söyleseler bana, ona akıl hastanesine gitmesini söylerdim" dedi. Geçmişle hesaplaşma pratiğinin hayalinin bile delilik olduğu günlerden bu günlere... Ötekini dinleme, onunla empati kurma ihtimalinin hükümetlerin taktiklerine kurban gitmemesini sağlamak, sıradan insanlar olyarak bizim elimizde.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir...

Bir şarkının kıyısında durup, onun anıları dalga dalga getirmesini beklediğiniz oluyordur, değil mi?




Ya da bir kokunun peşine takılıp giden ruhunuz...

Peki ya beklenmedik bir anda aklınıza düşenler?

Hafızanın bir tiran olduğu hep söylenir. Başına buyruktur. Ne zaman, ne yapacağı, sizi nereye götüreceği, ne hatırlatacağı kestirilemez.

Hafızayı harekete geçiren dışsal unsurlar olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış. "Proust etkisi"ni de çoğunuz biliyorsunuzdur. Ama bunu tahmin etmek için bu çalışmaların sonuçlarını bilmeye ihtiyacımız da yok. Herkes kendi deneyiminden bilir bunun böyle olduğunu. Bu dışsal unsurlara "nişane deniyor. İşte, koku, ses, renk, görüntü aklınıza ne gelirse o size belleğinizden kötü veya iyi bir anıyı çıkarttırabilir. Unuttuğunuzu sandığınızı hatırlatabilir. Mesela, şu tepsi bana çocukluğumu hatırlattı birkaç gün önce. Bizimkinin altında metal ayaklar da vardı. Tepsiyken sehpa olabiliyordu. Ona bakıp az mı hayal kurmuştum?


Bir de, daha önceki sayfiye yazımda bahsettiğim Karpuzkaldıran Kampı günlerinden kalma ergenlik şarkım var. Onu da ne zaman dinlesem tatlı bir hüzne kapılırım. Bir ergen için yakışıksız bir şarkı. Çünkü, ağır bir sanat müziği parçası. Nası bi ergensem artık:


Ahmet Özhan'a bayıldığım belli oldu değil mi? Aslında çocukken bayılırdım tabii. Hep onunla evlenmek istediğimi söylerdim. Bizimkiler dalga geçerek: "Ama o evli Hale Soygazi ile" derlerdi. Ben de cevaben: "Ben büyüyene kadar boşanırlar" derdim. Yalan değilmiş :) Şimdi sadece eski şarkılarını dinlemek isterim. Yüzünü yeni karısı görsün :)

Hep güzel anıları hatırlayalım isteriz. O yüzden de unutmak istediğimiz şeyleri hatırlatma ihtimali olan objeleri yaşadığımız mekanlardan uzaklaştırırız. O günlere şahit olan arkadaşlarla görüşmeyiz. Vesaire...

Ama bellek denen tirandan kaçmak da, nişanelere rast gelmemek de mümkün değil. Yolda yürürken burnumuza bir koku gelir, direğini sızlatır. Televizyondan bir melodi yayılır, yüzümüzü güldürür. Bir obje geçer elimize çocukluğumuza döndürür.

Ara sıra iyi huylu da olabilir bir tiran. Güzel anılar, sevilmiş insanlar, eşyalar, bunlar da çıkabilir hafızanın derinliklerinden. En çok onlarla karşılaşmamız dileğiyle...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...