22 Mart 2020 Pazar

Bizden Sonra Yetim Kalacak Şeyler


Sokağa çıkma yasağına ramak kaldı sanki. Evde oturmayı seven insan bile, dışarı çıkma ihtimali ortadan kalkınca huzursuz oluyor. Fakat evde oturmayı hiç sevmeyen ben tuhaf bir biçimde evden sıkılmıyorum. Biraz evden çalıştığım için iş yetiştirme çabasından, biraz da evdeki ergene yemek yetiştirip, okuldan kopmamasını sağlamaya uğraşmaktan herhalde.

İşten güçten başımı alıp okumaya fazla vakit ayıramıyorum bu aralar. Ama yeni kitaplar ısmarladım. Heyecanla bekliyorum. Tsundoku'ysa tsundoku kardeşim. Tek bağımlılığımız bu olsun!

Şimdilerde alışverişe gidilemiyor ya, oturduğunuz yerden bazılarını beğenip ısmarlarsınız diye yeni bir dörtlüden bahsedeceğim.

İlki, Ian McEwan'ın Amsterdam'da Düello'su. Çocuk Yasası ile hayran olduğum, Sahilde ile biraz daha bağlandığım yazar, bu kitap ile beni kendinden epey uzaklaştırdı. Yakın iki erkek arkadaş, ortak eski sevgililerinin cenazesinde buluşur ve kendilerini bir politik entrikanın içinde bulurlar. Merhum Molly’nin tüm aşıkları oradadırlar ve Molly’nin kocası intikam peşindedir. 
Basın piyasasının işleyişini, ikiyüzlü ahlakı, kayırmacılığı ve sansasyonel gazetecilik anlayışını eleştiriyor yazar bu romanda aynı zamanda.Çocuk Yasası'nda olduğu gibi ahlaki sorgulamalar yapan, müzikten, edebiyattan ayrıntılı bir şekilde bahseden yazar, kurgusunu çok basit yapmış fakat. O yüzden sürpriz olması umulan final bölümü bile amatörce olmuş. McEwan okuyacaksanız bundan başlamayın.

Sahilde'nin filmi de varmış. Siz onu okuyun.


Kafka Yayınevi'nin kitaplarını genelde çok beğeniyorum. Bir Düşüşün Güncesi'ni de çok beğendim. Michel Laub, bu romanda Yahudi soykırımını, yaşananları sadece dedesinin Auswitz hikayesinden bilen bir Yahudi gencin kişisel hikayesi ile bağlantılı olarak anlatıyor. Duygu sömürüsü yapmadan, Yahudilerin kendilerini koruma reflekslerinin kendilerine ve çevrelerine verdiği tahribatı da anlatarak... Bellek, aile, vatan, cemaat gibi kavramlar arz-ı endam ediyor roman boyunca. Çarpıcı açılışı da cabası.

Laub. 


Müzisyen ve yazar Ketıl Bjornstad’ın yarı otobiyografik olduğunu düşündüğüm romanı Müzik Uğruna, Norveç’te doğup büyüyen Aksel’in ünlü bir piyanist olma hayalleri etrafında şekilleniyor.  Yetenekli bir insanın müzik piyasasının entrikalarıyla yüzleşmesi, annesinin kaybı ve ablasıyla, babasıyla ilişkisi üzerinden aile, aşk, ebeveynlik kavramlarını sorgulaması romanın ana eksenini oluşturuyor. Hırs, rekabet, acımasızlıkla örülü bir büyüme hikayesi de denebilir Müzik Uğruna'ya. Norveç’in çetin iklimi, doğası da anlatıya eşlik ediyor. Çevirisi daha iyi olsaydı daha okunaklı olurdu ama yine de tavsiye ederim.

Norveçli yazar


Oya Baydar çok üretken, ben de onu okumaktan bıkmıyorum. Yetim Kalacak Küçük Şeyler başlığı bana çok cazip geldi. Bu başlık altında yazar, kalbinde, ruhunda iz bırakan anıları, kişileri, olayları ama en çok da anları kısa kısa ve çarpıcı biçimde anlatmış. Siz de düşünmez misiniz, sizden sonra kimse tarafından bu kadar çok sevilmeyecek, sahiplenilmeyecek, anımsanmayacak şeyleri, anları, olayları, kişileri? Bence bu kitabı da okuyun ve sizden sonraya kalacak olanları şöyle bir aklınızdan geçirin. Belki birilerine daha fazla özen gösterir, bir şeyleri daha sık yaparsınız. 

Bu kadar küçük şeyler işte...


Amsterdam’da Düello, Ian McEwan, Çev. Ülkem Çorapçı, YKY.
Bir Düşüşün Güncesi, Michel Laub, Çev. Canberk Koçak, Kafka.
Müzik Uğruna, Ketıl Bjornstad, Çev. Deniz Canefe, Metis.
Yetim Kalacak Küçük Şeyler, Oya Baydar, Can.

15 Mart 2020 Pazar

Evde Oturma Günlerinde Kitap


Evde oturmayı hiç sevmem. Ama madem evde oturuyoruz, dinlenmekten fazlasını yapalım diye düşünüyorum. Okuyalım mesela, yazalım da. Okumak insana hem iyi geliyor, hem de zorluyor. Bazı okumalar geçmiş kişisel travmalara el ediyor, bazıları ise kolektif olanlara. Ama öyle de olması gerek bana göre. Duyguları zorlamalı, bilinçaltını ve hatta dışını kanırtmalı, ki şifa bulalım. 

İşte bu ev eksenli günlerde ben yine okuyorum. Şu an elimde iki roman var. Biri keyif için seçtiğim: Kedi Murr'un Hayat Görüşleri (E.T.A. Hoffmann). Alman romantik edebiyatının zirvesi sayılıyormuş. Diğeri ise yazmakta olduğum, Robert Kolej hakkında bir makale için: Pervaneler (Müfide Ferit Tek). 

Hoffmann çok yönlü bir aydın. Hatta bence bir deha. Bir kedinin kaleminden tüm bir dünya tarihini, felsefeyi, siyaseti, duygusal ilişkileri ti'ye alıyor. Müfide Ferit ise tanısam tahammül edemeyeceğim zehirli bir kafaya sahip fakat hayranlık uyandıran bir kalemi var. 

Şimdi onlardan uzun uzun bahsetmeyeyim ama. Kitap dörtlemeleri serisine devam edeyim. 

Eyüp Aygün Tayşir'i 4 Hane 1 Teslim ile tanımış ve çok sevmiştik. Bana, Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ünü okurken hissettiklerimi hissettirmişti. Tuhaflıklar Fabrikası ikinci kitabı. Bir distopya bu. İlk kitaptan sonra okuru bambaşka bir yere savuruyor. Bilinmeyen bir ülkede,  eski düzen yıkılıp yenisi kurulduktan sonra bir akademik kurumda yaşanan tuhaflıklar anlatılıyor. Etik dışı ve akıl dışı olaylar üniversite ortamına hakim oluyor. Üniversite camiasını, akademisyenlik kurumunu, siyasette otoriteryanizm ve klientalizimi eleştiren bir roman bu. Bilinmeyen ülkenin Türkiye olduğuna şüphe var mı? Bence mutlaka okuyun. (Kitap yayımlandıktan sonra bununla ilgili ayrıntılı bir yazı yazmıştım gazeteduvar'a: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/11/08/bir-tuhafliklar-fabrikasi-olarak-universite/)

Sadece iyi bir yazar değil, tanısanız sevebileceğiniz bir adam Tayşir


Çocukken Mihail Zoşçenko'dan Lastik Pabuçlar'ı okumuştum. Kitaptaki hikayelerin politik mesajlar taşıdığını o kafayla bile anlamıştım. Küçük Kara Balık ile birlikte bu kitap ta, statükocu ailelerin yan gözle baktıkları yayınlardı, çocuklara özgürlük ve otoriteye boyun eğmeme fikrini aşılayan eserlerdi. Yıllar yıllar sonra, kitaplığımdaki eskiden kalma kitapları hayata döndürme operasyonuyla elime aldığım Sinirli İnsanlar, Sovyet sisteminin aksayan yanlarını, baskıcı yönünü alaycı bir üslupla eleştiren öykülerden oluşuyor yine Öykülerde sıradan insanlar, günlük hayatın basitliği içinde sistemin zorbalığını görüyorlar. Bunun yanında, aristokrasi eleştirisi de yok değil. Ancak Ülkü Tamer çevirisine rağmen, dil çok aksıyor. Akmıyor anlatı. Yayıncılıkta editoryal mühadalenin önemini hatırlamakta yarar var.

Zoşçenko: böyle bir fotoğraf çektiren yazarı da tanımak isterdim


Sanırım ilk kez Müge İplikçi okudum. Çok Özel İsimler Sözlüğü'nü, bir Ankara kitap fuarında İplikçi'ye başlangıç kitabı olarak satın almıştım. Hem kitabın ismi, hem de arka kapak yazısı bunu seçmeme sebep olmuştu. Kitaptaki kısa öykülerin her birinde bir ismin peşine takılıp o kişinin etrafında örülen hikayeler anlatılıyor. Bu tür bir kurgu çok çekici. Şiddet, aşk, dostluk, eşyalarla ilişkiler, gündelik hayat, ebeveynlik, meslekler. Fakat hikayelerin dili çok sarsak. Edebi tat vermiyor. Oysa bazı hikayeler konuları bakımından çok cazip, keşke uzasa, hatta  romana dönüşse diye düşündürüyor. Ama işte bu kadar.

Kapak güzel


Arne Bellstrof'un yazıp çizdiği Alman Sevgili bir çizgi roman. Beatles’la müzik hayatına başlayan Stuart Sutcliffe’in, grup henüz ünlü değilken ve Hamburg’daki salaş meyhanelerde çalıyorken tanıştığı Astrid Kirchherr ile aşkını, gruptan ayrılıp Almanya’ya yerleşmesini ve erken ölümünü anlatıyor. Aynı zamanda grubun ilk yıllarını ve dönemin kültürel atmosferini, gündelik hayatı anlatıyor. Mutlaka okuyun, derim. 

Tanıl Bora'nın çok iyi çevirisiyle...


Tuhaflıklar Fabrikası, Eyüp Aygün Tayşir, İletişim.
Sinirli İnsanlar, Mihail Zoşçenko, Çev. Ülkü Tamer, Milliyet Yayınları.
Çok Özel İsimler Sözlüğü, Müge İplikçi, Can.
Alman Sevgili, Arne Bellstorf, Çev. Tanıl Bora, İletişim.

16 Şubat 2020 Pazar

Coşkun-taşkın okur


Geçmiş zaman, ev ararken her baktığım evi çok beğeniyordum. Sonra daha iyisini görünce, haliyle onu da beğeniyor ve bir öncekini nasıl beğenebildiğime şaşıyordum. Geçenlerde yakınlarımdan biri, her okuduğum kitabı coşkuyla anlatıp, hepsini de beğendiğimi söyledi. Bunu saçma buluyormuş, ona inandırıcı gelmiyormuş. 

Biraz düşündüm bu saptama hakkında. İyimserlikten olabilirdi ama değildi. Bence coşkudan, okumayı çok sevmekten. Ayrıca her kitabı beğendiğim falan da yok. Demek ki, beğendiğim kitabı başkalarına övüyor ve onları sıkboğaz edip okutmaya çalışıyorum. Ne itici bir durum. Ya da okuduğum kitabın yazarını kendi kendime takdir edeceğime, keyfimi çoğaltmak, paylaşmak istiyorum. Bak işte bu iyi.

Şu bahsedeceğim dörtlüden ikisini çok ama çok beğendim. Diğer ikisini de okuduğuma değdi. Şimdi bahsedeyim biraz size.

Söyleşiyi Serra Yılmaz renklendiriyor


Emine Uşaklıgil, Cumhuriyet Gazetesi'nin mirasçılarından, o ünlü aileden biri. Daha önce Benim Cumhuriyet'im kitabını kaleme almış, gazetedeki idari kavgaları, Cumhuriyet tarihindeki dönüşümlere paralel olarak ve tabii kendi zaviyesinden anlatmıştı. Şimdilik Bu Kadar'da, onun kaleminden, Serra Yılmaz ve kendisinin hayat hikayeleri birbirine paralel akıyor. Uşaklıgil iyi bir yazar değil. Muhtemelen çocukluk ve gençliğini yurt dışında geçirip Türkçe'yi yıllar sonra yeniden öğrenmek zorunda kaldığından. Bu sebeple kitap çok renkli ve akıcı olabilecekken, kesintili, kuru ve imla hatalarıyla dolu bir anlatımı var. Her ikisi de Avrupa ile yakın bağları olan, batılı eğitim almış, ülkenin seçkin ailelerinden kadınlar. Hayatta benzer işler yapıp benzer sorunlarla karşılaşıyorlar: hastalık, aileyle yaşanan sürtüşmeler, duygusal ilişkilerde sarsıntılar, sevdiklerinin kaybı, ülke değiştirme zorunlulukları ve coğrafyanın cebri. Şimdilik Bu Kadar, Oya Baydar ile Melek Ulagay'ın Bir Dönem İki Kadın'ının tarzına yakın olsa da, derinlik ve anlatım bakımından yanına yaklaşamaz. 

Angouleme önemli bir çizgi roman festivali. Yabana atmayın kitabı yani.


Marco, tersane işçisi babasıyla annesinin yaşadığı hayatı yinelemekten kaçarak büyük şehre gelmiş ve tanınmış bir fotoğrafçı olmuştur. Savaş sahneleri, yoksulluk, şiddet görüntüleri çekerek ünlenir. Ama bundan bıkmıştır. Hem çocukluğu, hem de işi onu panik ataklı ve psikyatrdan çıkamayan bir adam haline getirir. Bunalımlı günlerinden birinde bir kadınla tanışır. Kadın onun hayatını farklı bir yöne çekecektir. Zamanla babasıyla ilişkisine, bağlanma ve yerleşme korkusuna, politik hesaplaşmalarına ve babalıkla imtihanına tanık oluruz. Sıradan Zaferler, Manu Larcenet'in çizgi romanı. Roman gibi okunan, derinlikli, iyi bir iş. 

Wharton, portresini yaptırabilecek kadar varlıklıydı.


Ethan Frome, İletişim'in klasikler serisinden bir Edith Wharton romanı. Wharton peşine takıldığım harika, cesur, cevval ve yaratıcı bir eski zaman kadını. Bu romanda New England’ın hayali kasabalarından birinde geçen bir kış mevsiminde, Ethan ile Mattie’nin karanlık ve umutsuz aşkını anlatıyor. Ethan ile Zeena evlidirler ve çok tatsız, rutin bir ilişkileri vardır. Derken Zeena’nın kimsesiz kuzeni Mattie, tüm enerjisi, gençliği ve iyimserliğiyle çıkagelir. Bu umutsuz aşk, New England kırsalındaki taşra sıkıntısının fon teşkil ettiği bir hikaye. Sonu biraz daha uzun tutulup, dramatik etki arttırılabilirdi. Çünkü sürpriz bir sonu var. Buna rağmen, mutlaka okuyun, derim. 

Fotoğrafı ablamın (leylakdali.blogspot.com) sayfasından aşırdım


2. Dünya Savaşı’nda Rus ordusundan kaçarken ilk çocukları Arnold’u kaybeden Polonyalı aile, ikinci çocuklarına rağmen Arnold’u aramaktan vaz geçmezler. Bu arayış ve yas ikinci çocuğun hayatına ambargo koyacaktır. Otoriter baba, travmanın pençesindeki hastalıklı anne ve kayıp büyük kardeşin ortaya çıkması korkusuyla yaşayan küçük erkek çocuk. Hikaye bu küçüğün ağzından anlatılıyor. Çok etkileyici, karanlık bir hikaye. Aile, yas, ataerki, adetler, savaş ve ebeveynlik hakkında. Hans-Ulrich Treichel'in Kaybolan'ını hepiniz okuyun lütfen. Tanıl'ın kılı kırk yaran çevirisi de cabası ve hatta belki romanı bu kadar okunulası kılan usnur.

Hamiş: Başlığa şimdi baktım da, Coşkun ve Taşkın Sabah kardeşler popüler müzik piyasasını domine eden bir ikiliydiler bir dönem. Biri bildiğiniz gibi kendi bestelerini söyleyen bir şarkıcı, diğeri ünlülerin küçük orkestralarının şefiydi. Bu çok da hayati olmayan bilgiden mahrum bırakmayayım istedim sizi.



Şimdilik Bu Kadar, Emine Uşaklıgil, Can.

Sıradan Zaferler, Manu Larcenet, Çev. Emre Yavuz, Karakarga.

Ethan Frome, Edith Wharton, Çev. Serpil Çağlayan, İletişim.

Kaybolan, Hans-Ulrich Treichel, Çev. Tanıl Bora, Ayrıntı.

12 Ocak 2020 Pazar

Elden Ele Gezen Kitaplar



Takip ediyorsanız farkındasınızdır, kitap blogları yazanların, instagramda hesabı olan okurların ve kitap-okuma temalı youtube videoları yapan booktuber'ların birçoğu aynı kitapları tanıtıyor, okuyor ve tavsiye ediyorlar. Hatta izleyiciler/okurlarla eş zamanlı okuma grubu organize ediyor, okuma maratonu adı altında izleyenlerin gözleri önünde, hızlandırılmış görüntülerle bir kitabı silip süpürüyorlar. Hakkaten süpürüyorlar yani. Tozu kalmıyor kitabın. Yazık! Şu challenge zırvalıklarını okuma pratiğine de taşıyorlar. Sürekli kitap dağlarını eritmekten bahsediyor, aç bakışlara nispet yapar gibi dev kitap kolileri açıyorlar. İşte bunlar genelde İş Bankası, Yapı Kredi ve Pegasus tarzı yayınevlerinin kitaplarını dönüp dönüp gösteriyorlar. İnsanı sevdiği yazarlardan soğutacaklar. Ben de bugün bahsedeceğim dört kitaptan ikisini bu kitap suikastçılarının tavsiyeleri arasından seçmiş gibiyim. Hafazanallah!

Bahsedeceğim ilk kitap bir çizgi roman. Çok fazla çizgi roman okumam ama bunun anlattığı hikaye ve karakterler çok sağlamdı. Alfred'den Eskisi Gibi. Fabio ve Giovanni kardeşler yıllar sonra karşılaşır ve beraberce İtalya’ya, evlerine dönerler. Dolayısıyla kitap bir yol hikayesi. Birbirinden farklı iki kardeş, Mussolini İtalyasının faşizan uygulamaları, mücadeleci bir baba ve bir eski sevgili. Okunmaya ve bakılmaya değer.

Birbirinden çok farklı iki kardeş


İşte bahsettiğim, münasebetsiz okurların ellerinde gezen kitaplardan biri: Bulgakov'un Köpek Kalbi. Herhalde bu tür kitapları ucuz ve ince diye seçiyorlar. Halbuki çetin ceviz bir kitap Köpek Kalbi. Sovyet dönemi Rusyasında deli-dahi bir doktor olan Flip Flipoviç’in insan hipofizi ve erbezi naklettiği bir sokak köpeğinin yarı hayvan-yarı insan hayatı yaşamaya başlamasıyla ortalık karışır. Şarik adlı köpek Şarikov’a dönüştüğünde Sovyet sisteminin ajanlık ve şantajla yaşamını sürdüren partili vatandaşlarından biri olur. Kendisi de hekim olan Bulgakov sistem eleştirisi yapıyor. Flipoviç’in yazarın dayısına referansla kurulduğunu düşünüyor edebiyat eleştirmenleri. Mutlaka okunmalı.

Şarik, bir beyefendiye dönüşüyor


Elden ele gezen kitaplardan bir diğeri Çehov'un Taşralı'sı. Ve yine bir Rus hekiminin hikayesi. Misail, zengin mimar babasına rağmen beden emeğiyle hayatını kazanmayı, eğitimini yarıda bırakmayı tercih eden taşralı bir gençtir. Bu sebeple babası tarafından evlatlıktan reddedilir. Evden uzak, inşaat işçisi olarak taşrada yaşamaya başlar. Bir süre sonra babasının baskısından kaçan kızkardeşi Kleopatra da ona katılacaktır. Çehov, bu romanında taşraya gönüllü sürgün bir gencin hayatı sorgulamasını konu ediyor. Misail’in etrafında Rusya’nın taşrasında hayat, büyükşehirle ilişkiler, köy ve köylülük ile yozlaşmış kasaba insanlarının ikiyüzlü ahlakı da ortaya seriliyor. Okunmalı.

Çehov, meraklı dinleyicilere eserinden bir bölüm okuyormuş gibi yaparken


İki arkadaş, anne-kız söyleşmesi üzerine kurulu otobiyografik kitapların sayısı giderek artıyor. Bügünden Düne Dünden Bugüne de bunlardan biri. Nazan ve Zehra İpşiroğlu birbirlerine sorular sorup, geçmişi hatırlatarak ortak anlatılarını kuruyorlar. Biri sanat tarihçi, diğeri eğitimci bir ana-kız İpşiroğlu'lar. Ulusalcı ve elitist bir ailenin bireyleri olarak hayata ve kendilerine de öyle bakıyorlar. Ama en çok da "ne olacak bu memleketin hali" sorusu etrafında dönen bir uzun sohbet bu. Farklı hayatları, farklı aile ilişkilerini ve sosyalleşme hikayelerini anlamak için okunmalı.

Anne-kız



Eskisi Gibi, Alfred, Çev. Emre Yavuz, Karakarga.

Köpek Kalbi, Mihail Bulgakov, Çev. Mustafa Yılmaz, İş Bankası.

Taşralı, Anton Çehov, Çev. Ali Rıza Dırık, Nota Bene.

Bugünden Düne Dünden Bugüne, Nazan ve Zehra İpşiroğlu, YKY.


29 Aralık 2019 Pazar

Önümüzdeki yıl için kitap önerileri



Çocukluğum ve ilk gençliğimde yayın evi sayısı o kadar azdı ki, ne bulursak onu okurduk. Cem, Varlık, İnkılap ve Aka, Remzi, De Yayınevi, Can, Milliyet Yayınları, Kültür Bakanlığı Yayınevi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Sosyal Yayınlar, Sol, Onur, Simavi v.b. Yani hafızayı zorlasanız bir çırpıda sayabileceğiniz kadar az. Haliyle o kadar az da kitap yayınlanırdı. Yerli edebiyat zaten şimdiki gibi patlama yapmamıştı. Hala çoğunlukla İmparatorluk döneminde doğup yetişmiş yazarların kitapları dolaşımdaydı. Ve tabii Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Attila İlhan, Necati Cumalı, sonra Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Yusuf Atılgan, Pınar Kür vb. 

Şimdi görüyorsunuz baş döndürücü bir kitap patlaması yaşanıyor. Yeni yeni yerli yazarlar türüyor. Türüyor diyorum çünkü çoğu niteliksiz. Öyle hayal kırıklığı yaratıcı metinler okuyoruz ki, arada iyiler de kaynıyor, ön yargıyla onlara yüz vermez oluyoruz. Çünkü, diğer yandan da okuma zevkini arttıran birçok çeviri yayınlıyor büyüklü küçüklü yayın evleri.

Sadede geliyorum: bu kadar çok yayın evi, bu kadar çok kitap yayınladığı için bazı kitapların bende olduğunu veya okuduğumu unutup yeniden satın alıyorum. Mutlaka size de oluyordur. Bunun bir çözümü olmalı. Kayıt falan tutmalı. Fakat benim gibi savruk biri bunu yapamaz. 

İkinci kez satın olup okuduğum kitaplardan biri de Küskün Kahvenin Türküsü oldu. Gençken Carson McCullers'tan Düğünün Bir Üyesi'ni okumuştum. Çok etkilenmiştim. O tatlı kapaklarıyla Remzi'nin Çilek serisinden çıkmıştı. Küskün Kahve, bu kez İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış. Ben İletişim Yayınları'ndan çıkanı okumuşum. Sanırım yayın evi ve kapak değişikliği beni yanılttı. Ama ikinci kez okuduğuma pişman olmadım doğrusu. Hikaye okumayı çok sevmememe rağmen, taşralı, sıradan insanların yaşamlarını, travmalarını, neşe kaynaklarını, günlük dertlerini anlatan bu hikayeler beni sardı. Novella denebilecek uzunluktaki kitaba da adını veren hikaye filmografik bir metin. Karşılıksız aşklar, homososyal ilişkilerin yarattığı gerilim ve bazen dayanışma, taşranın kasveti ve baskıcı ortamı, insanların acımasızlığı olanca sertliğiyle anlatılıyor. Mutlaka okuyun.

Carson. Nasıl ama?


Film Anlatıcısı Kız'ı bana ablam tavsiye etmişti. Bazı kitapları iki kez satın aldığımız yetmiyormuş gibi, takas etmek dururken bir de birbirimizden habersiz aynı kitabı alıyoruz. Hernan Rivera Letelier'in bu kısa romanında Şili’nin güherçile madenciliğiyle geçinen küçük bir kasabasında tek eğlencesi Hollywood filmleri ile Latin Amerika sinemasını takip etmek olan kasaba halkına izleyemedikleri filmleri anlatarak şöhret kazanan yetenekli bir kızın hikayesi anlatılıyor. Trajik sonla biten neşeli hikaye, kötü çevirinin de etkisiyle iyi bir edebiyat eserine dönüşemiyor. Bazen bir metni okurken düşünürsünüz ya, keşke tecrübeli bir editör, bir cevhere sahip yazarla müzakereye girişeydi de, ortaya iyi bir şey çıkaydı. İşte tam da böyle bir kitap.

Kapağı güzel.


Yaşam öyküsü okumaya bayıldığımı bininci kez tekrarlayacağım. Bu kitabı bir başka yaşam öyküsünün dipnotunda fark ettim. Burçak Tarlası türküsünün modernize edilmiş haliyle tanınan Tülay German, olağanüstü sesiyle ülkesinin popüler bir yıldızı olabilecekken, sol harekete yaklaşması sebebiyle soluğu Fransa'da, sürgünde almasının hikayesini anlatıyor Düşmemiş Bir Uçağın Karakutusu'nda. Bu arada kitabı piyasada bulamayınca Milli Kütüphane'de uzun uzun uğraşarak fotoğraflayıp bilgisayar ekranından okudum. German çocukluğundan başlayarak, dışarıdan bir gözlemci gibi bakıyor hayatına. Bürokrat babası ve muhafazakar annesinin baskılarına rağmen özgürlüğü seçmesini, sahne hayatının başlangıcını ve Erdem Buri ile tanışınca hayatının değişmesini... Sürgün yıllarını ve Avrupa’da solcu bir müzisyen olarak yükselişini. Bir günlük havasında akıyor metin. Genç ve deneyimsiz, orta sınıftan bir kızın, kendinden büyük ve tanınmış bir solcu aydınla tanışıp onun büyüsüne kapılması bir yandan da anlatılan. Yaşanan güçlü ve güzel ilişkiyle birlikte Türkiye’nin politik dönüşümlerini de ele alarak ilerleyen bir anlatı. Kesinlikle okuyun.

Bıyıklı Buri, Sağında German.


Çok bilinen yazarlara uzak durmaya meyilliyim. Nick Hornby de bunlardan biriydi. Bir Ankara Kitap Fuarı'nda şeytanın bacağını kırıp dizi dizi Hornby kitabı arasından Komik Kız'ı seçtim. Arka kapak yazısına kanarak. Biliyorsunuz, genelde arka kapak yazıları içeriğe dair yanıltıcı bilgiler veriyor. Ama bu kitapta öyle olmadı. İyi ki de almışım. İngiltere’nin bir taşra yerleşiminin güzellik kraliçesi seçilen ama hayali bir komedi oyuncusu olmak olan Barbara, tesadüf eseri kısa süre içinde bu sektörde yükselir. Kendisi için yazılan Barbara ve Jim dizisi BBC’de yayınlanır ve rating rekoru kırar. Romanda, Barbara’nın ve dizi ekibinin hikayeleri etrafında, İngiltere’de televizyon ve magazin alemi, ekranın, sinemanın ve tiyatronun mutfağı esprili bir dille, zekice anlatılıyor. Yazarın kendisi de bir senarist olduğu için bir tür tanıklık denebilir bu romana. Okunmalı. 

E tabii Nick de yaşlandı (hepimiz gibi).


Küskün Kahvenin Türküsü, Carson McCullers, Çev. İpek Babacan, İş Bankası.

Film Anlatıcısı Kız, Hernan Rivera Letelier, Çev. Süleyman Doğru, DK.

Düşmemiş Bir Uçağın Karakutusu, Tülay German, DK.

Komik Kız, Nick Hornby, Çev. Zeynep Baransel, Sel.


31 Ekim 2019 Perşembe

Çöp okuru



Siz de kendinizi "çöp okur" olarak görüyor musunuz bazen? Hani abur cubur yer gibi, sizi ilk anda cezbeden her şeyi düşünmeden ağzınıza atar gibi okumak. Ben bazen öyle okuyorum. Bir bakmışsın elimde bir klasik, bir bakmışsın çok satan bir roman. Mesela Flaubert'in Duygusal Eğitim'inden Paula Hawkins'in Trendeki Kız'ına geçiş yapabiliyorum. Aklıma birden bir yazar esiyor yahut aş erer gibi bir başkası. Bazen kitapçıda karıştırırken veya arka kapak yazısını okuyarak tav olup alıyorum bir kitabı. Dediğim gibi çöp çıkıyor. Bazen de yıllar önce alıp bir kenara ittiğim bir kitap rafta gözüme çarpıyor ve içeriği de o kadar şahane oluyor ki bilahare yüzüme çarpıyor. 

İşte bu yazıda ordan oraya savrularak yaptığım okumalara yer vereceğim. İçlerinden iki tanesi gerçekten iyi. Başlayayım:

Aslı Erdoğan kitapları, kendisi cezaevindeyken revaç buldu maalesef. Halbuki ilgi çekici bir yazardır. Yayınevi de sayesinde epey ciro yaptı. O dönemki Aslı Erdoğan çılgınlığının iyi tarafı, haksızlığa uğramış bir yazara destek vermekti. Şimdi yine gündemde. Bence yine haksızlığa uğruyor. Yine özel bir ilgi oluyor mudur kitaplarına acaba? 
Birkaç yıl önceki fırtına dinip Erdoğan cezaevinden çıktıktan sonra, şerefine Kırmızı Pelerinli Kent'i okuyayım demiştem ben de. Bu kitapta Aslı Erdoğan'ın iki yıllık Rio macerasını anlatıyor. Otobiyografik metinde, korku dolu sokaklar, uyuşturucu, seks ve insan kaçakçılığı resm-i geçit yapıyor. Şehrengiz niteliği de taşıyan Kırmızı Pelerinli Kent, yazarın Rio'ya egzantrik bir macera yaşamak için gittiğini ve inatla orada kaldığını, bunu da o macerayı kitaplaştırmak için yaptığını düşündürüyor. En az bir kez Aslı Erdoğan okunmalı bence. 

Aslı Erdoğan halleri


Çöp okurluktan bahsetmiştim ya, geçen yıl kitap fuarında dolanırken Dergah Yayınları standında Mustafa Kutlu kitaplarından oluşturulmuş uçsuz bucaksız bir evrenle karşılaştım. Muhafazakar okurun ve kimi yazarın kıblesi gibi olduğundan çoktandır merak uyandırıyordu bende Kutlu. Uzun Hikaye adlı romanı filme çekilmişti. Aşağıda kitap kapağını görünce filmi hatırlayabilirsiniz. Bir tane alıp okuyayım dedim. Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı adı dikkatimi çekti. Kitabın arka kapak yazısı yoktu. Bazen böylesi daha iyi oluyor. Çünkü arka kapak yazıları çoğunlukla yanıltıcı oluyor. Neyse efendim, aldım ve okudum. 
Yazarın hikaye demeyi tercih ettiği bu novella, anlatıcının şehirde gezerken rastladığı bir tarihi binanın içinde faaliyet gösteren köhnemiş, bürokrasiye teslim olmuş devlet dairesinde çalışan Tahir Sami Bey’le olan sohbetine dayanıyor. Bu sıradan ama tutkulu adamın herkesinkine benzeyen fakat koleksiyonculuk ve münzevilik sebebiyle herkesten biraz farklılaşan hikayesi anlatılan. 
Kitap, sağ cenahtan bir edebiyatçının ahlaki tutuculuk ve maneviyatçılıkla imtihanı aynı zamanda. Yazar imtihanı geçemiyor bence. Üslubu da, dili de yavan ve yetersiz kalıyor. Ama çok da iddialı olduğu hemen anlaşılıyor. Tavsiye etmiyorum.

Yazarın en bilinen romanı.


Mark Haddon'un Süper İyi Günler'i, 15 yaşındaki otistik Christopher’ın komşunun köpeğinin katilini bulmak üzere giriştiği serüvenin kendi hayatıyla ilgili dramatik gerçekleri öğrenmesiyle nihayetlenen hikayesi. Kitap edebi bir eser olarak okumaya değer fakat bir başka önemli özelliği, otizm farkındalığı yaratmak ve otistik bir çocuğun dünyasını anlamaya teşvik etmek. Son aylarda Mucize Doktor dizisi ile yapılmaya çalışılan da bu. 
Çok zeki, iyi bir gözlemci olan yazar, bedensel ve zihinsel engelli çocuklarla çalıştığı yılların ürünü olan bu romanda, sosyal ilişkilerin dışında kalmış bir çocuğun hayata daha derinlikli bakabildiğini ve daha saf ve entrikasız yaşayabildiğini gösteriyor. Bence okuyun. Hatta ben doyamayıp yazarın Küçük Bir Sıkıntı adlı romanını da aldım. Roman bizde çok tutuldu. Baksanıza tiyatro oyunu bile olmuş.

Bir başka Mucize Doktor hikayesi


6.27 Treni'nde bir kağıt öğütme tesisinde çalışan kahramanımız, okumaya ve hayal kurmaya meraklı, merhametli ve mütevazi bir kişidir. Makinadan kurtardığı roman ve hikaye parçalarını her sabah 6.27 treninde yolculara okur. Aleksandrin türü metinler yazan ve çok enteresan bir kişilik olan bekçiyle de ahbaplık etmektedir. Bir gün trende bulduğu bir flash bellekte, kendisi gibi sıradan bir tuvalet bekçisi kızın günlüğüne rastlar. Hayatının akışı değişir. Jean-Paul Didierlaurent'in bu romanını hararetle tavsiye ederim. 

Demiryolu hikayeleri hep cezbeder



Kırmızı Pelerinli Kent, Aslı Erdoğan, Everest.

Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, Mustafa Kutlu, Dergah.

Süper İyi Günler, Mark Haddon. Çev. Övgü Doğangün, İş Bankası.

6.27 Treni, Jean-Paul Didierlaurent, Çev. Aysel Bora, Can

21 Eylül 2019 Cumartesi

Suyun üstünde kalmanın yolları



Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir kötülük ve buna karşılık suyun üzerinde kalma mücadelesiyle geçiyor günler. Daha önce de dediğim gibi, okumak direnmektir. Ayrıca arada ufak tefek iyi şeyler de oluyor. İyi kitaplar okunuyor mesela...

Bu seferki dörtlüden ikisi biyografi/nehir söyleşi. Her ay bir biyografi/otobiyografi okumasam olmuyor. Başkalarının hayatlarını ille de dikizleyeceğim. 

Gelelim kitaplara: ilki bir polisiye. Deniz Gürsoy bir yemek ve yemek tarihi yazarı. Sofra adlı şirketin yöneticisiyken başlamış bu işe. Bu konuda çok kitabı var. Rakı, hamsi, köfte, çay, kahve, şarap, çikolata, baharat ve hatta tekne sofraları, seyyar satıcılar... Saymaya sayfalar yetmez.

 İlk kez polisiye türünü denemek istemiş: İlk İntikam. Kitabın kahramanı Komiser Nazlı. Gürsoy'un serinin devamını getireceğini belirtiyor yayıncı arka kapakta. Nazlı, bir kadın komiser, hem de cinsiyet duyarlı, ilkeleri olan biri olduğu için başlarda ilgi çekici. Ama roman çok naif, kalıplara hapsedilerek ilerliyor. Dili de sarmıyor. Tek ilginç tarafı, polis teşkilatı içinde cemaat türü örgütlenmiş bir topluluğa ara sıra gönderme yapması. Bu mevzuyu daha derinlikli olarak ele alsaydı daha ilginç olabilirdi. Tavsiye etmiyorum. Bence siz Gürsoy'un gastronomi kitaplarını okuyun. En kapsamlısı da Gastronomi Tarihi. Ondan başlayabilirsiniz.

Kültür tarihimizde önemli bir karakter. 


Ne Olmuş Güldüysek? genç yaşta kaybettiğimiz gazeteci-yazar Evrim Alataş'ın hikayesi. Hikaye ailesi, arkadaşları tarafından anlatılmış ve Burcu Karakaş tarafından kaleme alınmış. Politize bir çocukluk ve gençlik dönemi, özgür bir ruh, mücadeleci ve esprili bir kişilik Evrim. Kısa hayatına çok iş ve yaratıcılık sığdırmış. Her Dağın Gölgesi Denize Düşer, Biz Bu Dağın Çiçeğiydik ve Mayoz Bölünme Hikayeleri, hem kendi hayatından, hem de Kürt coğrafyasından ses veriyor. Ne Olmuş Güldüysek'in sonunda yer alan, Taylan’a yazdığı mektuplar çok etkileyici. Hakkında yazılanlar da ne kadar derin iz bıraktığını gösteriyor. Okumanızı öneririm.

Diyarbakır ona çok yakışıyormuş.


Güven ailesinin reisinin ölümüyle başlayan olaylar, aile bireylerinin beklenmedik yerlere, yönlere savrulmasıyla devam eder. Bir akademisyen olan Şiir Erkök Yılmaz'ın, üniversitenin kuralcı ve boğucu dünyasından sık sık kaçarak kaleme aldığı romanlardan biri Aile İçi Muhabbet. Cinsiyetçilik, ahlakçılık, aile, kadın-erkek ilişkileri, kariyer, evlilik gibi kurumları sorgulayan bir roman. Ellilerden başlayarak Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü de ailenin hikayesine fon olarak kullanmış yazar. Sürükleyici ama edebi değeri çok yüksek değil. 4 Hane 1 Teslim’den sonra yayımlandığı için, onun etkisinde kaldığını düşündürüyor. Ama bu sadece tahmin. 

Aile çoğunlukla cehennemdir.


Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk, Oya Baydar ile yapılmış bir nehir söyleşi. Baydar, özellikle son yıllarda oldukça üretken. Yazdıklarında kendi hayatından fazlasıyla ilham alıyor. Bunu, Melek Ulagay ile ortak hazırladıkları Bir Dönem İki Kadın adlı söyleşiye bakarak anlayabiliyorsunuz. Bu kitapta Baydar'ın anlattığı hikayelere, anılara, anekdotlara, yaptığı analizlere başka kitaplarında rastlamış bile olsanız, Aşktan ve Devrimden Konuşmaktan hiç bıkmayan Baydar'dan sıkılmıyorsunuz.  Ebru Çapa, İstanbul’dan Frankfurt’a ordan yine İstanbul’a uzanan politik, hüzünlü ve mücadeleci bir hayatı güzel anlattırmış Baydar'a. Bu kitabın bana düşündürdüklerini Sürgün ile Muhreç başlığıyla gazeteduvar'a tafsilatlı olarak yazmıştım. Linkini şuraya bırakayım merak ederseniz: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/14/surgun-ile-muhrec/

Kedisiz bir Oya Baydar düşünülemez.




İlk İntikam, Deniz Gürsoy, Maceraperest.
Ne Olmuş Güldüysek, Evrim Alataş Kitabı, Haz. Burcu Karakaş, Ayizi.
Aile İçi Muhabbet, Şiir Erkök Yılmaz, YKY.
Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk, Oya Baydar ile nehir söyleşi, Ebru Çapa, Ağaçkakan.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...