18 Nisan 2015 Cumartesi

Kağıttan bebekler

Her kuşağın unutamadığı oyuncakları vardır. Benim kuşağımın (70 doğumlu olduğumu düşünün) unutamadığı oyuncaklarından biri kağıt bebekler olsa gerek diye düşünüyorum.

Kağıt bebekler, kartona çizilmiş bebek veya şimdiki Barbie'ler gibi genç kadın resimleri ile onların bedenlerine uygun, kuşe kağıtlara çizilmiş giysilerden oluşuyordu. Her birini özenle keser, çeşit çeşit kıyafetleri bebeklere giydirir, onları konuştururduk. Sadece seyretmek bile yeterdi. Kesip hazırlama aşamasının bile başlı başına bir keyif olduğunu söylemeye gerek yok.

Yetmişler ve Seksenlerde kağıt bebek sahibi olmaya ve oynamaya çok hevesliydim. Deli oluyordum, diyelim! Ama aile bütçesi buna pek elvermiyordu. Oldukça pahalı ve zor bulunur şeylerdi bunlar. Genelde büyük kırtasiyecilerde, bazı oyuncakçılarda satılırlardı.

Şebnem Türkiye'de bunların en bilineniydi.

Şebnem kağıt bebekleri serisi

Ne kadar deli oluyordum ki bu kağıt bebeklere, bütçe yetersizliklerine rağmen, yıllar içinde yukardaki serinin nerdeyse tümünü almışım. Şimdi bile bakarken içim mutluluk ve heyecanla doluyor.

Bunu da obilirobilmez blogundan aldım. Gıyabında teşekkür ederim.
Şebnem'lerin içinden işte bunlar çıkıyordu.

Az sayıda erkek, çok sayıda kadın. Yöresel kıyafetler, farklı ülkelerin yerel kıyafetleri, balo kostümleri, gece elbiseleri, spor kıyafetler, yağmurluklar, aksesuar olarak şemsiyeler, ayakkabılar, çantalar... Herhalde milli kültüre katkıda bulunsun, dünya milletlerini tanıtsın falan gibi bir 23 Nisan zihniyetinin de ürünüydü bu bebekler.

Ablam evlendikten sonra bir süre Denizli'de yaşamıştı. Orda sanırım bir kaçakçı pazarı vardı. Belki de yanılıyorumdur. Ama başka birçok şehirde bulunmayan ürünlerin bulunduğu bir pazardı. Öyle hatırlıyorum. Ordan bana şahane şeyler getirirdi. Bir seferinde zarfa koyup, ithal bir kağıt bebek göndermişti. Toraman bir oğlan bebek. Ama asıl ilginç tarafı, bu bebeğin tüyden saçı vardı ve mis gibi kokuyordu. Kokusu hala burnumda. İnce ince tasarlanmış, işlenmiş kıyafetleri de cabası... Sevincime payan yoktu o gün.

Bir seferinde de artık, biraz büyümüş ve oyuncak dünyasından kopmaya yaklaşmışken, sıkıcı ve sarı sıcak bir Antalya gününde, ablamın kitaplığındaki (ki biliyorsunuz bu kitaplığı bu blogda meşhur ettim :) eski kitapları karıştırırken, onun tasarımı olan bir tomar kağıt bebek döküldü kitaplardan birinden. Kalın bir kağıda çok güzel iki genç kadın çizmiş ve onlara renkli dergi sayfalarından hazır kağıt bebeklerinkilerin sönük kalacağı kıyafetler tasarlamıştı. Ne gizli kalmış yetenektir ablam! O yaşımda onlarla günlerce oynadım. Kamaşma denebilecek bir mutluluk duydum.

Ablam geçen gün, sürpriz bir paket yolladı bana. İçinden ne çıksa beğenirsiniz? İşte şunlar:


Bunların adları sırasıyla Jale, Gül, Oya idi. Oğlanınki hatırımda kalmamış. Pek ısınamamışım demek ki oğlana. Bu versiyonda ecnebileşmiş adlar.

Kıyafetler ise şöyle:


Şimdi nostaljinin moda olması sebebiyle tekrar meydana çıkmış olabilir bu oyuncaklar. Sosyal tarihin, kültür tarihinin bir parçası olarak ne kadar önemi var merak ediyorum bir yandan. Sizin çocukluk maceranızda yeri var mı bunların?

11 Nisan 2015 Cumartesi

Mektup arkadaşım Ferhunde Özbay

Memduh Şevket Esendal'ın çok tatlı bir dili, üslubu vardır. O üslubu konuşturduğu "Kızıma Mektuplar" adlı kitabını bir duygudan diğerine atlayarak, yüzlerce sayfası kafamın içinde su gibi akarak okumuştum. Ankara'da zoraki bürokrat iken (sanırım CHF Genel Sekreterliği yapıyordu, ki çok da mühim değil oturduğu post), İstanbul'da bıraktığı ailesine, özellikle de çocuk yaştaki kızına duyduğu özlemi, ona düzenli olarak yazdığı mektuplarda anlatıyordu. Ama bu mektuplar sadece baba-kız arasındaki özlemi taşımıyordu. Memleketin hal-i pür melali, Ankara şehrinin sıkıcılığı, Esendal'ın geçmişte görevli olarak yaşadığı çeşitli memleketlerden anılar da vardı sayfalarda. Hatta yazar münafıklık yapıp, zaman zaman iki abisini çekiştiriyordu bizim küçük kıza. Dertleşiyordu onunla yaşıtıymış gibi. Sitem ediyordu mektuplarına cevap vermiyor diye. Mektuplarından taşan neş'eyi, hüznü, küskünlükleri ciddiye alıyor, bazı bazı suyuna gidiyor, bazı bazı çekişiyordu kızıyla. Ona mektup yazarken aslında kendini arıyor, buluyor, kaybediyor ve hayat felsefesi yapıyordu. Zamanında Virgül diye bir kitap dergisi çıkıyordu. Ona yazmıştım bu kitap hakkında, "Mektuplarda Büyümek" başlığıyla.

Niye uzattım bu muhavere hakkındaki hissiyatımı biliyor musunuz? Esendal der ki bir mektubunda kızına (mealen yazıyorum): "Bende hocalık hakkı yoktur. Kendi kendimi yetiştirdim. İyi ki de yok. Başkalarının fikirlerinin peşinden gitmektense kendime has bir yol çizdim". 

Bu söz üzerine pek sık düşündüm geçmişte. Evet, dedim sonunda, bende de yok hocalık hakkı. Ya ilham verecek adam gibi bir hocayla karşılaşmadım ya da ben karşılaştıklarımın kıymetini bilemedim. 

Ta ki, Ferhunde Hocam'la karşılaşana kadar. Onunla önce bir makalesinde karşılaştık. "Evlatlık Kurumu: Köle mi, Evlat mı?"
(Burada, academia.edu'da bir linki var. Umarım açılıyordur. https://www.academia.edu/1156044/T%C3%9CRK%C4%B0YEDE_EVLATLIK_KURUMU_K%C3%96LE_M%C4%B0_EVLAT_MI)

Evet, satırların arasında karşılaşmak diye bir şey var. Baktığını gören, işlenmemiş cevheri bulan ve onu incelikle işleyen bir kafa, hayal gücü ve yazma yeteneği. 

O zaman çok gençtim, naiftim. Doktora tezim kitap olunca, hemen ona göndermek istedim. Bir sepetin içine yerleşmiş anne ve çocuklardan oluşan kurbağa ailesini hediye olarak kitaba ekleyip ona gönderdim. Gönderdiğimi de mail adresine yazarak bildirdim. Kitap ve kurbağa ailesi hocama ulaştıktan sonra ondan şöyle bir cevap geldi:
"Kitap geldi. Kurbağa anne ile yavruları güvende. Üniversitedeki odamda Boğaz manzaralı bir pencerenin önündeler, keyifleri yerinde. Merak etme".

Herhalde şu pencerelerden biridir bahsi geçen. Bunu hocanın facebook hesabından aldım.

Hemen sonraki yıllarda emekli oldu Ferhunde Hocam Boğaziçi Üniversitesi'nden. Ama boş durmadı tabii. Fakültedeki derslere devam etti. Öbür kitabımı da yolladım ona. Bu sefer bir süre sesi soluğu çıkmadı. Onun görmediği bir kitabın değeri azalacakmış gibi, dayanamayıp bir mail daha yazdım. Yazdıktan sonra mahcup olmuştum ama bugün bana yazdığı cevabı arayıp bulunca, iyi ki de onu bir çift laf etmeye zorlamışım diyorum:


"Sevgili Fundam,

Dersler bittikten sonra okula uğramaz olmuştum. Sınav için gittiğimde nihayet kitabıma kavuştum. Hele yazdıklarını okuyunca gözlerim yaşardı nerdeyse! Sınav sırasında bir kaç yazıya baktım. Harika gözüküyor.

Kendi Ankara’mı senin sayende tanıyorum.

Geri dönüşlerle “ben bunları biliyor muydum” diye sorduğumda, cevabım hayır oluyor. Biz Namık Kemal Mahallesinde (ya da Saracoğlu) adeta bir fanus içinde büyümüşüz. Benim Ankaram temiz, modern, Kemalist bir Yenişehir’den ibaretmiş. Annemle Ulus’ta hale giderdik sadece. En çok sevdiğim yerlerden biriydi. Ya da ablamın pesine takılıp Gül bahçesine doğru yürüşe çıkardık. Ama çoğunlukla sokakta ya da İç İşleri Bakanlığının avlusunda paten kayarak, dans ederek, oyun oynayarak geçerdi hayatımız. Liseye giderken de en önemli işimiz Kızılay’da volta atmaktı. Tabii öğrenci hareketlerine de bilinçli bilinçsiz katıldım ama 1960 ihtilaline kadar sanki bir rüyada gibiydim diye düşünüyorum. Kore savaşı sonrası hepimize 45lik plaklar dağıtılmıştı. “Amerika Amerika” diye başlayan ve Türk Amerikan dostluğunun sürekliliğini anlatan bir şarkıydı. Okullarda Amerikan öğrencilerinin gönderdiği söylenen kalem kutusundan biraz büyücekçesi verildi. İçinde çok hoşumuza giden kalemler, silgiler vs. vardı.. Ya okulumuz! Namık kemal ilk ve Orta Okulu o zamanların deyimiyle numune okul olarak açılmıştı. İnanılmaz güzel bir okuldu aklımda kalan. Ders bitince kütüphaneye gider dergi, kitap okurdum. Kütüphanenin kapatıldığını duyduğumda ne kadar üzüldüm. Müzik hocamız klasik müzik konserlerine gitmemizi önerdiği için her Cumartesi Dil-tarih’teki konserlere giderdik orta okuldayken. Bütün bunlar, ideolojik yapımızı belirliyor ve tarihsizliğimizi unutturuyordu anlaşılan. Neyse çok uzattım. Bürokrat ve asker ailelerinin lojman kültürünü anlatan birileri çıksa keşke!


Tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Başarılarının devamını diliyorum.


Sevgiler,


Ferhunde"


Ferhunde Hoca, kendi Ankarasını anlatmış. Çocuk olmuş, genç olmuş. Çok hoşuma gitmişti bu kısa anlatısı.

Benim ona ısrarla yazıp durduğum maillerden bir diğerine verdiği cevapta bu sefer, "Artık buluşma zamanımız gelmedi mi?" diye soruyordu. Neyse ki buluşabildik günün birinde. O bir sempozyum için Ankara'ya gelmişti. Öğle yemeğinde, başka birisini aramak için gittiğim yemekhanede, sempozyuma katılan hocalardan birine "Ferhunde Özbay da burda mı?" diye sordum. Mail arkadaşlığı maceramızı anlattım. Hemen kolumdan tutup Ferhunde hocanın yanına götürdü beni. Birbirimize bir an baktık. Sonra Ferhunde Hoca: "Yahu aynen mektuplarında yazdığın gibisin" dedi. Bunu beni şöyle bir süzerek söylemesi öyle samimiydi ki, ne demek istediğini anladım. Hemen aklıma Esendal ve kızına yazdığı mektuplar geldi. Sonra birbirimize sarıldık. Etraftaki insanlara "İşte benim mektup arkadaşım" diye tanıttı beni. O zamana kadar yazdığımız şeylerin mektup olduğunu düşünmemiştim. Ama öyleymiş. Baksanıza yukarıda yazdığı şeylere.


Hocam, birkaç gün önce bir by pass ameliyatına yenik düşerek aramızdan ayrıldı. Çok erken ve çok derin bir boşluk bırakarak. Ne zaman bir fotoğrafını görsem gözlerim doluyor artık. Hayatiyetiyle dokunduğu her şeyi canlandıran bir insandan hiç beklenmezdi bu yaptığı. Hiç olmadı. Ona hocası Mübeccel Kıray'ın vefatı sebebiyle baş sağlığı dilediğimde şöyle demişti:


"Beco hayatımda gerçekten önemliydi. Ama galiba onu tanıyan herkes için bu böyle. Camide hepimizi bir arada görse ne yapardı diye düşündüm. Ankara'dan gelenlere özel ilgi gösterirdi belki. "Çocuklar taa Ankara'dan gelmişler" diye bize bir açıklama yaparak tabii."


Ferhunde Özbay benim ve eminim yüzlerce insanın hayatında gerçekten çok önemliydi. Camide onları birarada gördüğünde ne düşünmüştür acaba? :(


Son söyleşilerinden birinde, Nusret Fişek'i anmış ve şöyle demiş:


“Bilimde yaşa ve titre göre hiyerarşi olmaması gerektiğini, özgür bir düşünme ve tartışma ortamının ne kadar geliştirici olduğunu öğrendim. Gençlere öz güven vermenin başka bir yolunun olmadığını öğrendim. Şimdi bu öğrendiklerimi öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum ve yaşım ilerledikçe genç kuşaklarla tartışmanın bana da ne kadar yararlı olduğunu görüyorum.”


İşte Ferhunde Özbay'ı üniversite camiasındaki benzerlerinden ayıran temel özellik. Ben de ondan öğrendim bunları. Bendeki hocalık hakkını helal etsin.





31 Mart 2015 Salı

Çantalar Bizi Söyler Sergimiz

Nihayet sergimizi açıyoruz.

30 kadınla konuştuk ve hazırlıksız olarak çantalarının içindekileri dökmelerini istedik. Cesurca döktüler. Fotoğrafladık içindekileri ve uzun uzun sohbet ettik her objenin ve çantanın kendisinin çağrıştırdıkları/işlevleri hakkında. Bunları konuşurken hayatlarımızı, kimliklerimizi ve yaşadığımız çevreyi de sorguladık.

Serginin afişi bu. Cebeci'de ve Beytepe'de olacak. Gelebilecek olanları bekleriz. Duyurursanız da seviniriz.


27 Mart 2015 Cuma

Güzel Adlı Kitaplar

Bugünlerde elimde 'Emine' Sevgi Özdamar'ın, Hayat Bir Kervansaray, adlı kitabı var. Yarı otobiyografik olduğu söyleniyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda, yazarın doğumuyla başlayıp ilkgençliğine kadar geçen dönemi, kendisinin ve Türkiye'nin yaşamı ile ilişkilenerek anlatıyor.



Daha önce aynı yazarın Haliçli Köprü'sünü okumuştum. Özdamar'ın gençliğini, Altmış ve Yetmişler Türkiyesinin politik ortamını, gündelik yaşamını ve ayrıca "Alamancılık" kurumunu anlatıyordu yine yarı otobiyografik bir kurguyla. Kapak fotoğrafındaki kendisi. Ne tatlı kadın ama...




Kendisi artık oralı denecek kadar uzun süredir Almanya'da yaşıyor ve Almanca yazıyor. Her iki kitabı da hararetle tavsiye ederim.

Sevgi Özdamar'ın bana çağrıştırdığı, güzel adlı kitaplar oldu. Yukarıda andığım iki kitabın da adı çok güzel, çok etkileyici, çok unutulmaz bana göre.

Ayrıca, sökün eden kanımca güzel diğer kitap adlarını da buraya yığmak istiyorum:

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu
Troya'da Ölüm Vardı, Bilge Karasu
Ne Kitapsız, Ne Kedisiz, Bilge Karasu
Bütün Menekşeler Annem Kokar, Müzeyyen Erim
Geyikler, Annem ve Almanya, Nursel Duruel
Deli Bal, Pelin Buzluk
Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar, Feyza Hepçilingirler
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
Serin Mavi, Behçet Necatigil
Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz
Unutulmaz Bir Atlı, Erdal Öz Kitabı, Ayşe Sarısayın

Daha da çok var. Ama "ha" deyince akla gelmiyor. Siz hangilerini güzel buluyorsunuz merak ediyorum.


20 Mart 2015 Cuma

Ablamın kitaplığı



Benim okumayı söktüğüm yıllarda şimdiki kadar çok yayınevi, çeviri faaliyeti ve haliyle şimdiki kadar çok telif ve çeviri kitap yoktu.

Ablam, eniştem ve yeğenim orda yaşıyor diye, her şubat ve yaz tatilinde Antalya'yı mesken tutardık. Dolayısıyla çocukluk ve gençliğimde rol modelim olmuş ablamın kitaplığını talan ederdim tatillerde.

Ablamın kitaplığından çocuk kitapları köşesi


Deplasmanda bulunduğumdan, gidilecek gezmeler bana cazip gelmediğinden ve üstelik de ablamın kitaplığı çok renkli ve heyecan verici bir kitaplık olduğundan, sabahtan akşama kadar okurdum. Yeni çıkan her romanı, hikaye kitabını mutlaka satın alırdı ablam. Bunların yanında anı kitapları, Türkiye ve dünya tarihine ilişkin, sosyal tarihi konu alan dünya kadar kitap olurdu o kitaplıkta. Bir de yeni mezun sayıldığı için üniversite yıllarından kalma halk bilimi kitaplarını hatırlıyorum. Mesela, "Manilerimiz" adlı bir kitaptaki şu maniyi okuyup okuyup gülerdim:

Aşkı olmayan kişiler
Gözleri var da ışılar
Yer ekmeği, içer suyu
Camış gibi muşular

Aşkın yüceliğini ve vazgeçilmezliğini camışa referansla anlatmak eşsiz bir fikirmiş :)

Ablam bana yaşım icabı bazı kitapları men ederdi. Mesela, Attila İlhan'ın "Fena Halde Leman"ı; Necati Cumalı'nın "Ay Büyürken Uyuyamam"ı; Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu"su, "Yarın Yarın"ı,  "Asılcak Kadın"ı ve Füsun Erbulak'ın "Altmış Günlük Bir Şey"i...

Bir genç kadına yapılacak şey mi bu? Onlar evden gider gitmez veya uzun yaz günlerinde öğle uykusunun rehavetine dalar dalmaz ben bahsi geçen kitaplara gömülürdüm kalbim çarparak.



Pınar Kür'ün "Küçük Oyuncu" ve "Yarın Yarın" romanları benim için unutulmazdır. Belki biraz da onları gizliden gizliye ve macera ruhuyla okuduğum için. Yanlış hatırlamıyorsam "Yarın Yarın"ın iki genç erkek karakteri, Doğan ve Ali, benim için arzu nesnesi haline gelmişlerdi. Genç, güçlü, cesur ve entelektüel iki devrimci. Doğan ve Ali'nin temsil ettikleri muhayyel sevgili karakterine eşlik eden Yeni Türkü şarkıları: Dönmek, Yağmurun Elleri, Bahar Şarkısı... Tabii bir de henüz yasaklı olmaktan kurtulmuş Zülfü Livaneli ve Gözlerin... Şu linkten dinleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=qxV7gyjH9q0

Barbara Cartland, beyaz ve pembe dizileri saymadan geçmek vefasızlık olur. Ablamla elden ele geçirerek okuduğumuz bu cep kitapları yanık tenli, geniş omuzlu, ele avuca sığmaz erkekleri kendine bağlayan genç, masum ama çok güzel genç kadınların hikayeleriyle sarmalardı bizi. Hafif dozda erotizm de cabası. Aşk romanları ve best seller'lar hakkında, Grinin Elli Tonu'ndan ilhamla Aksu'nun yazdığı bir yazının linkini koyayım şuraya yeri gelmişken. Ben çok beğendim: http://www.amargidergi.com/yeni/?p=1174

Sevgi Soysal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Fikret Otyam'ın "Gide Gide"si, Fakir Baykurt'un "Irazca'nın Dirliği", Hasan Kıyafet'in "Bizim Lise"si ve Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ü...

Memleketin yakın tarihini romanlardan öğrendim. Aşık olmayı, dünyayı değiştirmeyi, hüzünlenmeyi, umutlanmayı, kendime bir dünya yaratmayı da... Her şeyden önemlisi yazı yazmayı romanlardan öğrendim. Yazmasam ölecek gibi olmayı da... Belki de o sebeple, okumayı sevmediğini söyleyen oğlumun dünyası dar bir dünya olacak diye üzülüyorum.







21 Şubat 2015 Cumartesi

Orta sınıf ahlakım ve iyileşmeyen yaralarım


Temsili biz :)



Birkaç gün önce arkadaşım, elimdeki dövmeyi yaptırırken acı duyup duymadığımı sordu. "Acıdı biraz ama benim ağrı eşiğim yüksek" dedim. Biraz konuştuk bu konu hakkında.

Konu orda kapandı ama ben sonradan bunun hakkında epey düşündüm. Ağrı eşiğinin yüksekliği veya düşüklüğü, biyolojik değil de, kültürel yahut sınıfsal ve hatta ahlaki, dinsel etkenlere bağlı olabilir mi?

Kendi ailemi, deneyimimi şöyle bir gözden geçirdim: evet, olabilir!

Orta sınıf bir ailede büyüdüm. Her ne kadar küçük bir Orta Anadolu kentinde doğup büyümüş de olsalar, ebeveynim uzun yıllardır büyük şehirde yaşıyordu. Babam, üniversite bitirmişti, memurdu.

Orta sınıf ahlakı olarak bilinen ahlaki anlayışa sahipti bizimkiler de. Orta sınıf ahlakının çocuklara yansıyan ilk tezahürleri, haddini bilmek ve fakat hakkını savunmak (Babama göre, "Haklı olan bir çift öküzden daha kuvvetli sayılırdı". Heyhat! Babacım ya!); kibar olmak; diğergam olmak; saygılı olmak; "devlet baba"ya ve evdeki babaya güvenmek, itaat etmek konusundaki öğütler, dayatmalardı.

Şimdi bunun senin ağrı eşiğinle ne alakası var, diye soracaksınız muhtemelen. Evet, var. Şöyle izah edeyim: ablamın da, benim de ve bilahare ablamın oğlunun da, ne vakit bir yerimiz acısa, ağrı çeksek, yaralansak annem, babam ve tabii ki annanem, sızlanmamıza, nazlanmamıza meydan vermezlerdi. Annem, "Of çok acıdı!" falan dediğimizde, "Yondullah!" diye aşağılardı bizi. Ne demekse bu? Annanem ise "Yahudilik etme"" derdi. Muhtemelen Yondullah'ın Yahudilik ile bir bağlantısı var.

Irkçılık, ayrımcılık yapmadan basit bir tepki bile gösterilemediği bir ahlaktan bahsediyorum farkındaysanız. Bunun hakkında uzun uzun düşünmeli. Acıyı dile getirmek, altını çizmek ile Yahudi kimliği arasında soykırıma işaret eden ve buna bile tahammül edemeyen zihniyetin kurduğu bir bağlantı mı vardır acep?

Her neyse, ne zaman acı/ağrı çekseniz, yaralansanız mızmızlanmamanız konusunda uyarıldığınız bir aileniz varsa, dişinizi sıkmayı öğreniyorsunuz. Nazlanmak yasak! Hatta ayıp, hatta günah! Ötesi, zayıflık göstergesi. Yakışık almaz!

Böyle bir ailede sürekli yapman gereken ama yapmayı ihmal ettiğin bir şeyler, aramayı ihmal ettiğin birileri vardır: Çocukken, "Amcaya teşekkür et!", "Özür dile bakalım kardeşten", "Hiç yakışıyor mu sana?", "Bacaklarını topla!". Büyüyünce, "Halanı aradın mı?", "Ne zaman evleneceksin?", "Tek çocukla kalmaya niyetli misin?", "Ölsem umurunuzda değil".

Orta sınıf ahlakının yaralarını saklamak yönündeki telkinleri, daha fazla yaralanmaya, seni yaralayandan hesap sormayı kendine yakıştıramamayı beraberinde getiriyor. Böyle olunca, güçten düşmek, nazlanmak, yardıma muhtaç duruma gelmek, dışlanmak korkusu, emeğinizin sömürülmesine, hakkınızın yenmesine, kalbinizin kırılmasına sebep oluyor. Ağlamayana meme vermedikleri için de, kendi kendinizi avutmak zorunda kalıyorsunuz. Annenizin, babanızın ve onlarınkilerin yaptıkları gibi...

Alt sınıftan gelenler daha hırslı, üst sınıftan gelenler daha özgüvenli olabiliyor. Orta sınıfın rahvanlığı, temkini, statükoculuğu ve üzerindeki ahlaki baskılarla biçimlenen ortalama karakteri onu hem tatsız, hem de ufku dar hale getirebiliyor.




8 Şubat 2015 Pazar

Misafir


Bahe


Bundan yaklaşık 80 yıl önce, Mardin'de yaşayan 3 çocuklu Süryani bir anne, kim bilir hangi sebepten Suriye'ye göçmek zorunda kalınca, küçük oğlu Bahe'yi Deyr-ul Zafaran Manastırı'na bırakmak zorunda kalmış.

Bahe manastırdan fazla uzaklaşmadan koca bir ömrü tüketmiş. Ortalığı temizlemiş, yemek yapımına yardım etmiş, eşya taşımış ve ihtiyaç duyulan başka ne varsa canla başla yapmış. Karşılığında manastır ahalisi, metropolitler, rahipler, rahibeler, hizmetliler ona sahip çıkmış. Onlarcası geçip gitmiş Deyr-ul Zafaran'dan. Bahe hep oradaymış.

Bu hikayenin ilginç yanı, Bahe'nin annesi tarafından terkedilmeyi bir türlü hazmedememiş olması. Bu yaşında bile. Hala herhangi biriyle sohbet ederken önce annesine ileniyor, sonra gündelik konulara geçiyormuş. Gözleri iyi görmüyor, ayakları artık onu zor taşıyor, kulakları ağır işitiyor ama hala annesinin manastır avlusunda terkedip gittiği çocuk o. Yüzündeki masum ifade, sesindeki hüzün hiç değişmemiş.

Haydar Demirtaş, manastıra gidip Bahe'nin bir gününü kayda geçirmiş. Bu bir gün boyunca Bahe'nin hikayesini, hem kendisinden, hem de din adamları, manastır çalışanları ve Mardin'in yaşlı Süryanilerinden, kendisi de koca bir alem olan ve nakışladığı örtüler-yazmalarla ünlü Nasra Teyze'den dinliyoruz.

Belgeselde bana en çok dokunan, küçük oğlunu başka bir ülkede bırakmak zorunda kalan annenin hikayesi oldu. Çekim ekibi Suriye'ye gidip Bahe'nin ablasını buldu. Abla, kardeşine duyduğu muhabbeti dile getirdikten hemen sonra annesini savunmaya geçti. "Çok gençti, korkmuştu, çaresizdi" mealinde bir şeyler sıraladı telaşla. Yıllar önce izlediğim Sophie'nin Seçimi geldi aklıma. Meryll Streep'in oynadığı, II. Dünya Savaşı yıllarını anlatan film. Sophie, kendisine tutulan bir Nazi subayının inayetiyle, biri kız, diğeri erkek iki çocuğundan birini kurtarma şansına sahip olur. Diğeri yalnız başına toplama kampına gönderilecektir. Herhalde izleyen hiç kimse o sanki saatler süren birkaç dakikalık sahneyi unutmamıştır. Hatırladığım kadarıyla Sophie kucağındaki küçük kızını tercih etmişti. Süryani anne, belki de daha kolay hayatta kalabileceğini düşündüğü için oğlunu feda etti. Kızını bıraksa orda, istismara uğrayabileceğini hesapladı belki.

Misafir isimli belgesel bence izlenmeli. Hem sadece Bahe'nin hikayesini anlatmıyor Haydar Demirtaş. Mardin'in insanın burnunun direğini sızlatan güzelliklerinden ve güzelim Deyr-ul Zafaran Manastırı'ndan da bir şeyler var filmde.

Misafir'in fragmanını izlemek için şu linki kullanabilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=-fL-qvSmJdw
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...